pazar sabahı...
ondört aydır birşey ifade etmiyor bana...
herhangi bir sabah işte...
akşam yatarken "bugün biraz daha takılabilirim" diyemediğim,
uykumu almam gerektiği,
dilediğimce uyuyabileceğim yalanına kendimi bir türlü inandıramadığım...
pazar sabahı...
bir önceki akşamı;
yorgunluktan, erkenden uykum geldiği için uyuduğum,
akşamında değerlendirmek için birşeyler yapmadığım için bana kızgın...
cezalandırıyor olsa gerek, sabah olmadan, gecenin kör bir saati beni uyandırarak...
yanılıyor, bilmiyor, aptal pazar sabahı!
pazar sabahı...
daha doğrusu en azından bu bölümde, pazar gecesi demeliyim sana,
çünkü ben uyandığımda henüz sabah olmamıştı...
karanlığın içine açtım ben yeşil gözlerimi, sayende...
ama biliyor musun, sevgili pazar gecesi?
bu gece, beklediğin gibi olmadı...
cezalandırmak yerine, ödüllendirdin beni...
uyandığımda, saat gecenin dört buçuğuydu...
erkenden yatarsam, o saatlerde uyanacağımı bildiğimden,
birkaç saat uykunun ardından, sevgilimden beni uyandırmasını rica ettim...
ya unuttu, ya kıyamadı, ya da çabaladı ama uyanmadım, bilmiyorum...
kalktım. o saatten beri ayaktayım, şuan saatlerimiz ona yaklaşmakta...
biliyor musun, sevgili pazar sabahı, uzun zamandır erkenden kalkıp,
sevgilimi uyurken izlemek ya da ona kahvaltı hazırlamak gibi bir imkan yaratamıyordum kendime,
özlüyordum...
bugün, sen beni cezalandırdığını düşünür ve gevrek, hastalıklı bir keyifle aydınlanırken,
ben her teline anlam yüklediğim saçları koklayarak bolca vakit geçirdim.
arasında dolaştı parmaklarım, sevdiceğimin saçlarının.
şifa buldu ölmüş tenim, derim...
eser kalmadı kaba-sabalığından...
sen beni cezalandırdın, sözde...
sen beni cezalandırdığın ve üzerime doğduğun yanılgısıyla parıldamaya başladığında,
ben çoktan aydınlatmıştım küreyi, yeşillerimle...
farkına bile varmadın, sevgili pazar sabahı!
bu kadar mı boşvermişlik, bu kadar mı yüksek ego sendeki!
aşık olduğum ruhu taşıyan bedeni, mor çarşafların arasında izlemeyi severim,
bilmezsin.
aşık olduğum kadına, mor rengi yakıştırırım,
sen bilmezsin, pek saygıdeğer pazar sabahı...
uzun uzadıya baktım bakmalara doyamadığım yüzüne...
göz kapakları kapalı, dinleniyor...
dinleniyor ki, beni her zaman olageldiği gibi, mutlulukla perçinlesin...
benim için enerjisini topluyor, benim için uyuyor...
gözlerini göremiyorum belki ama, biliyorum, oradalar...
normalde kahverengi!
ışıkta bal rengi!
yani ben baktığımda, bana baktığında, yeşillerimle aydınlattığımda, bal rengi...
ışıl ışıl bir çift göz, onun, benim, bizim!
peki, ya senin neyin var, sevgili pazar sabahı!
kim izlemekten keyif alıyor, kim özlüyor seni!
özelliğin bile yok, aslına bakarsan...
sadece bir yasaya bakar,
insanların pazar sabahı sendromu yaşamaları...
bu kadar basit ve sıradansın, sevgili pazar sabahı...
insanlar basitliğini örtpas etmeye çalışadursun,
pazar gezileriyle,
pazar kahvaltılarıyla,
dinlenme ritüelleriyle...
sense egonla kavrul, güneş tenine değdiğinde...
sen beni cezalandırmanın verdiği keyifle güneşi içine çekerken,
alnından öptüm benim güzel kadınımı...
bildiklerini ve sahip olduklarını kutsarmışçasına öptüm...
kimsenin, kimseyi öpemeyeceği gibi öptüm...
senin, öpebileceğin birileri var mı, sevgili pazar sabahı?
elini tuttum, usulca öptüm avcunun içini...
parmaklarında parmaklarımı geziye çıkarttım.
narin, yumuşacık ellerine bıraktım, hayatımın akışını...
uyandırmamaya özen göstererek ovdum avcunu, parmacıklarını...
teninin bana sağladığı dinginlik ve huzuru hissettim damarlarımda...
huzura erdim, ısındım, kutsandım ve aydınlandım senin karanlıktan saydığın zaman dilimlerinde...
minicik ayacıklarını ovdum,
güzel gelir, pek bi hoşlanır...
pembe topuklarında gezdirdim parmak uclarımı...
ayağındaki sinir uclarından yola çıkarak,
kalbine ulaştım...
yüreğindeki sırça köşklere.
kendimi gördüm orada, pek bi keyif içinde...
birçok kez üzeri açıldı sağa sola dönerken.
özenle üzerini kapattım.
sıkıca örttüm varlığımı tapındığım vücudun üzerine...
üşümesin istedim,
ben varken yanında, soğuk hissi kaplamasın benliğini...
üşütmesin benim güzel sevgilim...
rahat rahat uyuması için, gözümü hiç üzerinden ayırmadım.
gerçi rahat uyku bahane,
gözümü alamadığım gerçeği göz önüne alındığında...
sen, beni cezalandırdın, pek sevgili pazar sabahı...
bense, teşekkür ettim sana, birçok kez. erken uyandırdığın için...
şimdi de, güzel bi kahvaltı hazırlayacağım aşık olduğum kadına...
ekmekler kızaracak,
çaylar demlenecek,
kızarmış ekmeğin üzerine, sevgi sürülecek!
reçele, zeytine ve peynire biraz da aşk katılacak,
lezzet arttırıcı baabında...
ve sen, sevgili pazar sabahı...
sana anlatmayacağım ve meraktan çatlamana sebep olacak,
türlü güzellikler yaşayacağım, beni erkenden uyandırdığın bu günde...
sadece don kişot, yel değirmenlerine karşı savaş açar diye bir kural yok. pekala ben de, pazar sabahlarına kafa tutabilirim, ağır zırhlarımla. ve yenerim de, sevgilimin bana sunduğu, tüm güzelliklerle...
Pek Sevgili Pazar Sabahı...
Tabii Ki
Serzeniş Meraklısı
Peki Ne Zaman?
10:07
6
Yorumcu Katılımı
Bağlantı Kurmak, Ya Da Kurmamak!
| Tepkime Seçenekleri |
SeMenin Sınıflandırması:
Serzeniş Meraklısının Ruh Halleri..
Şemsiye ve Ben
kaç gündür yağmurlara gark olmuş -babamın deyimiyle gökyüzü delinmiş- bir istanbulda yaşama savaşı vermekteyiz. soğuk, rüzgar, ıslaklık, insanı olsun aracı olsun trafik, kirlenmiş bir hava... bir çok yönden, herkesi olumsuz etkiledi maalesef. ama ben ve benim gibileri, bir yönüyle daha etkiliyor ki, bu çok vahim... peki bu ne mi?
şemsiye!
şaşırdın mı? ne alaka mı oldu tepkin? o zaman empati denen şeyden, nasibini alamamışsın arkadaşım, der, ayıplarım seni...
ortalama türk kadınlarının boyunu biraltmış say, sonra bu biraltmış saydığın hatunları, istanbul sokaklarına yay, onların hepsinin eline birer şemsiye ver ve beni -1.95lik ben!- de, bunca hatunun arasında yürümek için şemsiyelerle cebelleşirken hayal et! nasıl da acınası bir pozisyon, değil mi?
ben şemsiyeyi, kendi boyuna göre taşıyan kadınları anlayamıyorum müdür. tamam, ben merkezli yaşıyor olabilirsin, eyvallah, herşeyden, herkesten önemli biri varsa şu dünyada, o da sensindir, ama, senden daha uzun boylu -mesela ben- insanlar da var şu hayatta, di mi güzel ablam-kardeşim-bacım-güzelim-teyzem, niye o insanlara acıyıp, şemsiye bi taraflarını çizmesin, bi taraflarına batmasın diyerek o lanet şemsiyeni biraz daha yukarıda taşımıyorsun?
yani şunun şurasında cumartesi, pazar ve pazartesi günü, dışarıda toplasan beş saat geçirdim, o beş saat içinde de, binlerce şemsiyenin tehdit ve tacizine uğradım. on dakikadan fazla bir mesafe yürüyeceksem eğer -ki birçok yere de yürüyerek gidiyorum-, bir gözümü kaybetme, babyface duruşumun yok olması, montumun yırtılması, boynumun bir şemsiye tarafından koparılması gibi korkular ediniyor ve bu korkularımla yüzleşmeme ramak kaldığında, nasıl bir duruş edinmem gerektiğini düşünüyorum... yolda, şemsiyelerle boğuşan, şemsiye bi tarafına birşeyler yapmasın diye şekilden şekle giren, uzun boylu bir adam görürseniz, bilin ki o benim... cervantes hayatta olsa, yel değirmenleriyle çarpışan don kişotu yazdığı için pişmanlık duyar, ben ve hain şemsiyelerin hikayesinin daha çekici olmasından mütevellit, "nasıl düşünemedim lan ben bunu!" diyerek hayıflanırdı... valla...
bu yüzden, şemsiye kullanan okurlarıma bir tavsiyem olacak... o lanet şemsiyeleri, kendi boyunuza göre tutmak kişiliğinize oturmuş bir davranış bozukluğu olabilir, eyvallah. ama hiç yoktan, sağdan soldan geçen insanları gözlemleyin ve ona göre hareketlenin! valla dalıcam birine sonunda!
şemsiye demişken; bu sabah otobüs durağında yağmurun hafiflemesini beklerken, şemsiyesine kafasını gömerek ilerleyen bir hatunun canıma kastetmesi üzerine, şemsiyesinden tutarak benden uzak -mümkünse cehennemin dibi- bir mesafeye savurdum... ne olduğu hakkında pek bir fikir edinemeden, olay mahalinden uzaklaştı, pek bi eğlendim ben...
dipnot: üç kasım tarihinde kaleme alınmıştır.
şemsiye!
şaşırdın mı? ne alaka mı oldu tepkin? o zaman empati denen şeyden, nasibini alamamışsın arkadaşım, der, ayıplarım seni...
ortalama türk kadınlarının boyunu biraltmış say, sonra bu biraltmış saydığın hatunları, istanbul sokaklarına yay, onların hepsinin eline birer şemsiye ver ve beni -1.95lik ben!- de, bunca hatunun arasında yürümek için şemsiyelerle cebelleşirken hayal et! nasıl da acınası bir pozisyon, değil mi?
ben şemsiyeyi, kendi boyuna göre taşıyan kadınları anlayamıyorum müdür. tamam, ben merkezli yaşıyor olabilirsin, eyvallah, herşeyden, herkesten önemli biri varsa şu dünyada, o da sensindir, ama, senden daha uzun boylu -mesela ben- insanlar da var şu hayatta, di mi güzel ablam-kardeşim-bacım-güzelim-teyzem, niye o insanlara acıyıp, şemsiye bi taraflarını çizmesin, bi taraflarına batmasın diyerek o lanet şemsiyeni biraz daha yukarıda taşımıyorsun?
yani şunun şurasında cumartesi, pazar ve pazartesi günü, dışarıda toplasan beş saat geçirdim, o beş saat içinde de, binlerce şemsiyenin tehdit ve tacizine uğradım. on dakikadan fazla bir mesafe yürüyeceksem eğer -ki birçok yere de yürüyerek gidiyorum-, bir gözümü kaybetme, babyface duruşumun yok olması, montumun yırtılması, boynumun bir şemsiye tarafından koparılması gibi korkular ediniyor ve bu korkularımla yüzleşmeme ramak kaldığında, nasıl bir duruş edinmem gerektiğini düşünüyorum... yolda, şemsiyelerle boğuşan, şemsiye bi tarafına birşeyler yapmasın diye şekilden şekle giren, uzun boylu bir adam görürseniz, bilin ki o benim... cervantes hayatta olsa, yel değirmenleriyle çarpışan don kişotu yazdığı için pişmanlık duyar, ben ve hain şemsiyelerin hikayesinin daha çekici olmasından mütevellit, "nasıl düşünemedim lan ben bunu!" diyerek hayıflanırdı... valla...
bu yüzden, şemsiye kullanan okurlarıma bir tavsiyem olacak... o lanet şemsiyeleri, kendi boyunuza göre tutmak kişiliğinize oturmuş bir davranış bozukluğu olabilir, eyvallah. ama hiç yoktan, sağdan soldan geçen insanları gözlemleyin ve ona göre hareketlenin! valla dalıcam birine sonunda!
şemsiye demişken; bu sabah otobüs durağında yağmurun hafiflemesini beklerken, şemsiyesine kafasını gömerek ilerleyen bir hatunun canıma kastetmesi üzerine, şemsiyesinden tutarak benden uzak -mümkünse cehennemin dibi- bir mesafeye savurdum... ne olduğu hakkında pek bir fikir edinemeden, olay mahalinden uzaklaştı, pek bi eğlendim ben...
dipnot: üç kasım tarihinde kaleme alınmıştır.
