Ölüm Tehlikesi Mi Desem, Yoksa Yaşama Sevinci Mi?

pek tadım yok ama, hayatımdaki inişli çıkışlı grafikten bahsedeyim istiyorum.
bir alttaki postu yazıp, askeriyeye gittiğim gün, hiçbir ilerleme kaydedemeden geri döndüm.
kütüğümün olduğu ilin askeriyesinden, halıcıoğlundan gönderdikleri faxa cevap gelmişti gittiğimde. sonra benden bir rapor istediler, muayne olduğumda verilmiş olması gerektiğini idda edip durdular bir de... bense durumu hemen kavrayıp, muayne olurken hasta olmadığımı, muayneden sonra bu rahatsızlığı yaşadığımı dile getirdim ve bende böyle bir belgenin olmadığını anlatmaya başladım. sonra, benimle ilgilenen gerzek personel -bu eleman asker değil, bildiğin gişe personeli gibi, memur- bana bilmediğim birşeyler anlattı, bol askeri terimli. ben de sinirlerime hakim olamayıp "bu kadar askeri terim biliyor olsaydım, hastaneye sevk almak için sizin gibi insanlarla uğraşmaktansa, hastanede işlemlerimi yürütüyor olurdum" diye bağırmaya başladım. sonra orada çalışan bir arkadaşım var, geçtiğimiz günlerde laf arasında söz etmiştim. o araya girip durumu izah etti. ben, oraya defalarca gidip her seferinde olayı anlatmama, muayne olurken sağlam olduğumun altını çizmeme rağmen, bu gerizekalılar beni muaynede de hasta sanıyorlarmış. nefret ettim bildiğin, bildiğin nefret ediyorum tümünden. iki gün sonra çağırdılar, sülüsün çıkıp çıkmadığını kontrole gitmem için. "işlerimi bırakıp gelemem, kaç kere geldim zaten, bi telefon numarası falan yok mu buranın" dedim yüksek puntolarımı takınarak. orada bulunanlardan sorumlu assubay olaya müdahale edip aristokrat bir ses tonu takınarak önce beni sakinleştirdi, hemen ardından da oraya ait olduğunu idda ettiği telefon numarasını verdi, not ettim bir kağıda... konu atlamış gibi olacağım ama, verdiği telefonu bugün cesaretimi toparlayıp aradım, -cesaret toplamam gerekiyordu çünkü artık herhangi bir olumsuzlukla karşılaşmaya gücümün olup olmadığını kestiremeyecek hallerdeyim- yanlış telefon numarası vermiş pezevenk! onu da Allah bildiği gibi yapsın, ondan da nefret ediyorum...
geçen hafta cuma gününden beri, neredeyse her gün sabahın beşinde kalkıp babamla kınalı adaya montaj için gittim... askerlikle ilgili en ufak bir ilerleme gösterememiş olmamın getirilerinden biri olan sinirlilik, zihinsel ve fiziksel yorgunlukla birleştiğinde kavurucu çöl sıcaklarının ortasında seraplara kanan, onları gerçek sanıp tam ortalarına atlayan ve her atlayışının ardından ağzına dolan sıcak çöl kumlarını tüküren bir adam haline getirdi beni. o adamın serapların gerçek yüzüyle karşılaşmasında gösterdiği hoşnutsuzluğu, neredeyse yaşadığım her olaya gösterir oldum. farkındalığın yetersiz kaldığını, farkında olmanın da bazı şeylere verdiğin tepkiyi değiştiremediğini görmeme de yardım etti kendisi ya, teşekkür edemeyeceğim bu yardımından dolayı...
hayatımda ilk defa adaya gitmekten, vapur, martı ve deniz görmekten, metroyu, finüküleri kullanmaktan sıkıldığımı hissediyorum. kaç sabahtır idonun soğuk poğaçalarıyla kahvaltı ediyorum, biliyor musun? eğer bilseydin -ki şimdi öğrendin- bana gerçekten acırdın...
bu kadar sıkıntının arasında, babamla aramızdaki ilişki son on yıl ele alındığında belki de en iyi formunu kazanmış durumda. mesela bugün de adaya gittim, kontürüm olmadığı için beni her saat başı aramasını rica ettim kendisinden, işle ilgili bir aksaklık olursa şayet, bilgilendirebileyim diyerek, her onbeş dakikada bir aradı, işten öte, keyfimi, halimi hatrımı sorup, yaptığı sıcak esprilerle beni neşelendirmeye gayret gösterdi. özellikle son bir haftadır, babama nasıl davranırsam ondan aynı şekilde davranışları gördüğümü fark ediyorum. çok şaşırtıcı... acaba, bundan birkaç ay önce ona yirmi yaşında bir oğlu olduğunu duygusal bağlamda hissettiremiyor muydum da, o da bana babalığı hakkında tek bir adım atmıyordu diye düşünmekten alamıyorum kendimi. hayırlara vesile...