Tabii Ki
Serzeniş Meraklısı
Peki Ne Zaman?
23:37
7
Yorumcu Katılımı
Bağlantı Kurmak, Ya Da Kurmamak!
| Tepkime Seçenekleri |
SeMenin Sınıflandırması:
Serzeniş Meraklısının Ruh Halleri..
Öyle.
uzun zamandır yazamıyorum. pek bilgisayarın başına oturamadım, imkan olmadı...
gerçi, bugünün gidişatına bakıldığında, bugün de oturamayacaktım. uykum kaçtı, uyumak isteyen herkese, eşit miktarda bölüştürdüm, madem kaçıyor, dedim... ve böylece, şuan okuduğunuz satırları yazmaya koyuldum. uykum kaçtı, gitti... belki de uykum derin bir uykuya daldı, homurdanarak ve benim, ondan gelecek bir adımı, tüm gün boyunca hasretle, özlemle, hevesle, tüm benliğimle beklediğimi unuttu. uykusuna yenik düştü, bilemiyorum...
bu, blogumda yayınladığım 250. yazı.
aslına bakarsanız, bir de bu 250. yazı stresiyle, güzel birşeyler olsun diye boğuştuğumdan olsa gerek, taslak birikti bir hayli, ama hiçbiri istediğim gibi olmadı. yok, anlamadığım nokta, güzel şeyler yazamayacak durumdayken, neden zorladım kendimi... güzel şeyler yazması için, insanın beslenmesi, güzel şeylerle süslenmesi lazım. ki o da, bende yok bu sıra... bu 250. yazı... özel birşey değil, özelliği yitirildi, kutlamıyoruz. sadece dikkatsiz okuyucuları uyarmak baabında.
bugün askerlik şubesine gittim. hastaneye sevkimi isteyip, durumumu bildirecektim. ayın 15ine salladılar, önce sevk evraklarım gelmeliymiş, o evraklarla birlikte hastaneye gönderebilirlermiş...
o kadar nefret ediyorum ki şu kurumdan... o kadar lanet bi ülke ki burası...
herşeyden soğuttular beni. bıkkınlık, yorgunluk, can sıkıntısı samimi dostlarımdan bazıları şu sıra. bu da, önümde belirsiz bir süreç olduğundan mütevellit... sevemiyorum belirsizlikle gelip geçen günlerimi... sevemiyorum, o günlerin bana getirilerini... aklım hep askerlikte... hep "ya gidersem"de...
işin özüne indiğimde, korkumun gidip, 15 ay sosyal hayattan kopmak olmadığının da bilincini edinmiş bir halde buluyorum kendimi... korkularım o kadar basit değil... yüreğim, basit şeylerle korkutulamayacak kadar sağlam, o, basit şeylerden korkarak yetiştiğinden, etrafı gayet engellerle çevrili. basitliklere karşı kurulan düzenlerle...
gün içerisinde, yazı yazmadığım zamanlarda yaşadığım şeyleri yaşıyorum. aklımdan satırlar geçiyor, sürekli tekrarlıyor, ama not almıyorum. not alınası şeyler olmuyorlar pek, genelde isyan...
sıkıldım arkadaşlar ya... bir ay sonra, kör bir gecede, izbe bir kulübede nöbet tutarken, hatıraların üşüttüğü ruhumun yanmasına mı şahit olacağım, yoksa evin, eşyaların, yaşanmışlıkların ve hayatımdaki kadının sıcaklığıyla kurduğum sofrada, yaptığım yemekleri mi yiyeceğim, bilmiyorum. o kadar berbat bir durum ki, üstelik seçeneklerden iyi olanı, yaşayaduruyorsanız...
o kadar çok hayalim birikti ki, gerçekleştirmek adına hiçbirşey yapamadığım... o kadar çok hayal kırıklığının eşiğinde ki bu koca beden... lanet olası hayattan bıkmış onca insan, imkanı olduğu halde hiçbirşey yapmazken, niye önüm kesiliyor, niye hiçbirşey yapamıyorum önümde duran engeli kaldırabilmek için? aciz hissettiriyor insana kendini... anca gecenin bi vakti, sigara içerken yazdığın yazıyı tekrar okuyup ağlayabiliyorsun işte, kendi haline...
net olmayan şeyler, çok yoruyor ruhumu, çok yıpranıyorum... belki kimseye fark ettirmedim şuana kadar ama, neredeyse bir aydır yüzüm gülmüyor kendimle baş başa kaldığımda...
gerçekleştiremediğim hayallerden bahsettim ama, garip olanı uzun zamandır çalışmadığım için, paraya olan ihtiyacım bir hayli yükseldi. "ihtiyacım" diye bahsettiğim şeylerin yokluğuyla uzun süredir yaşıyorum gerçi, gene olmasa da problem değil ama... babamın eskilerinden bir cep telefonu kullanıyorum şu sıra, malum çaldırdım kendiminkini... karşı tarafa sesim gitmiyor, şarj olmuyor, şarjı beş altı saatte bitiyor... paramparça etmek istiyorum o telefonu mesela, adam gibi bi telefon alıp...
kışlık kapşonlularımın, kazaklarımın çoğunu babam çalışırken giymiş, hepsi de ya yırtılmış, ya da tutkal lekesi olmuş, giyilmeyecek hallerde... geçen sene de kış için birşeyler alamamıştım. insanüstü gelişince, beş ay önce giydiğin kazak, olmuyor üzerine. hal böyle olunca da, sürekli sürkülasyona uğrayan bir gardrop ve bu sürküleyi sırtlayabilecek bir bütçe gerekli... ama yok.
bugün askerlik şubesine gittiğimde, orada veznedar olarak işe başlayan bir arkadaşıma rastladım. mecidiyeköyde oturduğum zamanlarda, arkadaşım vasıtasıyla tanışmıştım, pek gider gelirdi bize... çay ısmarladı bana, askerlik şubesinin kantininde... cep telefonunu çıkarıp, iki yıl önce birlikte çekindiğimiz bir fotoğrafı gösterip "o zaman da bu mont varmış üzerinde" dedi. normalde pek umursamazdım, espriye vurup geçerdim ama, bugün gayet zoruma gitti. imalı bir şekilde de söylemedi ama, ne bileyim... sıkıntı işte...
ailesel durumlarda da, sevinmeli mi yoksa üzülmeli miyim bilmediğim bir hareketlilik var. üzüldüğüm taktirde kendimi adi bir insanmış gibi göreceğim, ama sevinirsem de, sevincimin yersiz olduğu, aylar sonra yüzüme vurulacak... evlerden ırak...
lise bittiğinden beri, her ay kendime giyecek olarak birşeyler alırdım. sadece bi parça... çok özledim o zamanlarımı...
herşeyi geçtim de, askerlik olayının bir on gün daha belirsizliğini koruyacak olması çok büyük sıkıntı benim içime... o kadar lanet ki, o kadar berbat ki böyle yaşamak... "askere giden adam olgunlaşır" derler ya arkadaşım, benden daha gitmeden birçok şeyimi aldı götürdü. şayet gidersem de gerçekten olgunlaştıran bir yanı var ise, anca aldıklarının yarısını geri verebilir. daha kaliteli bir ihtimal yok şuan için...
bir de böyle dönemlerde, ota boka kırılıp, daha fazla ilgi, daha fazla şefkat, iyi olan ne varsa, onlardan daha fazla talep ediyorum hayatımdaki herkesten, herşeyden. kırılgan olmayı sevmiyorum pek, ama elimden de birşey gelmiyor. karşı tarafa hissettirmeden kırılıyorum, sonra yine hissettirmeden özür diliyor, ilgi gösteriyor, üzerime düşüyor, barışıyorum. hissedeceği anda, ben barışmış oluyorum. içimde yaşayıp bitirdiğim herşey, sanki giderlerken birşeyleri alıp gidiyorlarmış gibi. hep biraz daha eksik hissediyorum kendimi...
acıtasyon yapıyor olmayı, kalemimin gücünü orta yere seriyor olmayı isterdim. ama değil, olmuyor.
sevgilimin evine, toplasan anca yirmi lira tutacak birkaç malzeme lazım. uzatma kablosu falan... hala denkleştirip alabilmiş değilim. kağıda not alıp, notu cüzdanıma yerleştireli iki ay oldu... yirmi lira ya... yirmi. ondokuzdan sonra, yirmibirden önce... yirmi. yalnızca...
bu akşam dışarıya çıktık sevgilimle. sağdan soldan konuşurken iyi kazançlı hayallere geldi, sıra... hayalini kurduğum şey; farklı seçenekleri bol olan bir gardrop. vay babanın kemiğine...
bu sıralar, özellikle askerlikle alakalı birşeyler duymak istemiyorum. kışlık bir ayakkabı ihtiyacım var, "asker botları"ndan söz açıldı... bildiğin keyfim kaçtı, canım sıkıldı. nefret ediyorum herşeyinden...
ne yapacağımı da bilmiyorum. düşünmekten yorgun düşüyorum, düşünmemeye çabalıyor, beceremiyorum... başım ağrıyor mütemadiyen... gün içerisinde, sağda solda müzik dinleyebileceğim bir ekipman olmadığı için, meşgul edemiyorum kendimi... neredeyse tüm günüm, hayatımı baştan sona gözden geçirmekle geçiyor...
fark edilmese de, çok yorgunum... çok bitkinim... köşeye sıkıştırılmış, üç dört koldan saldırı yiyen garip bir adamım. sığındığım köşeyse sevgilim... bir de bu kadar olumsuzluğa rağmen, techizat eksikliğimi, açlığımı, moralsizliğimi çekiyor kadın... tek umudum, elimde olanı koruma yetim... tek umudum herşeyden üstün olan, vatan sevgim... vatanım'a, hayatım'a olan aşkım...
-o, "hayat" ve "vatan" olarak ele alınmıştır ve şükür ki benimdir...
sıkıldım şimdi. uyumaya çalışayım biraz...
görüşmek üzre...
gerçi, bugünün gidişatına bakıldığında, bugün de oturamayacaktım. uykum kaçtı, uyumak isteyen herkese, eşit miktarda bölüştürdüm, madem kaçıyor, dedim... ve böylece, şuan okuduğunuz satırları yazmaya koyuldum. uykum kaçtı, gitti... belki de uykum derin bir uykuya daldı, homurdanarak ve benim, ondan gelecek bir adımı, tüm gün boyunca hasretle, özlemle, hevesle, tüm benliğimle beklediğimi unuttu. uykusuna yenik düştü, bilemiyorum...
bu, blogumda yayınladığım 250. yazı.
aslına bakarsanız, bir de bu 250. yazı stresiyle, güzel birşeyler olsun diye boğuştuğumdan olsa gerek, taslak birikti bir hayli, ama hiçbiri istediğim gibi olmadı. yok, anlamadığım nokta, güzel şeyler yazamayacak durumdayken, neden zorladım kendimi... güzel şeyler yazması için, insanın beslenmesi, güzel şeylerle süslenmesi lazım. ki o da, bende yok bu sıra... bu 250. yazı... özel birşey değil, özelliği yitirildi, kutlamıyoruz. sadece dikkatsiz okuyucuları uyarmak baabında.
bugün askerlik şubesine gittim. hastaneye sevkimi isteyip, durumumu bildirecektim. ayın 15ine salladılar, önce sevk evraklarım gelmeliymiş, o evraklarla birlikte hastaneye gönderebilirlermiş...
o kadar nefret ediyorum ki şu kurumdan... o kadar lanet bi ülke ki burası...
herşeyden soğuttular beni. bıkkınlık, yorgunluk, can sıkıntısı samimi dostlarımdan bazıları şu sıra. bu da, önümde belirsiz bir süreç olduğundan mütevellit... sevemiyorum belirsizlikle gelip geçen günlerimi... sevemiyorum, o günlerin bana getirilerini... aklım hep askerlikte... hep "ya gidersem"de...
işin özüne indiğimde, korkumun gidip, 15 ay sosyal hayattan kopmak olmadığının da bilincini edinmiş bir halde buluyorum kendimi... korkularım o kadar basit değil... yüreğim, basit şeylerle korkutulamayacak kadar sağlam, o, basit şeylerden korkarak yetiştiğinden, etrafı gayet engellerle çevrili. basitliklere karşı kurulan düzenlerle...
gün içerisinde, yazı yazmadığım zamanlarda yaşadığım şeyleri yaşıyorum. aklımdan satırlar geçiyor, sürekli tekrarlıyor, ama not almıyorum. not alınası şeyler olmuyorlar pek, genelde isyan...
sıkıldım arkadaşlar ya... bir ay sonra, kör bir gecede, izbe bir kulübede nöbet tutarken, hatıraların üşüttüğü ruhumun yanmasına mı şahit olacağım, yoksa evin, eşyaların, yaşanmışlıkların ve hayatımdaki kadının sıcaklığıyla kurduğum sofrada, yaptığım yemekleri mi yiyeceğim, bilmiyorum. o kadar berbat bir durum ki, üstelik seçeneklerden iyi olanı, yaşayaduruyorsanız...