adaya giderken, vapur yolculuğu ortalama bir saat sürüyor. kınalı adanın ilk ada olmasının, bu sürenin kısalığındaki etkisi büyük elbet. babam ve diğer tüm yolcular fosur fosur uyurlarken, ben her zaman olduğu gibi uyuyamıyorum. zaten uyku problemleri yaşadığımı duymayanınız da kalmadı hani... ben de uzun süre önce başlayıp, başlangıç kısmının kısırlığında kendime bir pay biçemediğim kitabı, ahmet altanın en uzun gecesini bitirdim, bu yolculuklarımda... şimdi içimde yeni bir kitaba başlama hevesi var, ama bir o kadar da bu sıralar zihnime yeni yüklemeler yapmamak konusunda kararlıyım. nasıl bir insansam, kitap okurken konudan bağımsız olarak yazarın stilini de ince ayrıntılarına varacak kadar inceliyorum ve zihnim çok yoruluyor. e hali hazırda yorgun bir zihinle bunu yapmanın imkansız olduğunun da bilincindeyim...
babam benim iş disiplinimden ve süratli çalışmamdan günde onlarca kez övünedursun, ben sıkıntılarımı unutturabileceğine dair bir bakış açısı geliştirdim ve kendimi ve tüm gücümü, işlere odakladım şu sıra. aslına bakılırsa uzun süredir çalışmaya da bir hevesim vardı, ancak bu mobilya dükkanında çalışmaya odaklı değildi... neyse, en azından etraftaki insanlara hayattan bıkmış bir portre çizmiyorum. bu da güzel birşey elbet...
daha önceki yazılarımda, doğrama işi yaptığımızdan bahsetmiştim, okuyanlar hatırlıyordur. babamla o işlerin montajı için cumartesi günü adaya gittik. yapacağımız -daha doğrusu yaptığımız- işi tanımlamamı isterseniz; on adet iki metreye bir metre pencereyi, sırasıyla eskisini söküp yerine yerleştirecektik. sonrasında onları köpük yardımı ile yeni yerlerine monte edip, pervazlarını ve camlarını da takıp, tamamiyle sabitlemek, yapacağımız -yaptığımız- iş. bir pencereyi sabitlediğimizi düşünüp, dış cephede kalan pervazlarını takmaya geçtiğimizde, köpük kurumadığı için babam neredeyse aşağıya düşüyordu. hem de pencere ve kasasıyla birlikte... allah korudu, ben hem kasayı, hem de babamı tuttum. şayet aşağıya düşseydi, muhtemelen çok ciddi yaralanacaktı. malum hem ikinci katta çalışıyorduk, hem de tam aşağımızda ağaçlar, yeşilliklerden öte dökme beton bir alan vardı. bir saate yakın kendimize gelemedik. kah gözlerimiz doldu, kah gülüştük karşılıklı... sonrasında daha dikkatli davranmaya çalıştık, başka da bir problem olmadı...
biz pencerelerin tüm işlemlerini bitirdikten sonra, boyacı arkadaş bi kat daha boyayacaktı, gözüken kısımlarının daha iyi bir boya istediğine kanaat kıldığımız için. bu arada o boyacı denen pezevenkte, bizim haftalarca uğraştığımız işin ağzına sıçmış, yaptığı boyayla, ona da çok kızdım, daha doğrusu o da ruh halimden nasibini aldı. bi güzel fırçaladım kendisini... yok hayır, işin içinde olanlar baktığında anlarlar da işin kalitesini, kullanılan ağacın mükemmelliğini, işin basit bir işçilik istemediğini ama, yağlı boyayla boyanmış bir pencereye müşteri baktığında, göreceği tek şey yapılmış olan boyanın kalitesi olduğundan, yani müşteriye işin bitmiş halini pazarlayacak olan şeyin, bizim sarf ettiğimiz özen ve çaba değil de, yapılan boya olduğundan, haklıydım da aslında... bok gibi boyamış adi herif. resmen ince bir kat geçmiş ve her yer pürüzlü kalmış. zımpara yapmamış, astar çekmemiş... yazık, işçiliğimize yazık... neyse. dün öğlen saatlerinde ikinci kat boyayı da bitirip bize haber verdi. böylece ben de bugün, pencerelerin kilitlerini, kollarını falan takıp anahtarı teslim etmek için adaya gittim.
şimdi iş bitirmeye gidiyorum dediğinizde, özellikle detay isteyen bir iş yapıyorsanız, söylenen işi yapmaktan çok, işin genelini gözlemleyip eksiklerine odaklı çalışmanız her zaman için sizin yararınıza olur. ben de öyle yaptım... son, yani onuncu pencerede boyanırken dışarıdaki pervazların birinin, yerinden sökülmüş olduğunu gördüm.
takmak için pencerenin üzerine çıktım. sonra denge kurabilmek için çömeldim. sonra solumdan bir pencere darbesiyle, aşağıya itildim!
evdeki tüm pencereler açık olduğundan, muhtemelen cereyan yaptığı için pencere aniden kapandı. kapanırken de, bana çarpmak suretiyle beni de ikinci kattan aşağıya düşürdü. önce havada ninjaların attığı kadar puan toplayacak süksede olmasa da tam bir takla attım, sonrasında can havliyle ellerimi duvara sürtmeye, bir yere tutunmaya çalıştım. kısa bir mesafe düştükten sonra sağ elim bi yere takıldı, ilk katın pencere çıkıntısından tutunmuştum... sonra sağ elimde duyduğum inanılmaz acıya aldırış etmeden, bi gayret sol elimle de tutundum. bir süre hareketsiz kalıp gerçekten yaşadığıma kendimi inandırırken, az önce neler yaşadığımı tekrar düşündüm, belki de düşünecek halde değildim, çünkü korkudan iliklerime kadar titremekle meşguldüm. hemen sonrasında, pantolonumun sağ bacağına saplanan, zemin katın korkuluğunu fark ettim. iki üç santimle, bacağıma saplanmadı o koca demir de, pantolonumu yırtıp geçti, şükürler olsun ki... sonra etraftaki insanlar beni kurtarmak, birşey olup olmadığını öğrenmek için koşuşturdular. onların da yardımıyla indim. felaket korktum, resmen ölümle yaşam arasında serin bir cehennem kolası içiyordum ki, yaşamdan seslendiler, o sese kulak verdim... birbuçuk saate yakın titrememe engel olamadım. modum düştü, sesim gitti, yüzümün rengi attı... hiç bu kadar tehlikeli birşey yaşadığımı ve bu denli korktuğumu hatırlamıyorum, bundan önce...
fark ediyorum ki, böyle durumlarda dahi sevdiğin kadın, ailenden önce düşüyor aklına. filmlerde görüp dalga geçtiğimiz o düşünceli romantik aşık havalarının bizzat gerçek olduğunu test etmiş bulunmaktayım. başıma birşey gelseydi anne ve baba ve abimin nelere gark olacağını düşünmek aklımın ucundan bile geçmedi, şu vakit oldu, hala düşünmedim desem doğrudur... ilk düşündüğüm şey "ya bir daha göremeseydim?" oldu. sevindirici aslında, böyle hissedebilmek...
olayın üzerinden bir saat geçti geçmedi, sevgilim aradı. telefonda anlatmayacaktım gününün geri kalanını da sakin geçirmesi için ama sesimde engellenemez bir kötü hal vardı, ben de detaya girmeden anlattım. dehşete kapıldı garibim, muhtemelen eli ayağı boşaldı, sesindeki değişimlerden yaptığım çıkarımlara dayanarak...
akşam oldu işte, sevgilimin gitmesi gereken bir daveti vardı, sağolsun, eksik olmasın iptal edip benimle kaldı, evde oturduk, üstüme titredi, allah yokluğunu göstermesin... güzel de bir akşam geçirdik, dün akşamı mahvettiğim gibi, bu akşamın güzelliğine gölge de düşürmedim üstelik.
dün akşam... şu askerlik mevzuunun belirsizliği, zaman daraldıkça azalmaktansa arttığı ve her kafadan farklı bir ses, farklı bir görüş çıktığı için beni ayrım yapamadığım bir saldırganlığa itti. sevgilim bir pürüzden bahsederken ben, saldırıya geçtim farkına bile varmadan... bir saate yakın konuştum, susmadım, yapamadım, belki de uğraşmadım bile, hatırlamıyorum o anki ruh halimi... uysallığı, kırgınlığı ve tüm olgunluğuyla yaptığım hatayı gösterdi... kabul ettim sessizce... o susarken, kendi içimde nasıl bu kadar saldırgan olduğumu, neden böyle davrandığımı sorgulamaya koyulmuştum. çok özür diledim, gösterdiği şeyin farkına vardığımı hissettirmeye çabaladım... uyuduk.
sabah, onunla birlikte çıkamadım evden adaya gideceğim için. bir saat kadar erken çıktım...
vapura binmeden bi gayret ankesörlüden telefon -malum çağrı atacak kadar kontürüm bile yok- ettim, meşguldü. yirmibeş dakika geçti, ben sürekli aramalara gark oldum, hala meşgul... avea hatlarda bu problemler yaşanıyor, son iki aydır falan. o an, her nasıl olduysa bu aklıma gelmedi. sitem dolu bir mesaj attım meşguliyetiyle alakalı, yine ankesörlü telefondan... ekranda mesaj gönderildi yazısının belirmesiyle araması bir oldu, izah etti, ben attığım mesajda yine saldırganlığımı kontrol edemediğim için gizli dövünmelere başlarken, o yine ona tapınmakta ne kadar haklı olduğumu kanıtladı. sonra dün gece ve bu sabah yaptığım herşeyin, zihnimde beliren nedenlerini anlattım, askerlikti, belirsizlikti... özür diledim. elbet yok sayamazdı ama, bir seferliğine gerçekten affetmesini istedim, tekrarlanmayacağının garantisini verdim... durumun farkında olduğunu söyledi, affetti benim güzel kadınım, sağolsun...