o kadar çok hayalim birikti ki, gerçekleştirmek adına hiçbirşey yapamadığım... o kadar çok hayal kırıklığının eşiğinde ki bu koca beden... lanet olası hayattan bıkmış onca insan, imkanı olduğu halde hiçbirşey yapmazken, niye önüm kesiliyor, niye hiçbirşey yapamıyorum önümde duran engeli kaldırabilmek için? aciz hissettiriyor insana kendini... anca gecenin bi vakti, sigara içerken yazdığın yazıyı tekrar okuyup ağlayabiliyorsun işte, kendi haline...
net olmayan şeyler, çok yoruyor ruhumu, çok yıpranıyorum... belki kimseye fark ettirmedim şuana kadar ama, neredeyse bir aydır yüzüm gülmüyor kendimle baş başa kaldığımda...
gerçekleştiremediğim hayallerden bahsettim ama, garip olanı uzun zamandır çalışmadığım için, paraya olan ihtiyacım bir hayli yükseldi. "ihtiyacım" diye bahsettiğim şeylerin yokluğuyla uzun süredir yaşıyorum gerçi, gene olmasa da problem değil ama... babamın eskilerinden bir cep telefonu kullanıyorum şu sıra, malum çaldırdım kendiminkini... karşı tarafa sesim gitmiyor, şarj olmuyor, şarjı beş altı saatte bitiyor... paramparça etmek istiyorum o telefonu mesela, adam gibi bi telefon alıp...
kışlık kapşonlularımın, kazaklarımın çoğunu babam çalışırken giymiş, hepsi de ya yırtılmış, ya da tutkal lekesi olmuş, giyilmeyecek hallerde... geçen sene de kış için birşeyler alamamıştım. insanüstü gelişince, beş ay önce giydiğin kazak, olmuyor üzerine. hal böyle olunca da, sürekli sürkülasyona uğrayan bir gardrop ve bu sürküleyi sırtlayabilecek bir bütçe gerekli... ama yok.
bugün askerlik şubesine gittiğimde, orada veznedar olarak işe başlayan bir arkadaşıma rastladım. mecidiyeköyde oturduğum zamanlarda, arkadaşım vasıtasıyla tanışmıştım, pek gider gelirdi bize... çay ısmarladı bana, askerlik şubesinin kantininde... cep telefonunu çıkarıp, iki yıl önce birlikte çekindiğimiz bir fotoğrafı gösterip "o zaman da bu mont varmış üzerinde" dedi. normalde pek umursamazdım, espriye vurup geçerdim ama, bugün gayet zoruma gitti. imalı bir şekilde de söylemedi ama, ne bileyim... sıkıntı işte...
ailesel durumlarda da, sevinmeli mi yoksa üzülmeli miyim bilmediğim bir hareketlilik var. üzüldüğüm taktirde kendimi adi bir insanmış gibi göreceğim, ama sevinirsem de, sevincimin yersiz olduğu, aylar sonra yüzüme vurulacak... evlerden ırak...
lise bittiğinden beri, her ay kendime giyecek olarak birşeyler alırdım. sadece bi parça... çok özledim o zamanlarımı...
herşeyi geçtim de, askerlik olayının bir on gün daha belirsizliğini koruyacak olması çok büyük sıkıntı benim içime... o kadar lanet ki, o kadar berbat ki böyle yaşamak... "askere giden adam olgunlaşır" derler ya arkadaşım, benden daha gitmeden birçok şeyimi aldı götürdü. şayet gidersem de gerçekten olgunlaştıran bir yanı var ise, anca aldıklarının yarısını geri verebilir. daha kaliteli bir ihtimal yok şuan için...
bir de böyle dönemlerde, ota boka kırılıp, daha fazla ilgi, daha fazla şefkat, iyi olan ne varsa, onlardan daha fazla talep ediyorum hayatımdaki herkesten, herşeyden. kırılgan olmayı sevmiyorum pek, ama elimden de birşey gelmiyor. karşı tarafa hissettirmeden kırılıyorum, sonra yine hissettirmeden özür diliyor, ilgi gösteriyor, üzerime düşüyor, barışıyorum. hissedeceği anda, ben barışmış oluyorum. içimde yaşayıp bitirdiğim herşey, sanki giderlerken birşeyleri alıp gidiyorlarmış gibi. hep biraz daha eksik hissediyorum kendimi...
acıtasyon yapıyor olmayı, kalemimin gücünü orta yere seriyor olmayı isterdim. ama değil, olmuyor.
sevgilimin evine, toplasan anca yirmi lira tutacak birkaç malzeme lazım. uzatma kablosu falan... hala denkleştirip alabilmiş değilim. kağıda not alıp, notu cüzdanıma yerleştireli iki ay oldu... yirmi lira ya... yirmi. ondokuzdan sonra, yirmibirden önce... yirmi. yalnızca...
bu akşam dışarıya çıktık sevgilimle. sağdan soldan konuşurken iyi kazançlı hayallere geldi, sıra... hayalini kurduğum şey; farklı seçenekleri bol olan bir gardrop. vay babanın kemiğine...
bu sıralar, özellikle askerlikle alakalı birşeyler duymak istemiyorum. kışlık bir ayakkabı ihtiyacım var, "asker botları"ndan söz açıldı... bildiğin keyfim kaçtı, canım sıkıldı. nefret ediyorum herşeyinden...
ne yapacağımı da bilmiyorum. düşünmekten yorgun düşüyorum, düşünmemeye çabalıyor, beceremiyorum... başım ağrıyor mütemadiyen... gün içerisinde, sağda solda müzik dinleyebileceğim bir ekipman olmadığı için, meşgul edemiyorum kendimi... neredeyse tüm günüm, hayatımı baştan sona gözden geçirmekle geçiyor...
fark edilmese de, çok yorgunum... çok bitkinim... köşeye sıkıştırılmış, üç dört koldan saldırı yiyen garip bir adamım. sığındığım köşeyse sevgilim... bir de bu kadar olumsuzluğa rağmen, techizat eksikliğimi, açlığımı, moralsizliğimi çekiyor kadın... tek umudum, elimde olanı koruma yetim... tek umudum herşeyden üstün olan, vatan sevgim... vatanım'a, hayatım'a olan aşkım...
-o, "hayat" ve "vatan" olarak ele alınmıştır ve şükür ki benimdir...
sıkıldım şimdi. uyumaya çalışayım biraz...
görüşmek üzre...
Tabii Ki
Serzeniş Meraklısı
Peki Ne Zaman?
01:31
9
Yorumcu Katılımı
Bağlantı Kurmak, Ya Da Kurmamak!
| Tepkime Seçenekleri |
SeMenin Sınıflandırması:
Serzeniş Meraklısının Ruh Halleri..
Tam Karışık -2-
bu sabah sevgilimin yirmidokuz ekim tatilini, çok iyi değerlendirdiğimize olan inancım perçinlendi. -bakınız, bayramları resmi tatilden öteye görmeyen insanlar.-
***
ben, dünkü postun hemen ardından, biraz "yeni başlayanlar için felsefe" kitabını kurcaladıktan sonra uyudum. uykum da biraz oldu, ne yazık. bir saat uyuyabilmişim, şükür hatta, ne yazığı. -bu arada, "aman da uyuyamıyorum" ağlamalarımı kesersem, uykumun geleceğini biliyorum, bilinç altı yönlendirmece oynuyorum şu sıra, gayet keyifli.- neyse, gece ikiye doğru yatmış sevgili insanını altı sularında uyandırdım. oturduk, sağdan soldan konuştuk biraz... özleniyor abicim, keyifli ve çokta önemli olmayan konulardan sohbet etmeyi bile özlüyor insan... canlı tanığıyım...
hemen ardından, benim işe gitmem gerekiyordu, kahvaltı yapalım birlikte dedik, dışarıda olsun. ben de işe geç gidip biraz "patronluk" taslarım, neyimeyse, kaç gündür çalışıyorsam... -aslına bakarsanız tam onbeş yıldır, periyodik aralıklarla veya ihtiyaç durumlarına göre...- haydi dedim, bugün geç giden de, patron da benim...
çıktık, mahallede güzel bi ekmek fırını var. pastaneye evrilmeye çabalarını takdirle karşıladığımız. üst katı falan var cafe tarzında... geçtik kahvaltımızı yaptık, sonra dışarıya çıkıp kapının önüne atılmış masalarda çay sigaramızı yaptık, ama, -buraya dikkat lütfen,- en önemlisi, yine hoş bir sohbete koyulduk, karşılıklı olarak...
sektörlerden girip, on yıl sonraki benden, kendimi nerede ve nelere sahipken gördüğümden dolaşıp, önümüzdeki ayın mali planlarından çıktık. gayet keyifliydi. öğretmenleri eleştirdik, çekiştirdik... üniversitelerdeki ağlayan profesörlere sağ kroşeyle, ilköğretim-liselerde görev yapan ve ağlayan öğretmenlere de, sol düzle giriştik...
şahsi fikrimde kesinlikle ortak bir paydada, uzun süreler geçirmesi gerektiğini savunduğum kişisel geleceklerimizden bahsettik. garip, çok mutlu oldum, böyle şeylerin konuşulmasından... hem de, "aman da gündemimize bu konuyu taşımak istiyorum ben" gibi bir uğraş olmadan, kendiliğinden böyle bir gündem doğmasından... taslak olarak duran, işleyişe geçirmek istediğim, ileride olmasını istediğim şeylerden söz ettim. ilgi de gördü, şiddetle dinlendi de. gün boyu mutlu mesut -bu arada buradan, mutlu mesuta da selamlarımı iletmek istiyorum- dolaştım... "ne güzel bir gündü" diyebilirim, diğer yönlerine aldırış etmeksizin...
***
hep pollyannacı bir yanım olduğunu düşünür dururdum... elbette bu sohbetlerin üzerine, gün boyu spesifik hayaller kurmaktan geri kalmadım, o hayal dünyasından mutluluklar yakaladım, sonra ölmesinler diyerekten, hayalsizlikten, gerçek dünyada yok olup gitmek, ya da birkaç lokma halinde tüketilip hazmedilmek tehlikesiyle karşı karşıya kalmasınlar diyerekten, iğneyi dikkatlice çıkarıp, hayal dünyama, özgürlüklerine tekrar kavuşturdum kendilerini...
***
hayattan beklentileri demek pek doğru olmaz ama, hayatta sahip olmak istedikleri şeyler, minimale yakın olan bir insan olduğumu, bugün gözler önüne serdiğimi düşünmekteyim... gelecek planlarından bahsederken "bir ev, bir araba, belki de bir işyeri" söylemini pek sık kullandım. bence bunlar, kaliteli bir yaşam için gerekli olan "minimal" şeyler, belirtmek isterim...
***
böylesi küçük şeylere sahip olduğunda, mutluluğunu ömrü boyunca ağzından ve yüreğinden düşürmeyecek bir insan olduğum gerçeğine değinmişken, üzülerek belirtmek isterim ki, insanlardan beklentilerimi, minimum seviyeye hiçbir zaman için çekememişimdir. nedenini pek bilmemekle birlikte, hep alabileceğimin\verebileceklerinin en üst düzeyi, benim beklediğim oluyor. ama, haksız da sayılmam, değil mi? insan ilişkilerinde de, azla yetinmek saçma gelmiştir bana.
***
bir üstteki maddeyi hemencecik düşündüm de, nedendir diyerek... sanırım buldum. ben insanları hiçbir zaman için azla yetinmesi mecburiyetine itmedim. belki de bu yüzden... bir söz vardır ve herkes bilir. "kendine yapılmasını istemediğin birşeyi, başkasına yapma." ben bunu ters olarak işletime alıyorum. "kendine yapılmasını istediğin şeyleri, başkalarına yap."
***
bugün öğle yemeğinde yiyecek ve içecek konusunda problemler yaşadım. ama buna rağmen -ki yemek, çok önemli bir aktivite, gün içinde yapılan\yapılacaklarla kıyaslandığında- bugün güzel bir gün!
***
iki gündür dükkanda boy göstermekteyim. bunu fark eden mahalleliyi, ne zaman dükkanın önüne çıksam camlara dökülmüş ve bana bakar vaziyette yakalıyorum. tahmin ediyorum ki mahalleli kendi arasında beni değerlendirmeye aldı ve not vermekle meşgul.
***
bugün, babamın hayatındaki her karşı cinse "yeter, sus artık" demek zorunda kaldığına şahit oldum. bugünkü muhatabı mahallenin çocuk kitlesinden olan hatice.
***
değişik çıkarımlar yapmakla meşgul olmuyorum şu sıra, düz mantık devrede. bu güzel.
***
ben bu yazı tarzını sevdim, benimsedim. uzun süre bu şekilde yazabilirim sanırsam.
***
evet. bugünkü gündem maddelerimiz bu yöndeydi. esen kalın, esintilere dikkat edin...
***
ben, dünkü postun hemen ardından, biraz "yeni başlayanlar için felsefe" kitabını kurcaladıktan sonra uyudum. uykum da biraz oldu, ne yazık. bir saat uyuyabilmişim, şükür hatta, ne yazığı. -bu arada, "aman da uyuyamıyorum" ağlamalarımı kesersem, uykumun geleceğini biliyorum, bilinç altı yönlendirmece oynuyorum şu sıra, gayet keyifli.- neyse, gece ikiye doğru yatmış sevgili insanını altı sularında uyandırdım. oturduk, sağdan soldan konuştuk biraz... özleniyor abicim, keyifli ve çokta önemli olmayan konulardan sohbet etmeyi bile özlüyor insan... canlı tanığıyım...
hemen ardından, benim işe gitmem gerekiyordu, kahvaltı yapalım birlikte dedik, dışarıda olsun. ben de işe geç gidip biraz "patronluk" taslarım, neyimeyse, kaç gündür çalışıyorsam... -aslına bakarsanız tam onbeş yıldır, periyodik aralıklarla veya ihtiyaç durumlarına göre...- haydi dedim, bugün geç giden de, patron da benim...