bu akşam da üzerime titredi, beni bir kenara oturtup sofrayı kendi hazırladı, yorgun düşen zihnimi ve vücudumu elinden geldiğince dinlendirdi. aklından geçenlerden, kaybetme korkusundan bahsetti ki, düşündüğüm şeylerle çok benzerlerdi... gerçekten şaşırmadım...
velhasıl kelam; ben bugün ölüm, biraz cicileştirmeye gayret gösterirsek ciddi bir sakatlanma ihtimalinden el bileklerimin sızlamaları ve sağ ayağımdaki çekilme hariç hiçbir yara almadan kurtuldum. bu kurtuluş, yanında hayatıma değer katan kadına karşı duyduğum hislerin tazelenmesi ve ona daha çok değer vermem gibi şeyleri de getirmişti. hoşnutluğumu saklamadan, yanında getirdiklerini kabul ettim...
zor bir gündü, geçti, gitti. ama anladım ki, ölümle fena halde burun buruna yaşıyoruz. sadece bir "an", sehpamızı devirecek ya da yağlı ipi boynumuzdan alacak olan...
serzeniş meraklısı savaşa giderken, okuyucuyu selamlıyor...
efenim herkesi selamlıyorum.
nasıl hissediyorsunuz bakalım bugün kendinizi, keyifler yerinde mi?
işte-evde-sağda ve solda beni okuyan herkese, bolca selam yolluyor, keyifli olmanız için de, güzel dileklerde bulunuyorum.
nedendir bilinmez, bi hatrınızı sorayım dedim, bugün hiçbirşey moralimi bozamıyor, çelik bir zırh giyinmiş güzel duygularım... hiçbirşey, önüne geçemiyor, kapsama altına alamıyor... pozitif enerji... charge! charge!
bu sabah askerlik şubesine gittim. -farkındayım, kalıplaşmış bir cümle ile karşı karşıya bırakıyorum sizi, geçicek, biticek...- yüzyirmisekiz kişilik devasa fiş sırasıyla -işlem yaptırmak için, kayıt sonrasında alınan fiş...- karşıladı beni, selamladı... ben de düzenine hayran bırakan sıranın son ucunda öylece dururken, sıkıntıdan saydım zaten, insanları. neyse, sıra bana geldi, bir saat sonralarında...
olayın detayına girmeyeyim, zaten ne yapacaksın, dakika dakika gelişmeleri öğrenirsen ki? kütüğümün bulunduğu şehrin askerlik şubesine fax çektiler saat on sularında... onun cevabını beklemekteyiz... babam üzerinden orada bir tanıdık olup olmadığını soruşturdum, vardı ama taşınmıştı, telefon numarası değişmişti, tamamdı, bugün, özellikle bugün problem olmazdı, böyle şeyler... o zaman askerlik şubesini, bizzat kendimiz arardık, üşenmezdik. aradık, kapı duvar olamadı elbet, malum telefon konuşması... ama karşımdaki adam, duvar gibi bi herifti, dümdüz. azarladı bildiğin... işlerini yapmıyorlar mıymış? fax gelmişte, onlar mı cevaplamamış? işleri sallıyorlar mıymış? bizim takip etmemize gerek yokmuş, onlar zaten sıkı bir şekilde çalışıyorlarmış, fax geldiği gibi cevaplarlarmış. tamam, bugün, özellikle bugün buna da tamam... öğlenden sonra gitmemiz gerekirmiş, tekrar halıcıoğluna, üşenmeyiz, kalkar gideriz dedim, tamam. bugün. seksendokuzadört gidecek olanlar sülüs belgelerini almak için kalabalık oluşturmuşlar, bak sen utanmazlara... o yüzden vakitlice gitmezsem, işlerimi halledemezmişim... sülüsler çıkmadı diyorlarmış da, dinletemiyorlarmış. vah vah! peki, dedim, geliriz vakitlice... ben ve bugünüm. özellikle bugünüm, kesinlikle kaçırmayacak böylesi güzel ve özel bir daveti...
sabah gergin uyandık, ben ve bugünüm... sonra, gergin olmamızı gerektirecek hiçbir durum olmadığını fark ettik, ben, ve sevgili bugünüm... sevgilimi uyandırdım, ben... öperek güzel yüzünü, okşayarak güzel saçlarını... bugünüm izledi, sevgiyle, aşkla... belki de bugünün temellerini attı, bugünüm... sevgilimin "günaydın aşkım!"ıyla...
ben O'na sabahlığını giydirirken, bugünüm de terliklerini çevirdi, benim pek güzel sevgilimin... sonra ben, üzerimi giyinirken, kahvaltı hazırladı benim güzel meleğim ve bugünüm, yardım etti, tostların kontrolünü üstlendi, kendisine yakışır lezzette olmaları için... pekte güzeldi herşey, afiyetle yedik...
güzel bir kadının, güzel gözleriyle gözlerimizin içine baka baka sarf ettiği güzel dileklerini aldık yanımıza bugünümle ve minibüsün küf ve çamur kokan koltuklarına oturduk sonrasında...
kalem aldık yanımıza, en tükenmeyeceği idda edileninden... formlarımızı aldık, kimlik fotokopilerimizi... gittik, bekledik, sözleştik, döndük...
şimdi bekliyoruz, güzel bugünüm ve ben ve sevgilim...
bu mutlu adamın arkasında, güzel bir kadın var!

Hakkaten


hayatın tüm olumsuzluklarını unutturuyorsun ya aşk...
seni giydiğim için, gurur duyabiliyorum ya...
bir de, yakışıyorsun ya...

iyi ki varsın aşk...
iyi ki, aşksın, kadın...

sensiz günümün tüm yorgunluğunu, varlığınla siliyorsun ya aşk...
tek dokunuşunla, yeniliyorsun ya, ruhumu...
gerçeğim, hayatım, canım, ruhumsun ya...

iyi ki varsın kadınım...
iyi ki, kadınımsın...

zoraki yokluklarını bile seviyorum, varlığını olduğu kadar, sana belli etmeksizin...
yapmazsın ya gerçi,
olur da "seviyorsan, al sana yokluğum" demenden, susuşlarım...
ne zaman mutlu sona bağlanacağı, açık ve seçik ve kesin eksikliklerim...
tamamlanınca bütüne, bir olunca, artınca, taşınca ne kadar mutlu olacağımı,
bu zamana kadar olageldiğimi ve ileri de de, aynı mutlulukları yaşayacağımı düşlediğim sensizliklerim...
hemen ardından, ellerimin üşüyüşünün,
vücuduma ve ruhuma, benliğime ve benime ateşlerin basmasını hissedişlerim...
az önce üşüdüğümü hatırlayıp, yanında sıcacık olduğumu, seninle şu soğuk hayata ısındığımı düşünmelerim...
sonra, senden aldığım sıcaklığı, ruhunu sıcacık tutmam,
seni sıcak kılmam ve ben yanıbaşındayken sıcağın zıttı olan herşeyin, zihnindeki yerlerini bir bir ve özenle yok etmem...

işte senin tanımın, aşk...
hepsi yukarıda...
yokluğunla, varlığınla...
sıcaklığın, güzelliğinle...
işte! sen, güzel kadınım...
sıcaklığım, huzurum...

başlarda imkansızlığım, sonrasında mucizem...
sen, benim tüm varlığım, sen...
işte sen; renksiz dünyamı gökkuşaklarıyla donatan eşsiz tanrıça...

ahiret telaşını üzerimden atan,
bana dünyada,
cenneti tattıran kadın...

iyi ki varsın, hakikaten... -hatta benim telaffuzumla, hakkaten...-
hakkaten, sevilesisin...
hakkaten, tapıyorum sana!