çıktık, mahallede güzel bi ekmek fırını var. pastaneye evrilmeye çabalarını takdirle karşıladığımız. üst katı falan var cafe tarzında... geçtik kahvaltımızı yaptık, sonra dışarıya çıkıp kapının önüne atılmış masalarda çay sigaramızı yaptık, ama, -buraya dikkat lütfen,- en önemlisi, yine hoş bir sohbete koyulduk, karşılıklı olarak...
sektörlerden girip, on yıl sonraki benden, kendimi nerede ve nelere sahipken gördüğümden dolaşıp, önümüzdeki ayın mali planlarından çıktık. gayet keyifliydi. öğretmenleri eleştirdik, çekiştirdik... üniversitelerdeki ağlayan profesörlere sağ kroşeyle, ilköğretim-liselerde görev yapan ve ağlayan öğretmenlere de, sol düzle giriştik...
şahsi fikrimde kesinlikle ortak bir paydada, uzun süreler geçirmesi gerektiğini savunduğum kişisel geleceklerimizden bahsettik. garip, çok mutlu oldum, böyle şeylerin konuşulmasından... hem de, "aman da gündemimize bu konuyu taşımak istiyorum ben" gibi bir uğraş olmadan, kendiliğinden böyle bir gündem doğmasından... taslak olarak duran, işleyişe geçirmek istediğim, ileride olmasını istediğim şeylerden söz ettim. ilgi de gördü, şiddetle dinlendi de. gün boyu mutlu mesut -bu arada buradan, mutlu mesuta da selamlarımı iletmek istiyorum- dolaştım... "ne güzel bir gündü" diyebilirim, diğer yönlerine aldırış etmeksizin...
***
hep pollyannacı bir yanım olduğunu düşünür dururdum... elbette bu sohbetlerin üzerine, gün boyu spesifik hayaller kurmaktan geri kalmadım, o hayal dünyasından mutluluklar yakaladım, sonra ölmesinler diyerekten, hayalsizlikten, gerçek dünyada yok olup gitmek, ya da birkaç lokma halinde tüketilip hazmedilmek tehlikesiyle karşı karşıya kalmasınlar diyerekten, iğneyi dikkatlice çıkarıp, hayal dünyama, özgürlüklerine tekrar kavuşturdum kendilerini...
***
hayattan beklentileri demek pek doğru olmaz ama, hayatta sahip olmak istedikleri şeyler, minimale yakın olan bir insan olduğumu, bugün gözler önüne serdiğimi düşünmekteyim... gelecek planlarından bahsederken "bir ev, bir araba, belki de bir işyeri" söylemini pek sık kullandım. bence bunlar, kaliteli bir yaşam için gerekli olan "minimal" şeyler, belirtmek isterim...
***
böylesi küçük şeylere sahip olduğunda, mutluluğunu ömrü boyunca ağzından ve yüreğinden düşürmeyecek bir insan olduğum gerçeğine değinmişken, üzülerek belirtmek isterim ki, insanlardan beklentilerimi, minimum seviyeye hiçbir zaman için çekememişimdir. nedenini pek bilmemekle birlikte, hep alabileceğimin\verebileceklerinin en üst düzeyi, benim beklediğim oluyor. ama, haksız da sayılmam, değil mi? insan ilişkilerinde de, azla yetinmek saçma gelmiştir bana.
***
bir üstteki maddeyi hemencecik düşündüm de, nedendir diyerek... sanırım buldum. ben insanları hiçbir zaman için azla yetinmesi mecburiyetine itmedim. belki de bu yüzden... bir söz vardır ve herkes bilir. "kendine yapılmasını istemediğin birşeyi, başkasına yapma." ben bunu ters olarak işletime alıyorum. "kendine yapılmasını istediğin şeyleri, başkalarına yap."
***
bugün öğle yemeğinde yiyecek ve içecek konusunda problemler yaşadım. ama buna rağmen -ki yemek, çok önemli bir aktivite, gün içinde yapılan\yapılacaklarla kıyaslandığında- bugün güzel bir gün!
***
iki gündür dükkanda boy göstermekteyim. bunu fark eden mahalleliyi, ne zaman dükkanın önüne çıksam camlara dökülmüş ve bana bakar vaziyette yakalıyorum. tahmin ediyorum ki mahalleli kendi arasında beni değerlendirmeye aldı ve not vermekle meşgul.
***
bugün, babamın hayatındaki her karşı cinse "yeter, sus artık" demek zorunda kaldığına şahit oldum. bugünkü muhatabı mahallenin çocuk kitlesinden olan hatice.
***
değişik çıkarımlar yapmakla meşgul olmuyorum şu sıra, düz mantık devrede. bu güzel.
***
ben bu yazı tarzını sevdim, benimsedim. uzun süre bu şekilde yazabilirim sanırsam.
***
evet. bugünkü gündem maddelerimiz bu yöndeydi. esen kalın, esintilere dikkat edin...
Tabii Ki
Serzeniş Meraklısı
Peki Ne Zaman?
18:08
6
Yorumcu Katılımı
Bağlantı Kurmak, Ya Da Kurmamak!
| Tepkime Seçenekleri |
SeMenin Sınıflandırması:
Serzeniş Meraklısının Ruh Halleri..
Tam Karışık -1-
başnot: bu yazı, kiminizin özlediği SeMe kıvamnında olmakla birlikte, yakın, uzak, çok uzak tarihime de ışık tutmaktadır... sonuna kadar okumanız, şiddetle değil, -savaşma sev- sevgiyle tavsiye edilir...
anlatacağım konulara giriş aramaktan, o kadar aradıktan sonra becerememekten pek bi sıkıldım...
***
iki kişilik yaşıyorum ben, ne yapıyorsam...
bi kaç gündür babama dükkanda yardım ediyorum. bi nevi parayla tutacağı eleman muamelesi ve bol ezikleme altında... keyifli geçiyor aslında, smiley kullanmadığımdan, acıte kokusu alınsın istemem. eziklesin de, babam eziklesin, eğleniyoruz...
doğramadan kapı-pencere yapıyoruz, sultanahmeteki bir hotele, işimiz bu...
birleştirme aşamaları ben dükkana erişemeden tamamlanmış.bana rötüş yapmak kaldı, bilmeyenleriniz olabilir, boyaya girmeden hemen önce malzemeye birkaç işlem uygulanır ki, pürüzsüz olsun. bunlardan biri ve en önemlisi de, zımpara... girintisi çıkıntısı olmasın, çıymık falan kalmasın üstünde diyerek yapılan bir uygulama. tırnak törpülemeye benzetebiliriz, önem sırasında olmasa da. pürüzsüzlük amaç...
neyse... toplamı onbir adet olan, yaklaşık ölçüleri de bir metreye iki metre olan devasa pencerelerimiz var. fazla ayrıntılı, basit işçilik denemeyecek kadar ayrıntılı. yarın öbürgün boyaya gönderip, haftaya montajını yapmak niyetindeyiz. zımpara yapacağım. bir tanesini babam yapmış, önceki gün. birbuçuk saatini almış kendisinin ki, sonra daha önemli işler var diyerek bırakmış.
bugün dört saatte altı tanesini bitirdim. üstelik, vücudum ayakta durmaya falan uzun süredir uzaktan uzağa bakar dururdu. üstelik, içinde kaldığım toz bulutu da, hayli zorladı ciğeri beş para etmeyen ciğerlerimi... malum, tozun iyi gelmeyeceğini görüştüğüm her doktor söylemişti. ama bitti de, altı tanesi. yarına da kaldı dört.
akşam, çıkmak için izin istememden hemen sonra, babam inceleye inceleye bitiremedi ve onca aramasına rağmen, kusur da bulamadı sarf ettiğim işçiliğe...
bir de üzerine, "iki kişilik işi hallettin, afferin!" dedi ki, iyi geldi kendileri.
hoşuma gitmiyor bu durum...
ortalama bir insana nazaran;
iki kat yemek yiyorum, oksijen kullanıyorum, doğayı kirletiyorum, yoruluyorum, iş bitiriyorum, yürüyorum, tüketiyor, tükeniyorum... ortlama bir insan bir yerde kalmak için tutunmaya çabalarken bir enerji sarf etmek zorunda kalırsa, ben iki, hatta üç katını heba, feda etmek durumunda kalıyorum...
görünürdeki gibi, iç dünyam da...
iki kişilik yaşar, iki kişilik tüketir, tükenir, yıpranır...
ama;
herkesin, içimdeki ikilinin de, dışımdaki ikilinin de gözden kaçırdığı, göremediği bir nokta var...
içimdekilerin yordukları zihnim, bir kişinin hor kullanımını kaldırabilmekle yükümlü. yıprattıkları, üzdükleri, hırpaladıkları yürek, bir insana ait, öyle olması için tasarlanmış, bir insan tarafından kullanılmak için burada, sol yanımda.
bunlara keza bedenim ve uzuvları da, öyleler...
ama yok.
ben, ortalama bir insana nazaran, iki kat dayanıklı da olmalıyım. herşeye...
öyle olmam umuluyor. yapamıyorum. olmuyor...
herşey iki katına çıkabiliyor, aşk, heyecan, tutku, sevinç, mutluluk, huzur, güven.. pozitif olan herşey, pek bi rahat bu iki katı mevzuusundan ötürü, pek bi "güzel"...
negative edilmiş olanlardan bahsetmek istemiyorum... belki yaralarımı kimselere göstermiyor, şifalı bilinen ellere dahi elletmiyorum. bilmiyorum. belki mikrop kapıp daha kötü olmasından, belki de küçük görüleceğimden, aşağılanacağımdan korkuyorum. keza aşağılık kompleksi sahibi olduğumu düşünmeye başladım, birkaç aydır.benim tartıştığım, takılıp kaldığım nokta şu: neden yaralarımla yaşıyorum?
hem de iki kişilik?
...
***
postu biraz uzatmakta hiç sakınca görmüyorum. malum iki kişilik yaşadığıma da inandırmışken kendimi, hazır...
***
son üç gündür (pazartesi akşamı, salı akşamı ve çarşamba, yani bu akşam) toplamda uyuduğum uyku, onbir saat falan olacak, bugün, on dakika sonra uykuya dalabilirsem (şuanda saat 03:56, sabah yedide kalkmam, ya da hiç uzanamamışsam -uyuyamamışsam demiyorum buraya dikkat- hazırlanıp dükkana gitmem gerek) ve ben, neden bu kadar az uyuduğumu, ihtiyaç duyduğumu sorgulamak, sorgulaya sorgulaya zihnimin ırzına geçerek, günde uyuduğum üç dört saatlik uykumu da, bünyeme haram edeceğim gibi...
haftada bir akşam falan, yedi saati görebiliyorum bi gecede. o da, artık gözlerimi açık tutamıyorum, düşüncede hiç uyumak, uykusu gelmek tanımları oluşmamışken henüz, vücut isyan bayraklarını çekip kapatıyor devreleri...
hiç uykuyla aram olmadı, olamayacak gibi de duruyor şu ahir ömrümde... "olsa be hacı", "hadi be müdür" diyesim geliyor birilerine, kimi muhattap alacağım konusunda karar veremiyorum tam olarak...
***
şimdi böyle şeyler yazdıktan sonra, beni okuyan insanlar üzülüyor.aslına bakarsanız, ben "acıtasyon" denen naneyi seviyorum... yani şurda, tam şuanda kafama sinek konsa, onu bile sayfalarca yazabilirim, içimden geldiği sürece.hem de ne yazmak... "sıtma olmuş çocuk, tedavi olacak parası da yokmuş üstelik, hatta bu sıtma denen meretin, bir de tedavisi bulunamayan bi türü varmış, afrikadan sivriler taşımış, ondan bulaşmış garibe" diyerek, üzülerek uzaklaşırsınız bu blogdan. aslında kafama konarak birnoktaiki saniye dinlenmiş, sonra da camdan çıkıp gitmiştir, çocukcağız...
yani demem o ki, anlatılan olayları tamam, göz önünde bulundurun değerlendirme yaparken, ama yorumların yüzde ellilik kısmına, "sanat için acıtasyon yapmış" diyebilirsiniz gönül rahatlığıyla. hem, -yeni okuyucuları bu azarlamanın dışında tutuyorum.- siz beni ne zamandır tanıyorsunuz, okuyorsunuz. artık canımın gerçekten yandığı, üzüldüğüm postlarla, sanat için acıtasyon yaptığım postları anlayın, kavrayın, ayrıştırın... sevgilim, çok akıllı bi hatun kendisi, ciddi anlamda... ilişkimizin ilk haftalarında çözdü beni, acıtasyon eğilimimi... siz de yapın, halledin bunu!
ki, inanın buna, ben bu blogda üzüntümü paylaşmıyorum. pek üzülecek şeyde olmuyor hayat denen garibal oyunda... işsizlik falan, en büyük yükü bana... o da geçecek, inancımız tam.