Tam Karışık -3-

*sözümü yemiş gibi oldum. aslına bakıldığında evde oturacaktım. ama haberler gerdi, kendimi dışarıya attım...
*biliyor musun sevgili blog, şu sıra askeri üniforma görmek bile canımı sıkıyor... haberlerde şu ıslak imza yüzünden de, bi ton asker gördüm, kafam attı...
*hatta dün, havalimanında birkaç pilot gördüm, omzunda apolete benzer birşeyler vardı ki, beni benden aldı...
*böyle olmasına rağmen, dün abimi erzuruma yolcu etmek için hava alanına kadar götürdüm... askeri kamuflaj çantasını da, ondan ayrılana kadar taşıdım. herşeyi geçtim, ondört kiloydu lan çanta... hatta, bi ara evdeyken "giysene hacı şu kamuflajları" diyesim de geldi, üzerine kusmayayım çocuğun, giderayak morali bozulmasın dedim, yuttum söyleyeceklerimi...
*eğer olur da, askere gidersem, buraya not düşüyorum; günlerim ve gecelerim yeşilli kahveli alaca kamuflajlar yüzünden kusarak geçecek ve inanılmaz kilo vereceğim... -ya denizci olursan? ya havacı olursan? geyikleri çevirmeyin çok rica edicem... -bildiğiniz üzre renkeri farklı ya, o baabda...
*askerliğin gerçekçi yüzünü, etrafımdaki kimseye yansıtmamaya çalışıyorum. o kadar doluyorum ki bu konuyla, yeri midir, uygun mudur demeden açıyorum ağzımı, yumuyorum gözümü bazı bazı...
*aslında konuşmak istemiyordum bu konuyu ama, ne bileyim... birilerine anlatırsam, çektiklerim birilerinin gözüne, yüreğine dokunursa, hafifler, anlaşılırım diyorum... olur mu ki?..
*mesela askere gidersem, yalnızca onsekiz günüm var, herşeye... spesifik olarakta bakamıyorum artık olaylara... herşey, bir valize konacak birkaç parça eşya ile sona erecek... çünkü herşey, iç içe geçti artık, tek bir öğe oluverdiler... vay canınasını...
*dinlediğim şarkıların modumu değiştirmesini özledim. şarkı dinleyip, hüzünlenmeyi falan... normal ruh hali olarak durgun ve sıkıntılı uzunca bir zaman geçirdiğinizde, artık duyulan seste, yaşanılan olay da pek bir değiştirmiyor sizi... keza mutlulukta da öyledir, en boktan şarkıyı duyarsın ama, kulak denen inanılmaz alet, onu zihne ulaştırmaz... serbest bırakır ve mod değişmez... ahh.. uzun süreli mutluluklar...
*son günlerde biraz mızmız oldum sanıyorum. evet evet... herşeyi bir can sıkıntısına bağlayabilitem var şu zaman zarfı içinde...
*bu eziyet pazartesi günü sonlanırsa, yani gitmezsem, iletişim bilgilerini veren her okuruma inanılmaz simit-ayran ikilisini ısmarlayacağım... kargoyla göndereceğim anasını satayım, yanına da kişisel bi not ekleyerekten! en kaliteli restoranda yemeğe gitmişçesine yiyeceğiz... kutlayacağız... yaparız di mi sevgili okuyucum? gidersem de, yaparız anasını satayım... size son paramla simit-ayran ısmarlarım... yaparız!
*işte öyle. gündemime başka hiçbirşey alamıyorum şu sıra. aklım fikrim ve zikrim askerlikte... hadi bu konuyu pas geçelim artık, derinleştikçe can sıkıyor namussuz...
*babama yardım ediyorum, bildiğiniz üzre... toz çok olumsuz etkiliyor ama, söylemeden edemeyeceğim... ciğerlerimde sıkışma oluyor zaman zaman, nefes almayı zorlaştırmaktan çok, inanılmaz bi sancı giriyor, hayırdır inşalla... belki de tozdan değildir ya, bilemiyorum... işte... dükkan ortamı güzel, bana kalırsa... en azından müzik çalıyor arkadaş!
*bugün, yarın adaya götüreceğim mutfak dolaplarını paketledim, çizilmemesi namına... günümün tamamını aldı neredeyse... ha, bir de adaya yaptığımız doğramaların camlarını paketlerken, sağ elimi iki farklı yerinden kestim... kedinin götünü görüp yara sanması gibi değil ama, felaket sızlıyor... baş parmağımın iç tarafıyla, avcumun içini kestim, derin gibi gibi... hareket kabiliyetini sınırlıyor insanın...
*neyse, dikkatimi çeken bir konu var, sizin de dikkatinizi o yöne çekmek istiyorum bu yazımda...
bildiğiniz üzre feedjit diye bir olay var, insanlar nereden gelmiş, nasıl gelmiş, napmışta gelmiş falan, böyle şeyleri gösteriyor. bilmeyenler için sağdaki barda, en alt tarafta kendisi... şimdi oraya göz attım da, uzun süredir yazmak isteyip es geçtiğim bir konu aklıma geldi, yazayım hazır kısır bir durumdayken...
*izmirden, bursadan, zürihten, antalyadan, aydından, ankara ve kayseriden "serzeniş meraklısı" diye aratarak gelen, bu aramayı da firefox ve windows xp kombine platformundan gerçekleştiren arkadaşlarım... artık blogumu sık kullanılanlara ekleyiverin zahmet olmazsa, hı? bir de, bu arkadaşlardan herhangi biri bu yazıyı okuyorsa, tanımak istiyorum kendilerini. azimlerinden dolayı tebrik edeceğim. yaklaşık beş aydır, bir ya da iki gün aralıkla gogıldan beni arayarak buluyor ve yazımı okuyor kendileri... vallahi bravo!
*hatta şuanda zürihten bi arkadaş, blogrol üzerinden okuduğum blogları kurcalamakta... hadi gene iyisiniz ha!
*istanbuldan bir arkadaş mail adresimi gogılda aratarak, bloguma gelmiş. bu ilk defa başıma gelmekte... vallahi bravo! "acaba," dedim "mail adresimi işlek bir umumi wcye falan mı yazdılar ki, gogıl aramalarına gark oldu çocukcağız?" yapmayın bunu. sorun, söyleyelim: excessivelylover@hotmail.com sağda da yazmakta zaten, araştırın biraz.. yalnız, o adresi hali hazırda bilen bir adam, niye gogılda arıyor, arayan arkadaş, söyle bakalım?
*geçtiğimiz günlerde de, gogılda bir arkadaş "serzeniş meraklısı yonja" diye aratmış. beni öyle laubali sitelere mi layık görüyorsunuz? çok ayıp... pek bir yere üyeliğim yok, varsa da, serzeniş meraklısı olarak yok... (göz kırpan smiley)
*bursadan bir arkadaş "çocuğumuza mektup yazalım" diye aratarak, doğmamış çocuğa mektuplar etiketli yazılarıma ulaşmış... "arkadaşım, çocuk gogılla ikinizinse, nasıl bir şekli şemali var ve bunu nasıl becerdin?" der ve geçerim bu aramayı...
*bir de son zamanların en büyük hiti şu, bloguma gelinen aramalarda: "hayallerin gerçekleşmesi için slogan ne olmalı" allah allah diyorum, bu ne lan? acaba böyle bir yarışma falan oldu da, biz mi bilmiyoruz? hayal için slogan yaratıp para kazanılan? evet... birazdan tamamen götümden uyduracağım bir sloganla başbaşa kalmak üzeresiniz: "hayalleri gerçekleyebilmek için en iyi yol, uyumaktır! çünkü rüyalarda, hayalini kurduğun şeyleri görmek ve onlara sahip olmak olasılığı çok daha yüksektir!" çok kastım, ancak bu kadar oldu...
*sigara molası veriyorum, yazıya... bu kapalı alanlarda sigara içilmeyecek huleyn diyenlerin de allah belasını versin...
*sigara molasından önceki not: sözüm sana internet cafeyi işleten arkadaşım: bu genç yaşında arabesk dinleyip bitirim çocuk ayağı yapıyosun ya, senin de allah belanı verecek...
*sigaramı içtim de geldim... neyse, aramalarla ilgili kısım bu kadardı... absürd olanlara yer vermek istemiyorum şimdi...
*etrafımdaki insanlara bakıyorum da, pek bi standart hepsi, tekdüze... dükkanımızın ortağı olan murat abi, edebiyata ve uzaya olan merakımı duyunca, çok şaşırdı... hatta garipsedi bile, benden böyle bir hamle beklemiyordu muhtemelen... ne var yani, günler gecelerce futbol takip edip, idda bayilerinde takılan yaşıtlarım gibi olsam, daha mı iyi olurdu murat abi? soruyorum sana...
*babamla aram çok iyi bu arada, söylemeden geçmeyeyim... gayet oturup sohbet falan ediyoruz, sağa sola giderken... yalnız, bazı konular var ki, o kadar kısır bakıyor, o kadar eksik kalıyor ki bakış açısı... belki de baba denen şahsı pek tanımamak, pek ayrıntıya girmeden sevmek, tanıdığını sanmak daha iyi...
*üstteki madde göz önüne alındığında, hayal kırıklığına olan eğilimim gözler önüne seriliyor, değil mi?
*ya, şimdi fark ettim de, ben diğer blogger arkadaşlar gibi biriktirmeden, her maddeyi ayrı bir post olarak yayınlasam, bir iki aya kalmaz, yazı sayısında binleri vururum gibime geliyor... ama ben böyle olsun istiyorum. büyük bir hevesle "yeni yazı girmiş aboreyy" diyerekten bloguma gelen insanlara, bir cümle okutmak bana onlara haksızlık etmiş olurum gibi geliyor. cümle de garip oldu bu arada... soruyorum size, kısa postlar mı görmek istiyorsunuz burada, yoksa "kaptır be serzeniş, allah harflerine zeval vermesin, ne kadar yazarsan okuruz biz" mi? hadi bakalım, katılım gösterin kardeşinize...
*içimde, ne zaman kullanacağım belli olmayan, şımarık bir yön var yahu... hep saklı tutuyorum hakkımı.... ne zaman isterse, ortaya çıkıyor kendiliğinden...
*ya bu arada, içime oturdu bak şimdi. postun başına dönersek, yani mutsuz kısma, ben size gösterdiğim kadar mutsuz değilim sanırım. mutsuzum, evet, bir o kadar mutsuzum ama, mutlu olduğum gerçeği de balçıkla sıvanamayacak kadar büyük. ya da bünye, can sıkıntısına o kadar çok alıştı ki, bağışıklık belirtileri bunlar, bilmiyorum...
*önümüzdeki günlerde, elime bir kalem ve bir defter alıp, saatlerce yazı yazmayı planlıyorum. aklımdan ne geçerse not edeceğim, hani güzel şeyler karalamak adına değil... süslemeden, sağına soluna birşeyler eklemeden... güzel olur sanırım...
*bir de, kendi çektiğim fotoğraflarla bezeli bir post atabilirim ilerleyen günlerde. tabii ki kendimi afişe etmeyeceğim... ama "kendi yazının fotoğrafını, kendin çek!" gibi bir sloganı tekmil kabul edebilirim... güzel de olur sanıyorum...
*bugün bir arkadaşımla görüştüm, malzemeciye giderken ayaküstü ticaretten konuştuk da, ben neymişim, ne fikirler varmış bende dedim...
*yarın da adaya gideceğim ya... hava da soğuk baya... abi ne giysem de, hem üşütmese, hem de kirlense, tozlansa bile umrumda olmasa? -ne giysem tribine giren kadınlara ithafen!-
*çok saldım kendimi ben, bu arada... saç sakal birbirine girecekti ki, saçlarımın kısacık olmasından mütevellit, girişemediler. sakal da bana girdi sanıyorum. bunları kesmek ölüm olacak... bi saat uğraştırıyor meret!
*saç demişken, saçlarımı suyla ıslatınca diken diken oluyor kısa bir süredir... -ikinoktaüstüstebüyükpe, dil çıkaran smiley, saçlarını ilk defa kısa kestirmiş ve uzama evresi içerisinde bulunan erkek çocuk tribi...-
*aklımda bir düşünce var, paylaşayım istiyorum. şimdi ben, blogda olan yazılarımdan en sevdiklerimi ve blogda olmayan, birkaç yazımı minik bir kitap haline getirsem bütçe planlaması yapıp, sonra o kitabı yalnızca maliyet bedelini almak koşuluyla satsam, satın almak isteyen insanlara özel olarakta imzalasam, nasıl olur? alır mısın lan, pek sevgili okuyucum? yapar mısın bunu? bakarsın kitap yazmaya heveslenirim...
*bir üstteki maddeyi hayata geçirir ve tutturursam, bloga yazmayı bırakır ve her aya bir kitap kampanyası başlatarak, bu işi kar amacı güderek yapılan işler kategorisine sokabilirim yalnız, hazır parasızken... bunu bilerek cevaplarsan o soruyu, iyi olacağını düşündüm...
neyse, bugünlükte benden bu kadar...
şimdi eve gidip alt limiti beş olmak şartıyla, mandalina yiyip güzelce uyumam lazım... -göz kırpan smiley-
*yazıya sonradan eklenti: malatyadan bi arkadaş "hergün güzel mi bu kadar bu deniz" diye bi arama yapmış gogıldan ve benim bloguma gelmiş az önce... benim bloguma gelmesi problem değil de, bu arkadaşa malatyada denizi nasıl bulduğunu sormak ve götünden deniz uydurmaması gerektiğini hatırlatmak istiyorum...