***
saat dördü on geçiyor ama hala yatmadığımı, uyku belirtisi görmediğimi belirtmek isterim. bu pazartesi, yani sanırım ayın üçünde, askeri hastaneye sevk almak üzre askerlik şubesine gideceğimdir. askere gidip gitmeyeceğimin belli olması için, allı pullu tahliller yaptıracağım, çil çil filmler çektireceğim, edebiyat alanında sizi denek olarak kullandığım "acıtasyon" eğitimimin meyvelerini, beni çıkardıkları kurulun karşısında çatır çatır, bacak bacak üstüneyken ve kirli sakallıyken yiyeceğim... onlara da sapı çöpü. imzası, mührü. yani demem o ki, askere gidip gitmeyeceğim, onbeş güne kadar belli olacak hayırlısıyla...
***
askerlik demişken, size ne biliyorum ama, beni merak ediyorsan ailemi de bil diyorum ve ekliyorum: abimin usta birliği, erzurum'a düşmüş bulunmakta... umudumuz onun totosu erzurumun soğuğundan yanmalara gark olurken, kombinin saçtığı o güven dolu, o huzurlu sıcaklıkta şortlarla, kaprilerle takılmak yönünde...
***
postun burası ciddi.
askere gitmekten hiç çekinmedim şimdiye kadar. onbeş ay kaybı olacak, eyvallah. ama ben o onbeş ayı hiç kayıp olarak görmedim, gözden çıkartmıştım hayatımı kurmak için. yani bu, on yaşından itibaren "abilerimizin" yapageldiğini anlatıp durdukları ama bizim bir süre daha yapagelmek için beklemek zorunda kaldığımız güzelliklere erişebilmek için ergenlik denen mereti beklememiz tadında idi gözümde... beklerim diyordum, askere gitmek düşüncesi ağır bastığından bu yana, güzellikler kolay elde edilmiyor diyordum, çabalamak, birşeyler vermek gerek.
-bu arada hayat denen şey, çok pezevenk, adi, kör, topal, izbe bi mahalle bakkalı gibi. sürekli müşterilerine bile veresiye yapmıyor, ikramda bulunmuyor, beş kuruş eksik olsa misal, o anda çok ihtiyacın olan, krizlere gark olmana sebep sigarayı bile vermiyor. açtığı anda ne varsa, onunla batacağı, tükeneceği günü bekliyor. yeni ürün gelmiyor, ihtiyaç olan ürün gelmiyor. başlangıçta malzeme olarakta, kural olarakta ne koyduysa yürürlüğe, o. yeniliğe kapalı, sıradan, tekrarcı pezevenk! oysa sen ondan yirmi yıldır alışveriş yapmaktasın... ha, bir de bu hayatın, bu adi pisliğin hipermarket yönü var ki... taksit yapıyor, puan kazandırıyor, çok alışveriş yaparsan, hediye veriyor, indirim yapıyor, krallar gibi karşılıyor... ürün seçeneği bol, her ihtiyacını görüyorsun. aradığını bulamadığın an, görevliler dört bir koldan yardım etmek için pervane oluyor. eve kadar servisi var, ama tüm müşterilerinin arabası olduğu için, o sadece gösteri amaçlı orada. piyasaya yeni ürün çıktığında, tedarikçisinden önce orda buluyorsun. elinde avucunda ne varsa sunuyor önüne, yığıyor... "al" diyor, alınsın... biz alışveriş yapamadık bu hipermarketten tabii... önünden geçmişliğimiz çok var, parasız ceplerimizle...-
neyse, konumuza dönüyorum. askerliği anlatıyordum. şimdilerde askere gitmeye hiç niyetli değilim... çok şey alıp götürecek benden... çok... en ağır basanı, yüreğimin de gidenler kervanına katılacağı ihtimali ki, içimde bir sızı, her düşündüğümde...
***
dün sevgilimle görüşemedik. teoride basit, uygulamada zor bi gece geçirdim. hatta uygulayamadım. üzerime güneşte doğmadı, karanlık bir saatte, karanlık bi gökyüzüne, karanlık bir alpayla uyandım. pek hoşnut olmadım, öyle oluşundan... yatarken de karanlıktı... şükür ki bugün yanımda, yanındayım. şükür ki, bugün aydınlık, her haliyle. yağmur damlacıkları bile parıldıyordu, tozlu kafamı sekerek asfalta erişirlerken...
şükür ki, güzel de bi akşam geçirdik... çaylarımızı içtik, yemeğimizi yaptık yedik... özleşmişiz, karşılıklı. burnumuz tütmüş, benimki o, onunki ben... uyuma konusunda eşlik edemedim ona, yine, buna canım sıkılıyor işte. yalnızken uyuyama, eyvallah. ama şimdi olacak iş mi bu?
***
saat dörtotuzbeş. sigara da içmiyorum odada, zor oluyor mutfağa git, tekrar gel, tekrar yaz...
***
askerlik işi hayırlısıyla, gitmeden sonlanırsa, sevgilimi yemeğe çıkartma vaadinde bulundum. köftecide ısrar etmiş olsam da, kendisi martıların totodan vurulduğu bir simit-ayran ziyafetinde ısrarcı oldu. etkisi altındayım, karşı çıkamıyorum.
***
ne güzel, mışıl mışıl uyuyor yahu! uyuma teknikleri konusunda eğitmenim olur mu acaba, benim güzel sevgilim?
***
müdür o değil de, yaklaşık iki saattir göğsümün arka kısmı, yani sırtımın üst bölgelerinde şiddetli bir ağrı var. kas ağrısı gibi, hareket edince çok canım yanıyor ama batma da yapıyor, ciğerlere... sancı gibi, acıtasyondan arındırılmış şikayet... şu domuz gribi yüzünden hastaneye de gidilmez şu sıra. zaten gidilse de, insanlar yoğunluk yaratmış, öyle duyduk haberlerden...
***
aslına bakarsanız benim şaştığım nokta, sabah haberlerinde, araya başka hiçbir haber sokmadan kırkbeş dakika boyunca domuz gribi haberleri yapılması. gündem değiştirilmeye çalışılıyor gibi... "sokaktaki" yani evsiz, işsiz, güçsüz vatandaşın gündeminde hiç yok böyle şeyler oysa...
***
bundan sonra güçlü, kuvvetli bir adama biri çıkıpta "domuz gibisin muhittin, maşşallah" derse taşa tutarlar, na buraya yazıyorum.
***
yazmak güzel şey, -bu sıralar moda olan, ağızdan ağıza dolaşan postmodern tavrı da ortaya bırakır ve gider, yazar...- martılar vapurlar falan...
ps: saat dört ellialtı. sıçmışım ben...
ps2: okudun da, ne geçti eline, değil mi? ben de öyle düşünmüştüm, yazık olmasın diyerek yayınladım zaten...
anlatacağım konulara giriş aramaktan, o kadar aradıktan sonra becerememekten pek bi sıkıldım...
***
iki kişilik yaşıyorum ben, ne yapıyorsam...
bi kaç gündür babama dükkanda yardım ediyorum. bi nevi parayla tutacağı eleman muamelesi ve bol ezikleme altında... keyifli geçiyor aslında, smiley kullanmadığımdan, acıte kokusu alınsın istemem. eziklesin de, babam eziklesin, eğleniyoruz...
doğramadan kapı-pencere yapıyoruz, sultanahmeteki bir hotele, işimiz bu...
birleştirme aşamaları ben dükkana erişemeden tamamlanmış.bana rötüş yapmak kaldı, bilmeyenleriniz olabilir, boyaya girmeden hemen önce malzemeye birkaç işlem uygulanır ki, pürüzsüz olsun. bunlardan biri ve en önemlisi de, zımpara... girintisi çıkıntısı olmasın, çıymık falan kalmasın üstünde diyerek yapılan bir uygulama. tırnak törpülemeye benzetebiliriz, önem sırasında olmasa da. pürüzsüzlük amaç...
neyse... toplamı onbir adet olan, yaklaşık ölçüleri de bir metreye iki metre olan devasa pencerelerimiz var. fazla ayrıntılı, basit işçilik denemeyecek kadar ayrıntılı. yarın öbürgün boyaya gönderip, haftaya montajını yapmak niyetindeyiz. zımpara yapacağım. bir tanesini babam yapmış, önceki gün. birbuçuk saatini almış kendisinin ki, sonra daha önemli işler var diyerek bırakmış.
bugün dört saatte altı tanesini bitirdim. üstelik, vücudum ayakta durmaya falan uzun süredir uzaktan uzağa bakar dururdu. üstelik, içinde kaldığım toz bulutu da, hayli zorladı ciğeri beş para etmeyen ciğerlerimi... malum, tozun iyi gelmeyeceğini görüştüğüm her doktor söylemişti. ama bitti de, altı tanesi. yarına da kaldı dört.
akşam, çıkmak için izin istememden hemen sonra, babam inceleye inceleye bitiremedi ve onca aramasına rağmen, kusur da bulamadı sarf ettiğim işçiliğe...
bir de üzerine, "iki kişilik işi hallettin, afferin!" dedi ki, iyi geldi kendileri.
hoşuma gitmiyor bu durum...
ortalama bir insana nazaran;
iki kat yemek yiyorum, oksijen kullanıyorum, doğayı kirletiyorum, yoruluyorum, iş bitiriyorum, yürüyorum, tüketiyor, tükeniyorum... ortlama bir insan bir yerde kalmak için tutunmaya çabalarken bir enerji sarf etmek zorunda kalırsa, ben iki, hatta üç katını heba, feda etmek durumunda kalıyorum...
görünürdeki gibi, iç dünyam da...
iki kişilik yaşar, iki kişilik tüketir, tükenir, yıpranır...
ama;
herkesin, içimdeki ikilinin de, dışımdaki ikilinin de gözden kaçırdığı, göremediği bir nokta var...
içimdekilerin yordukları zihnim, bir kişinin hor kullanımını kaldırabilmekle yükümlü. yıprattıkları, üzdükleri, hırpaladıkları yürek, bir insana ait, öyle olması için tasarlanmış, bir insan tarafından kullanılmak için burada, sol yanımda.
bunlara keza bedenim ve uzuvları da, öyleler...
ama yok.
ben, ortalama bir insana nazaran, iki kat dayanıklı da olmalıyım. herşeye...
öyle olmam umuluyor. yapamıyorum. olmuyor...
herşey iki katına çıkabiliyor, aşk, heyecan, tutku, sevinç, mutluluk, huzur, güven.. pozitif olan herşey, pek bi rahat bu iki katı mevzuusundan ötürü, pek bi "güzel"...
negative edilmiş olanlardan bahsetmek istemiyorum... belki yaralarımı kimselere göstermiyor, şifalı bilinen ellere dahi elletmiyorum. bilmiyorum. belki mikrop kapıp daha kötü olmasından, belki de küçük görüleceğimden, aşağılanacağımdan korkuyorum. keza aşağılık kompleksi sahibi olduğumu düşünmeye başladım, birkaç aydır.benim tartıştığım, takılıp kaldığım nokta şu: neden yaralarımla yaşıyorum?
hem de iki kişilik?
...
***
postu biraz uzatmakta hiç sakınca görmüyorum. malum iki kişilik yaşadığıma da inandırmışken kendimi, hazır...
***
son üç gündür (pazartesi akşamı, salı akşamı ve çarşamba, yani bu akşam) toplamda uyuduğum uyku, onbir saat falan olacak, bugün, on dakika sonra uykuya dalabilirsem (şuanda saat 03:56, sabah yedide kalkmam, ya da hiç uzanamamışsam -uyuyamamışsam demiyorum buraya dikkat- hazırlanıp dükkana gitmem gerek) ve ben, neden bu kadar az uyuduğumu, ihtiyaç duyduğumu sorgulamak, sorgulaya sorgulaya zihnimin ırzına geçerek, günde uyuduğum üç dört saatlik uykumu da, bünyeme haram edeceğim gibi...
haftada bir akşam falan, yedi saati görebiliyorum bi gecede. o da, artık gözlerimi açık tutamıyorum, düşüncede hiç uyumak, uykusu gelmek tanımları oluşmamışken henüz, vücut isyan bayraklarını çekip kapatıyor devreleri...
hiç uykuyla aram olmadı, olamayacak gibi de duruyor şu ahir ömrümde... "olsa be hacı", "hadi be müdür" diyesim geliyor birilerine, kimi muhattap alacağım konusunda karar veremiyorum tam olarak...
***
şimdi böyle şeyler yazdıktan sonra, beni okuyan insanlar üzülüyor.aslına bakarsanız, ben "acıtasyon" denen naneyi seviyorum... yani şurda, tam şuanda kafama sinek konsa, onu bile sayfalarca yazabilirim, içimden geldiği sürece.hem de ne yazmak... "sıtma olmuş çocuk, tedavi olacak parası da yokmuş üstelik, hatta bu sıtma denen meretin, bir de tedavisi bulunamayan bi türü varmış, afrikadan sivriler taşımış, ondan bulaşmış garibe" diyerek, üzülerek uzaklaşırsınız bu blogdan. aslında kafama konarak birnoktaiki saniye dinlenmiş, sonra da camdan çıkıp gitmiştir, çocukcağız...
yani demem o ki, anlatılan olayları tamam, göz önünde bulundurun değerlendirme yaparken, ama yorumların yüzde ellilik kısmına, "sanat için acıtasyon yapmış" diyebilirsiniz gönül rahatlığıyla. hem, -yeni okuyucuları bu azarlamanın dışında tutuyorum.- siz beni ne zamandır tanıyorsunuz, okuyorsunuz. artık canımın gerçekten yandığı, üzüldüğüm postlarla, sanat için acıtasyon yaptığım postları anlayın, kavrayın, ayrıştırın... sevgilim, çok akıllı bi hatun kendisi, ciddi anlamda... ilişkimizin ilk haftalarında çözdü beni, acıtasyon eğilimimi... siz de yapın, halledin bunu!
ki, inanın buna, ben bu blogda üzüntümü paylaşmıyorum. pek üzülecek şeyde olmuyor hayat denen garibal oyunda... işsizlik falan, en büyük yükü bana... o da geçecek, inancımız tam.
***
saat dördü on geçiyor ama hala yatmadığımı, uyku belirtisi görmediğimi belirtmek isterim. bu pazartesi, yani sanırım ayın üçünde, askeri hastaneye sevk almak üzre askerlik şubesine gideceğimdir. askere gidip gitmeyeceğimin belli olması için, allı pullu tahliller yaptıracağım, çil çil filmler çektireceğim, edebiyat alanında sizi denek olarak kullandığım "acıtasyon" eğitimimin meyvelerini, beni çıkardıkları kurulun karşısında çatır çatır, bacak bacak üstüneyken ve kirli sakallıyken yiyeceğim... onlara da sapı çöpü. imzası, mührü. yani demem o ki, askere gidip gitmeyeceğim, onbeş güne kadar belli olacak hayırlısıyla...
***
askerlik demişken, size ne biliyorum ama, beni merak ediyorsan ailemi de bil diyorum ve ekliyorum: abimin usta birliği, erzurum'a düşmüş bulunmakta... umudumuz onun totosu erzurumun soğuğundan yanmalara gark olurken, kombinin saçtığı o güven dolu, o huzurlu sıcaklıkta şortlarla, kaprilerle takılmak yönünde...
***
postun burası ciddi.
askere gitmekten hiç çekinmedim şimdiye kadar. onbeş ay kaybı olacak, eyvallah. ama ben o onbeş ayı hiç kayıp olarak görmedim, gözden çıkartmıştım hayatımı kurmak için. yani bu, on yaşından itibaren "abilerimizin" yapageldiğini anlatıp durdukları ama bizim bir süre daha yapagelmek için beklemek zorunda kaldığımız güzelliklere erişebilmek için ergenlik denen mereti beklememiz tadında idi gözümde... beklerim diyordum, askere gitmek düşüncesi ağır bastığından bu yana, güzellikler kolay elde edilmiyor diyordum, çabalamak, birşeyler vermek gerek.
-bu arada hayat denen şey, çok pezevenk, adi, kör, topal, izbe bi mahalle bakkalı gibi. sürekli müşterilerine bile veresiye yapmıyor, ikramda bulunmuyor, beş kuruş eksik olsa misal, o anda çok ihtiyacın olan, krizlere gark olmana sebep sigarayı bile vermiyor. açtığı anda ne varsa, onunla batacağı, tükeneceği günü bekliyor. yeni ürün gelmiyor, ihtiyaç olan ürün gelmiyor. başlangıçta malzeme olarakta, kural olarakta ne koyduysa yürürlüğe, o. yeniliğe kapalı, sıradan, tekrarcı pezevenk! oysa sen ondan yirmi yıldır alışveriş yapmaktasın... ha, bir de bu hayatın, bu adi pisliğin hipermarket yönü var ki... taksit yapıyor, puan kazandırıyor, çok alışveriş yaparsan, hediye veriyor, indirim yapıyor, krallar gibi karşılıyor... ürün seçeneği bol, her ihtiyacını görüyorsun. aradığını bulamadığın an, görevliler dört bir koldan yardım etmek için pervane oluyor. eve kadar servisi var, ama tüm müşterilerinin arabası olduğu için, o sadece gösteri amaçlı orada. piyasaya yeni ürün çıktığında, tedarikçisinden önce orda buluyorsun. elinde avucunda ne varsa sunuyor önüne, yığıyor... "al" diyor, alınsın... biz alışveriş yapamadık bu hipermarketten tabii... önünden geçmişliğimiz çok var, parasız ceplerimizle...-
neyse, konumuza dönüyorum. askerliği anlatıyordum. şimdilerde askere gitmeye hiç niyetli değilim... çok şey alıp götürecek benden... çok... en ağır basanı, yüreğimin de gidenler kervanına katılacağı ihtimali ki, içimde bir sızı, her düşündüğümde...
***
dün sevgilimle görüşemedik. teoride basit, uygulamada zor bi gece geçirdim. hatta uygulayamadım. üzerime güneşte doğmadı, karanlık bir saatte, karanlık bi gökyüzüne, karanlık bir alpayla uyandım. pek hoşnut olmadım, öyle oluşundan... yatarken de karanlıktı... şükür ki bugün yanımda, yanındayım. şükür ki, bugün aydınlık, her haliyle. yağmur damlacıkları bile parıldıyordu, tozlu kafamı sekerek asfalta erişirlerken...
şükür ki, güzel de bi akşam geçirdik... çaylarımızı içtik, yemeğimizi yaptık yedik... özleşmişiz, karşılıklı. burnumuz tütmüş, benimki o, onunki ben... uyuma konusunda eşlik edemedim ona, yine, buna canım sıkılıyor işte. yalnızken uyuyama, eyvallah. ama şimdi olacak iş mi bu?
***
saat dörtotuzbeş. sigara da içmiyorum odada, zor oluyor mutfağa git, tekrar gel, tekrar yaz...
***
askerlik işi hayırlısıyla, gitmeden sonlanırsa, sevgilimi yemeğe çıkartma vaadinde bulundum. köftecide ısrar etmiş olsam da, kendisi martıların totodan vurulduğu bir simit-ayran ziyafetinde ısrarcı oldu. etkisi altındayım, karşı çıkamıyorum.
***
ne güzel, mışıl mışıl uyuyor yahu! uyuma teknikleri konusunda eğitmenim olur mu acaba, benim güzel sevgilim?
***
müdür o değil de, yaklaşık iki saattir göğsümün arka kısmı, yani sırtımın üst bölgelerinde şiddetli bir ağrı var. kas ağrısı gibi, hareket edince çok canım yanıyor ama batma da yapıyor, ciğerlere... sancı gibi, acıtasyondan arındırılmış şikayet... şu domuz gribi yüzünden hastaneye de gidilmez şu sıra. zaten gidilse de, insanlar yoğunluk yaratmış, öyle duyduk haberlerden...
***
aslına bakarsanız benim şaştığım nokta, sabah haberlerinde, araya başka hiçbir haber sokmadan kırkbeş dakika boyunca domuz gribi haberleri yapılması. gündem değiştirilmeye çalışılıyor gibi... "sokaktaki" yani evsiz, işsiz, güçsüz vatandaşın gündeminde hiç yok böyle şeyler oysa...
***
bundan sonra güçlü, kuvvetli bir adama biri çıkıpta "domuz gibisin muhittin, maşşallah" derse taşa tutarlar, na buraya yazıyorum.
***
yazmak güzel şey, -bu sıralar moda olan, ağızdan ağıza dolaşan postmodern tavrı da ortaya bırakır ve gider, yazar...- martılar vapurlar falan...
ps: saat dört ellialtı. sıçmışım ben...
ps2: okudun da, ne geçti eline, değil mi? ben de öyle düşünmüştüm, yazık olmasın diyerek yayınladım zaten...
Tabii Ki
Serzeniş Meraklısı
Peki Ne Zaman?
04:58
6
Yorumcu Katılımı
Bağlantı Kurmak, Ya Da Kurmamak!
| Tepkime Seçenekleri |
SeMenin Sınıflandırması:
Serzeniş Meraklısının Ruh Halleri..
bugün, sadece "özledim" yazacağım, takatim yok, yorgun düştüm düşünmekten...
siz, sayfalarca yazdıklarımdan yola çıkarak, neler yaşadığım konusunda fikir yürütün lütfen...
özledim...
siz, sayfalarca yazdıklarımdan yola çıkarak, neler yaşadığım konusunda fikir yürütün lütfen...
özledim...
Tabii Ki
Serzeniş Meraklısı
Peki Ne Zaman?
22:28
2
Yorumcu Katılımı
Bağlantı Kurmak, Ya Da Kurmamak!
| Tepkime Seçenekleri |
SeMenin Sınıflandırması:
Serzeniş Meraklısının Ruh Halleri..
kuvvetle empati...
tek ihtiyaç belki de...
tek ihtiyaç belki de...
Tabii Ki
Serzeniş Meraklısı
Peki Ne Zaman?
11:51
6
Yorumcu Katılımı
Bağlantı Kurmak, Ya Da Kurmamak!
| Tepkime Seçenekleri |
SeMenin Sınıflandırması:
Serzeniş Meraklısının Ruh Halleri..
İz
her yerimde izlerin... sabah metroda ayrılırken, sarıldığın belimde... yol boyunca tuttuğun elimde. "özle beni..." dermişçesine öptüğün dudak kenarımda... karıştırdığın saçlarımda... başını yasladığın göğsümde... içine baktığın yeşillerimde... ısıttığın yüreğimde... mutluluk saçtığın zihnimde... daha da öncesine bakarsam, her yerimde...
bu sadece bir sabahımız... bu sadece bu sabahımız...
ve ben, sadece bu sabah geçirdiğimiz birkaç saati düşünerek, seni deli gibi özlüyorum. bıraktıklarına... izlerine dokunuyorum... bıraktığın ve akşam üzerinden geçeceklerine... ve, benim güzel sevgilim, her seferinde sevinmelerim galip çıksa da, gün içerisinde sevinmekle, üzülmek arasında gidip geliyorum sürekli, ne yalan söyleyeyim...
aramızdaki mesafe; en fazla benim mutfağa gidip "bize" içecek birşeyler getirmemdeki kadar olmalı, derim hep.
bu, bunlar o kadar doğru,
bu, bunlar o kadar lazım ki...
tüm yaşam faaliyetlerimi, seninle uygulamak... tüm nefeslerimi, benim en fazla bir nefes uzağımdayken almak... tüm nefeslerimi alırken, ayrıca şükretmek. yapabiliyor olduğum için. nefes almak değil ki söz konusu olan, yanındayken nefes alıyor olduğum için şükretmek...
ayrıca gurur duymak... "alesten seksenbeş almış bir kadın, benim herşeyim" diyebilmek mesela, geleceğimizde... her söylediğimde seni güldürebilmek. her söylediğim şeyde, senin olman...
ayrıca hüzünlenmemek, hiçbirşeye. nasıl olsa, sen yanımdasın, ne hallolmaz ki biz birlikteyken, diyebilmek ve eklemek: sen yanımda olduktan sonra, hiçbirşey üzemez beni...
ömrümün yarısını geçirsem, uykumda seninle, ömrümün bir diğer yarısını geçirsem, yaşamda seninle, hesap yapmaya kalkıp, topladığımda, yaşlılığımda, yaşanmışlığımı... elim elindeyken hala, bahçeli evimizin verandasında, birşeyler içerken... ömrümün hesabını ve kitabını tuttuğumda, yalnızca seni görsem, yaşlandığımda, yaşanmışlığımda...
izlerin, bir ömür boyunca kalacak, ruhumun ve vücudumun her yanında, itinayla saklanacak herbiri ve kimse, üzerine yeni birşeyler eklemeye cesaret edemeyecek senden başka... ve sen, umarım ki, her yeni dokunuş, yeni bakışınla, beni ize boğacaksın, bir ömür boyu...
verandamızda otururken sana bakacağım buruşmuş yüzümle. -ama yorgun değil, hala yaşama enerjisi var olacak, çünkü, sana bakıyor, sana dokunuyor olacağım ve ardıma baktığımda, seninle dolu, mutlu bir ömür göreceğim,- sana bakacağım buruşmuş yüzümle ve "ne güzel bir ömür yaşattın bana!" diyeceğim. gözlerim hala yeşil. sen hala güzel. ben hala mutlu...
seni çok özledim, güzel kadınım...
akşam olsa ya, artık...
gelsen ya...
bu sadece bir sabahımız... bu sadece bu sabahımız...
ve ben, sadece bu sabah geçirdiğimiz birkaç saati düşünerek, seni deli gibi özlüyorum. bıraktıklarına... izlerine dokunuyorum... bıraktığın ve akşam üzerinden geçeceklerine... ve, benim güzel sevgilim, her seferinde sevinmelerim galip çıksa da, gün içerisinde sevinmekle, üzülmek arasında gidip geliyorum sürekli, ne yalan söyleyeyim...
aramızdaki mesafe; en fazla benim mutfağa gidip "bize" içecek birşeyler getirmemdeki kadar olmalı, derim hep.
bu, bunlar o kadar doğru,
bu, bunlar o kadar lazım ki...
tüm yaşam faaliyetlerimi, seninle uygulamak... tüm nefeslerimi, benim en fazla bir nefes uzağımdayken almak... tüm nefeslerimi alırken, ayrıca şükretmek. yapabiliyor olduğum için. nefes almak değil ki söz konusu olan, yanındayken nefes alıyor olduğum için şükretmek...
ayrıca gurur duymak... "alesten seksenbeş almış bir kadın, benim herşeyim" diyebilmek mesela, geleceğimizde... her söylediğimde seni güldürebilmek. her söylediğim şeyde, senin olman...
ayrıca hüzünlenmemek, hiçbirşeye. nasıl olsa, sen yanımdasın, ne hallolmaz ki biz birlikteyken, diyebilmek ve eklemek: sen yanımda olduktan sonra, hiçbirşey üzemez beni...
ömrümün yarısını geçirsem, uykumda seninle, ömrümün bir diğer yarısını geçirsem, yaşamda seninle, hesap yapmaya kalkıp, topladığımda, yaşlılığımda, yaşanmışlığımı... elim elindeyken hala, bahçeli evimizin verandasında, birşeyler içerken... ömrümün hesabını ve kitabını tuttuğumda, yalnızca seni görsem, yaşlandığımda, yaşanmışlığımda...
izlerin, bir ömür boyunca kalacak, ruhumun ve vücudumun her yanında, itinayla saklanacak herbiri ve kimse, üzerine yeni birşeyler eklemeye cesaret edemeyecek senden başka... ve sen, umarım ki, her yeni dokunuş, yeni bakışınla, beni ize boğacaksın, bir ömür boyu...
verandamızda otururken sana bakacağım buruşmuş yüzümle. -ama yorgun değil, hala yaşama enerjisi var olacak, çünkü, sana bakıyor, sana dokunuyor olacağım ve ardıma baktığımda, seninle dolu, mutlu bir ömür göreceğim,- sana bakacağım buruşmuş yüzümle ve "ne güzel bir ömür yaşattın bana!" diyeceğim. gözlerim hala yeşil. sen hala güzel. ben hala mutlu...
seni çok özledim, güzel kadınım...
akşam olsa ya, artık...
gelsen ya...
Tabii Ki
Serzeniş Meraklısı
Peki Ne Zaman?
15:13
8
Yorumcu Katılımı
Bağlantı Kurmak, Ya Da Kurmamak!
| Tepkime Seçenekleri |
SeMenin Sınıflandırması:
Serzeniş Meraklısının Ruh Halleri..
Uykusuz Denen Dergi, Benden Esinlendi...
sabahın dördünde de uyanılmaz ki arkadaşım. bu saatte de uyanılmaz. uyanılır belki, tamam. ama bu saatte uyanılıpta, bilgisayar başına oturulmaz. tuvalete gidilir, ne bileyim bir yudum su içilir, üstün açılmışsa yorgan çekilir, terlemişsen picama değiştirilir, ama bu saatte uyandığında sigaralar eşliğinde bilgisayar başına oturulmaz.
mutluluğum da, mutsuzluğum da bir seviyeye eriştikten sonra, uykumdan çalmaya kalkıyor. yani buradan bu iki olgunun, beni güçlü kıldığı anlamını çıkarabiliriz, zorlar isek şayet.
mutsuzluk anlarında ancak bölük pörçük uyuyabiliyorum. onbeş, otuz ya da en kalitelisi kırk dakikalık uyuma süreçlerinden sonra uyanıyor, ardından saate bakıp, "ulan bilmem kaç dakka uyumuşum anca," diyip, küfür, kıyamet ve tehdit şartları sağlanır sağlanmaz, tekrar uykuya karışıyorum. olur da sıkılmazsam ki çoğu zaman sıkılıyorum, bu sabaha kadar devam ediyor. sıkılırsam da, "amaan," diyorum, "başlarım uykusuna, uyumuyorum lan!" bu aşamaya eriştikten sonrası da eziyet. ara ki gecenin kör ve herkesin uyuduğu o saatlerinde, ses çıkarmadan zaman geçirecek birşeyler bul... ev toplamaya kadar gidebiliyor...
ama;
bu gece öyle değil, elbet. bu gece deliksiz bir uykunun vermiş olduğu sonsuz enerjiyle kazıdım gözümdeki çapakları. hiç "uyumam lazım" tribine de girmedim, haspam sanki sabah makul bi zamana ayarlanmış çalar saate uyanıyor. birkaç arsız esnemeye gark olsam da, kendimi çok iyi hissediyorum. hatta biraz cesaretimi toplayabilirsem, sevgilimi bile uyandırabilirim, bana eşlik etmesi için. kurarım şöyle güzel bi kahvaltı sofrası, iki de ayılma kahvesi... zaten zaman sorunu yaşanan, halledilmesi gereken işler var. onlar için de erken kalkmalı özellikle bugün. bakalım ya, ilerleyen zaman ne gösterecek.
uyku denen şey, karmaşa anlarımda seviyor ve sarıyor beni. ama o da çok kısa sürdüğünden -karmaşa anı-, pek uyuyabildiğim söylenemez. çocukkende böyleydi bu. anasınıfına vermişlerdi beni, çalışan ebeveynler olarak, öğlen uykularında çocuklar mışıl mışıl mışıldarken, ben denetmen -böyle söyleyince bi garip, anaokulu lan orası!- öğretmen yatakhaneyi terk ettiği gibi kafayı kaldırıp çocukları -itiraf ediyorum kız çocuklarını- izlerdim, nasıl uyuyorlar diyerek...
uykuyla aram yok. olmasın da, mutlu olayım da...
şimdi iki rekat kahvaltı hazırlayayım ben, saatlerimiz an itibarı ile 05:38...
herkese güzel pazartesi sendromları...
mutluluğum da, mutsuzluğum da bir seviyeye eriştikten sonra, uykumdan çalmaya kalkıyor. yani buradan bu iki olgunun, beni güçlü kıldığı anlamını çıkarabiliriz, zorlar isek şayet.
mutsuzluk anlarında ancak bölük pörçük uyuyabiliyorum. onbeş, otuz ya da en kalitelisi kırk dakikalık uyuma süreçlerinden sonra uyanıyor, ardından saate bakıp, "ulan bilmem kaç dakka uyumuşum anca," diyip, küfür, kıyamet ve tehdit şartları sağlanır sağlanmaz, tekrar uykuya karışıyorum. olur da sıkılmazsam ki çoğu zaman sıkılıyorum, bu sabaha kadar devam ediyor. sıkılırsam da, "amaan," diyorum, "başlarım uykusuna, uyumuyorum lan!" bu aşamaya eriştikten sonrası da eziyet. ara ki gecenin kör ve herkesin uyuduğu o saatlerinde, ses çıkarmadan zaman geçirecek birşeyler bul... ev toplamaya kadar gidebiliyor...
ama;
bu gece öyle değil, elbet. bu gece deliksiz bir uykunun vermiş olduğu sonsuz enerjiyle kazıdım gözümdeki çapakları. hiç "uyumam lazım" tribine de girmedim, haspam sanki sabah makul bi zamana ayarlanmış çalar saate uyanıyor. birkaç arsız esnemeye gark olsam da, kendimi çok iyi hissediyorum. hatta biraz cesaretimi toplayabilirsem, sevgilimi bile uyandırabilirim, bana eşlik etmesi için. kurarım şöyle güzel bi kahvaltı sofrası, iki de ayılma kahvesi... zaten zaman sorunu yaşanan, halledilmesi gereken işler var. onlar için de erken kalkmalı özellikle bugün. bakalım ya, ilerleyen zaman ne gösterecek.
uyku denen şey, karmaşa anlarımda seviyor ve sarıyor beni. ama o da çok kısa sürdüğünden -karmaşa anı-, pek uyuyabildiğim söylenemez. çocukkende böyleydi bu. anasınıfına vermişlerdi beni, çalışan ebeveynler olarak, öğlen uykularında çocuklar mışıl mışıl mışıldarken, ben denetmen -böyle söyleyince bi garip, anaokulu lan orası!- öğretmen yatakhaneyi terk ettiği gibi kafayı kaldırıp çocukları -itiraf ediyorum kız çocuklarını- izlerdim, nasıl uyuyorlar diyerek...
uykuyla aram yok. olmasın da, mutlu olayım da...
şimdi iki rekat kahvaltı hazırlayayım ben, saatlerimiz an itibarı ile 05:38...
herkese güzel pazartesi sendromları...
Tabii Ki
Serzeniş Meraklısı
Peki Ne Zaman?
05:40
16
Yorumcu Katılımı
Bağlantı Kurmak, Ya Da Kurmamak!
| Tepkime Seçenekleri |
SeMenin Sınıflandırması:
Serzeniş Meraklısının Ruh Halleri..
Mutlu ve Mesut...
yazacağım, yazacağım ama en başında anlaşmamı da yapacağım. neden gittiğimi, hadi gitmemi anladığını ama, neden döndüğümü sormak, hoş geldinleri, beş gittinleri sıralamak yok... tamam mı? sadece, satırlarım var, ben varım, gördüğün üzre...
bu güne kadar, size tanımadığınız ve kuvvetli bir ihtimalle de hiç tanımayacağınız bir kadını anlattım. aşık olduğum kadını... yüz küsür yazımda adını, sanını, gözlerini, kokusunu, tenini, ruhunu, gördüğüm herşeyini, satırlarımda paylaştım.
ondan bahsetmeyi, onu, özellikle ona anlatmayı sevdiğimden, içimde engellenemez bir yazma isteği, engellemeye kalkanın gözümü kırpmadan hayatıyla oynayabileceğim bir "bildiğim herşeye, onu dahil etme" girişimi içerisideyim, onu tanıdığım günden beri. kontrolüm dışında gelişen bu yetimden de, hiçbirşeyden olmadığı kadar mutluluk duyuyorum. doğuştan gelen bir yeteneğinizle, aşık olduğunuz kadını aynı sahnede izlemek, izlediğiniz şeyin orada olmasının sorumlusunun ise yalnızca kendinizin olduğunu bilmek, yaptığım, mutlu olduğum, engellemediğim, engelletmediğim, uğraşarak yapmadığım, ama olan. ve oldukça da, beni mutlu edecek olan...
bildiğiniz üzre, her ilişkide bazen sorunlar yaşanabiliyor. birçok sebepten dolayı tartışmalar, kavgalar, küskünlükler, alınganlıklar v.b. vesaireler olabiliyor. yaşadığım ilişkinin, bir çok yönünden değerlendirmeye alındığında bir peri masalı olduğunu söylemek, beni yalancı durumuna düşürmez, doğrudur, kadınımla yaşadığım ilişki, birçok yanından bakıldığında peri masallarına benzer, hatta bazı yönleri vardır ki, ben ve ondan başka kimsecikler bilmez, masalcılar bile hayal güçleri ile yaratamamıştır böylesi güzellikleri. ama, her ne olursa olsun ikimizin de insan olduğunu yani farklı insanlar olduğumuzu göz önünde bulundurduğumuzda, zaaflarımızın, zayıf noktalarımızın, eksiklerimizin ya da fazla gelen şeylerimizin olduğunu söylemek, hak verirsiniz ki doğrudur.
bu sebeptendir ki bizim de uzlaşmaya varamadığımız noktalar oldu, ilişkimizde. genelde benim arıza çıkarttığım ve onun yoğun çabalarla tölere ettiği, her iki tarafın da haksız duruma düşmemeye gayret gösterdiği, bu sebepten dolayı da karşı tarafı haksız olduğuna ikna etmeye çalıştığı, yorucu, kırıcı, üzücü tartışmalar yaşadık, hem de birçok kez. her iki tarafta üzüldü, kırıldı, yoruldu, bezdi, sinirlendi, duygulandı çoğu seferinde. her ikimiz de yorgun düştük ve tartışmaları bir sonraki güne taşımamaya gayret etsekte, yorgunluklarımızın üstesinden gelemedik ve yorgun, ama hala mücadele eden, yorgunluğuna rağmen aşık olduğu adamı\kadını üzmemek için uğraşan iki insan olup çıktık. yaşadığımız süreç içerisinde, yani birlikte geçirdiğimiz altı ay boyunca, birbirimizi tanırken, mutlu edecek şeyleri de, mutsuz edecek olanları da, öğrendik. yaşadıklarımız öğretti. yani tanıştık...
arızalar benden çıkmakla birlike, her seferinde aşık olduğum kadın tarafından, sevgisinin büyüklüğü hatırlatılarak püskürtüldü, tartışmanın kısa sürmesi için, kocaman üzüntülerin, can sıkıntısının ve birbirimizden soğuma tehlikesinin muhattabı olmamamız adına, çok çaba sarf etti benim güzel kadınım. ama ben, sanırım yirmi yaşımın getirmiş olduğu toylukla, her seferinde "ben ona x neden böyle diyorum, o bana açıklama bile yapmıyor!" diyerek, belki farkına bile varamayarak, arızalarımı çoğu zaman içimde tam olarak sonlandıramadım... hatta tartışmalarımızın çoğunda edindiği tavrın tartışmasız doğruluğunu, maalesef bugün, onun gösterdiği yol üzerinden düşünerek kavrayabildim. ama maalesef dediğime de bakılmasın isterim. çok zor da olsa, bunu, aşık olduğum kadından mahrum kaldığım zamanlardaki dövünmelerimde değil de, hala onun sevgisiyle çevriliyken anlayabilmiş olmam, benim ve yaşadığım ve yaşayacaklarım için çok önemli, siz de takdir edersiniz ki...
geçen pazar, altıncı ayımızı doldurduk. güzel bir gün planlayarak ve uygulayarak da kutladık... altı mükemmel ay! altı aydır, çoğu zaman mutlu ve mesut bir biçimde yaşıyoruz. altı aydır, onu tanıyana kadar hiçbir insanı tanımak için göstermediğim bir gayretle onu tanımak için, çok iyi gözlemlemeye çalıştım. yani, gözlemlediğimi düşünüyordum. düne kadar...
dün, yine bir tartışmamız üzerine, yanılgımı en açık cümlelerle anlattı bana, benim güzel kadınım. benim yaptığım yanlışı beni kırmadan ve öğrenmemi isteyerek o kadar güzel anlattı ki, bu zamana kadar yaşadığımız tüm tartışmaların lüzumsuzluğunu, boşuna hem onu, hem de kendimi yorduğumu ve süregelen hayatımda en çok değer verdiğim şeyi, onu sürekli olarak yıprattığımı fark etmemi sağladı. ben, öyle bir yanlış yapmıştım ki -bana göre bu, yapılmaması gereken, çok büyük bir yanlış- çok üzülmekle birlikte, hiç yakıştıramadım kendime.
dedim ya, tanımak için çok çaba sarf ettim diye, yapamamışım, ya da yanlış yapmışım... bazı olaylara bakış açısını ve tavırlarını o kadar yanlış, daha doğrusu herhangi, sıradan bir insana endeksleyerek "onun" olduğuna kendimi inandırmışım ve bu tavırlar üzerinden ona yaklaşmışım ki, bugün oturup etraflıca düşündüğümde kendimi çok ayıpladım. onu, özel oluşunu nasıl yok sayabildiğim, bugüne kadar bunu nasıl fark edemediğim için kendime çok kızdım. aslına bakarsanız, hala biraz kızgınlık var ama, şu dakikadan sonra onun özel ve çok kaliteli bir insan olduğu gerçeğini hiçbir şekilde unutmadan, tekrar tanıyarak kendime olan kızgınlığımın, bir son bulmasına yardımcı olacağımdır ve bu, yaşadığım ilişkiye de, çok iyi gelecektir...
bu blog, yani serzeniş meraklısı blogu, onunla yaşadığım herşeyi kayıt altına aldığım, bundan inanılmaz keyif duyduğum ve yapmaktan bıkmayacağım yer, onun blogu...
peki bu olay neden buraya yazıldı?
herşeyden önce yukarıda yazdığım şeyler, çok önemli ve güzel gelişmeler. dün öğrenip, bugün üzerine düşündüğüm ve fark ettiğim için çok mutluluk duyduğum yaşanmışlığım.
içimde, şu dakikadan itibaren aşık olduğum kadını yormayacağımı ve gereksiz şeylerle meşgul etmeyeceğimi hissedişlerim var, bugünden itibaren benimle geçirdiği zamandan yalnızca keyif alacağının bilinci var, benim, iyi birşeyler yapıyorum, sevdiğim kadınla ilgili ayrıntıları düşünüyorum zannederek düşündüğüm lüzumsuz ve sıkıcı konuların sonlanması, bu sonlanışa bağlı olarak hem kendi kendime yarattığım sıkıntı dalgalarının, hem de bu dalgaların benim güzel kadınımın üzerindeki etkilerinin son bulması var, ikimizin de önünde, mutlu ve mesut bir biçimde geçecek, uzunca olması dilenecek bir zaman var... böyle bir olay, kadınım için tuttuğum bloga yazılmaz da, ne yapılır? soru cümlesi gibi gözükse de, kimseye sormuyorum elbet. yazılır. ortak tarihimize, bir de bunun için çetele atılır.
onun yardımıyla farkına vardığım şeylerin getirisi, ilişkimizde milad tadında bir etki yaratacak... hep söylemişimdir, yine de söylemekten kaçınmayacağım:
tam anlamıyla layığın olan bir adam olma yolunda öğrenmeye çok istekliyim, zor da olsa öğreniyorum ve öğrendiklerimi, uygulayacağım sevgilim... hayatıma anlam katan herşeyi, senden öğrendim, öğreniyorum ve öğrenmekten asla vazgeçmeyeceğim...
akıl almaz güzellikteki varlığın için, çok teşekkür ederim...
bu güne kadar, size tanımadığınız ve kuvvetli bir ihtimalle de hiç tanımayacağınız bir kadını anlattım. aşık olduğum kadını... yüz küsür yazımda adını, sanını, gözlerini, kokusunu, tenini, ruhunu, gördüğüm herşeyini, satırlarımda paylaştım.
ondan bahsetmeyi, onu, özellikle ona anlatmayı sevdiğimden, içimde engellenemez bir yazma isteği, engellemeye kalkanın gözümü kırpmadan hayatıyla oynayabileceğim bir "bildiğim herşeye, onu dahil etme" girişimi içerisideyim, onu tanıdığım günden beri. kontrolüm dışında gelişen bu yetimden de, hiçbirşeyden olmadığı kadar mutluluk duyuyorum. doğuştan gelen bir yeteneğinizle, aşık olduğunuz kadını aynı sahnede izlemek, izlediğiniz şeyin orada olmasının sorumlusunun ise yalnızca kendinizin olduğunu bilmek, yaptığım, mutlu olduğum, engellemediğim, engelletmediğim, uğraşarak yapmadığım, ama olan. ve oldukça da, beni mutlu edecek olan...
bildiğiniz üzre, her ilişkide bazen sorunlar yaşanabiliyor. birçok sebepten dolayı tartışmalar, kavgalar, küskünlükler, alınganlıklar v.b. vesaireler olabiliyor. yaşadığım ilişkinin, bir çok yönünden değerlendirmeye alındığında bir peri masalı olduğunu söylemek, beni yalancı durumuna düşürmez, doğrudur, kadınımla yaşadığım ilişki, birçok yanından bakıldığında peri masallarına benzer, hatta bazı yönleri vardır ki, ben ve ondan başka kimsecikler bilmez, masalcılar bile hayal güçleri ile yaratamamıştır böylesi güzellikleri. ama, her ne olursa olsun ikimizin de insan olduğunu yani farklı insanlar olduğumuzu göz önünde bulundurduğumuzda, zaaflarımızın, zayıf noktalarımızın, eksiklerimizin ya da fazla gelen şeylerimizin olduğunu söylemek, hak verirsiniz ki doğrudur.
bu sebeptendir ki bizim de uzlaşmaya varamadığımız noktalar oldu, ilişkimizde. genelde benim arıza çıkarttığım ve onun yoğun çabalarla tölere ettiği, her iki tarafın da haksız duruma düşmemeye gayret gösterdiği, bu sebepten dolayı da karşı tarafı haksız olduğuna ikna etmeye çalıştığı, yorucu, kırıcı, üzücü tartışmalar yaşadık, hem de birçok kez. her iki tarafta üzüldü, kırıldı, yoruldu, bezdi, sinirlendi, duygulandı çoğu seferinde. her ikimiz de yorgun düştük ve tartışmaları bir sonraki güne taşımamaya gayret etsekte, yorgunluklarımızın üstesinden gelemedik ve yorgun, ama hala mücadele eden, yorgunluğuna rağmen aşık olduğu adamı\kadını üzmemek için uğraşan iki insan olup çıktık. yaşadığımız süreç içerisinde, yani birlikte geçirdiğimiz altı ay boyunca, birbirimizi tanırken, mutlu edecek şeyleri de, mutsuz edecek olanları da, öğrendik. yaşadıklarımız öğretti. yani tanıştık...
arızalar benden çıkmakla birlike, her seferinde aşık olduğum kadın tarafından, sevgisinin büyüklüğü hatırlatılarak püskürtüldü, tartışmanın kısa sürmesi için, kocaman üzüntülerin, can sıkıntısının ve birbirimizden soğuma tehlikesinin muhattabı olmamamız adına, çok çaba sarf etti benim güzel kadınım. ama ben, sanırım yirmi yaşımın getirmiş olduğu toylukla, her seferinde "ben ona x neden böyle diyorum, o bana açıklama bile yapmıyor!" diyerek, belki farkına bile varamayarak, arızalarımı çoğu zaman içimde tam olarak sonlandıramadım... hatta tartışmalarımızın çoğunda edindiği tavrın tartışmasız doğruluğunu, maalesef bugün, onun gösterdiği yol üzerinden düşünerek kavrayabildim. ama maalesef dediğime de bakılmasın isterim. çok zor da olsa, bunu, aşık olduğum kadından mahrum kaldığım zamanlardaki dövünmelerimde değil de, hala onun sevgisiyle çevriliyken anlayabilmiş olmam, benim ve yaşadığım ve yaşayacaklarım için çok önemli, siz de takdir edersiniz ki...
geçen pazar, altıncı ayımızı doldurduk. güzel bir gün planlayarak ve uygulayarak da kutladık... altı mükemmel ay! altı aydır, çoğu zaman mutlu ve mesut bir biçimde yaşıyoruz. altı aydır, onu tanıyana kadar hiçbir insanı tanımak için göstermediğim bir gayretle onu tanımak için, çok iyi gözlemlemeye çalıştım. yani, gözlemlediğimi düşünüyordum. düne kadar...
dün, yine bir tartışmamız üzerine, yanılgımı en açık cümlelerle anlattı bana, benim güzel kadınım. benim yaptığım yanlışı beni kırmadan ve öğrenmemi isteyerek o kadar güzel anlattı ki, bu zamana kadar yaşadığımız tüm tartışmaların lüzumsuzluğunu, boşuna hem onu, hem de kendimi yorduğumu ve süregelen hayatımda en çok değer verdiğim şeyi, onu sürekli olarak yıprattığımı fark etmemi sağladı. ben, öyle bir yanlış yapmıştım ki -bana göre bu, yapılmaması gereken, çok büyük bir yanlış- çok üzülmekle birlikte, hiç yakıştıramadım kendime.
dedim ya, tanımak için çok çaba sarf ettim diye, yapamamışım, ya da yanlış yapmışım... bazı olaylara bakış açısını ve tavırlarını o kadar yanlış, daha doğrusu herhangi, sıradan bir insana endeksleyerek "onun" olduğuna kendimi inandırmışım ve bu tavırlar üzerinden ona yaklaşmışım ki, bugün oturup etraflıca düşündüğümde kendimi çok ayıpladım. onu, özel oluşunu nasıl yok sayabildiğim, bugüne kadar bunu nasıl fark edemediğim için kendime çok kızdım. aslına bakarsanız, hala biraz kızgınlık var ama, şu dakikadan sonra onun özel ve çok kaliteli bir insan olduğu gerçeğini hiçbir şekilde unutmadan, tekrar tanıyarak kendime olan kızgınlığımın, bir son bulmasına yardımcı olacağımdır ve bu, yaşadığım ilişkiye de, çok iyi gelecektir...
bu blog, yani serzeniş meraklısı blogu, onunla yaşadığım herşeyi kayıt altına aldığım, bundan inanılmaz keyif duyduğum ve yapmaktan bıkmayacağım yer, onun blogu...
peki bu olay neden buraya yazıldı?
herşeyden önce yukarıda yazdığım şeyler, çok önemli ve güzel gelişmeler. dün öğrenip, bugün üzerine düşündüğüm ve fark ettiğim için çok mutluluk duyduğum yaşanmışlığım.
içimde, şu dakikadan itibaren aşık olduğum kadını yormayacağımı ve gereksiz şeylerle meşgul etmeyeceğimi hissedişlerim var, bugünden itibaren benimle geçirdiği zamandan yalnızca keyif alacağının bilinci var, benim, iyi birşeyler yapıyorum, sevdiğim kadınla ilgili ayrıntıları düşünüyorum zannederek düşündüğüm lüzumsuz ve sıkıcı konuların sonlanması, bu sonlanışa bağlı olarak hem kendi kendime yarattığım sıkıntı dalgalarının, hem de bu dalgaların benim güzel kadınımın üzerindeki etkilerinin son bulması var, ikimizin de önünde, mutlu ve mesut bir biçimde geçecek, uzunca olması dilenecek bir zaman var... böyle bir olay, kadınım için tuttuğum bloga yazılmaz da, ne yapılır? soru cümlesi gibi gözükse de, kimseye sormuyorum elbet. yazılır. ortak tarihimize, bir de bunun için çetele atılır.
onun yardımıyla farkına vardığım şeylerin getirisi, ilişkimizde milad tadında bir etki yaratacak... hep söylemişimdir, yine de söylemekten kaçınmayacağım:
tam anlamıyla layığın olan bir adam olma yolunda öğrenmeye çok istekliyim, zor da olsa öğreniyorum ve öğrendiklerimi, uygulayacağım sevgilim... hayatıma anlam katan herşeyi, senden öğrendim, öğreniyorum ve öğrenmekten asla vazgeçmeyeceğim...
akıl almaz güzellikteki varlığın için, çok teşekkür ederim...
Tabii Ki
Serzeniş Meraklısı
Peki Ne Zaman?
22:11
10
Yorumcu Katılımı
Bağlantı Kurmak, Ya Da Kurmamak!
| Tepkime Seçenekleri |
SeMenin Sınıflandırması:
Serzeniş Meraklısının Ruh Halleri..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