Pek Sevgili Pazar Sabahı...

pazar sabahı...
ondört aydır birşey ifade etmiyor bana...
herhangi bir sabah işte...
akşam yatarken "bugün biraz daha takılabilirim" diyemediğim,
uykumu almam gerektiği,
dilediğimce uyuyabileceğim yalanına kendimi bir türlü inandıramadığım...

pazar sabahı...
bir önceki akşamı;
yorgunluktan, erkenden uykum geldiği için uyuduğum,
akşamında değerlendirmek için birşeyler yapmadığım için bana kızgın...
cezalandırıyor olsa gerek, sabah olmadan, gecenin kör bir saati beni uyandırarak...
yanılıyor, bilmiyor, aptal pazar sabahı!

pazar sabahı...
daha doğrusu en azından bu bölümde, pazar gecesi demeliyim sana,
çünkü ben uyandığımda henüz sabah olmamıştı...
karanlığın içine açtım ben yeşil gözlerimi, sayende...

ama biliyor musun, sevgili pazar gecesi?
bu gece, beklediğin gibi olmadı...
cezalandırmak yerine, ödüllendirdin beni...
uyandığımda, saat gecenin dört buçuğuydu...

erkenden yatarsam, o saatlerde uyanacağımı bildiğimden,
birkaç saat uykunun ardından, sevgilimden beni uyandırmasını rica ettim...
ya unuttu, ya kıyamadı, ya da çabaladı ama uyanmadım, bilmiyorum...

kalktım. o saatten beri ayaktayım, şuan saatlerimiz ona yaklaşmakta...
biliyor musun, sevgili pazar sabahı, uzun zamandır erkenden kalkıp,
sevgilimi uyurken izlemek ya da ona kahvaltı hazırlamak gibi bir imkan yaratamıyordum kendime,
özlüyordum...
bugün, sen beni cezalandırdığını düşünür ve gevrek, hastalıklı bir keyifle aydınlanırken,
ben her teline anlam yüklediğim saçları koklayarak bolca vakit geçirdim.
arasında dolaştı parmaklarım, sevdiceğimin saçlarının.
şifa buldu ölmüş tenim, derim...
eser kalmadı kaba-sabalığından...
sen beni cezalandırdın, sözde...

sen beni cezalandırdığın ve üzerime doğduğun yanılgısıyla parıldamaya başladığında,
ben çoktan aydınlatmıştım küreyi, yeşillerimle...
farkına bile varmadın, sevgili pazar sabahı!
bu kadar mı boşvermişlik, bu kadar mı yüksek ego sendeki!

aşık olduğum ruhu taşıyan bedeni, mor çarşafların arasında izlemeyi severim,
bilmezsin.
aşık olduğum kadına, mor rengi yakıştırırım,
sen bilmezsin, pek saygıdeğer pazar sabahı...
uzun uzadıya baktım bakmalara doyamadığım yüzüne...
göz kapakları kapalı, dinleniyor...
dinleniyor ki, beni her zaman olageldiği gibi, mutlulukla perçinlesin...
benim için enerjisini topluyor, benim için uyuyor...
gözlerini göremiyorum belki ama, biliyorum, oradalar...
normalde kahverengi!
ışıkta bal rengi!
yani ben baktığımda, bana baktığında, yeşillerimle aydınlattığımda, bal rengi...
ışıl ışıl bir çift göz, onun, benim, bizim!

peki, ya senin neyin var, sevgili pazar sabahı!
kim izlemekten keyif alıyor, kim özlüyor seni!
özelliğin bile yok, aslına bakarsan...
sadece bir yasaya bakar,
insanların pazar sabahı sendromu yaşamaları...
bu kadar basit ve sıradansın, sevgili pazar sabahı...

insanlar basitliğini örtpas etmeye çalışadursun,
pazar gezileriyle,
pazar kahvaltılarıyla,
dinlenme ritüelleriyle...
sense egonla kavrul, güneş tenine değdiğinde...

sen beni cezalandırmanın verdiği keyifle güneşi içine çekerken,
alnından öptüm benim güzel kadınımı...
bildiklerini ve sahip olduklarını kutsarmışçasına öptüm...
kimsenin, kimseyi öpemeyeceği gibi öptüm...
senin, öpebileceğin birileri var mı, sevgili pazar sabahı?

elini tuttum, usulca öptüm avcunun içini...
parmaklarında parmaklarımı geziye çıkarttım.
narin, yumuşacık ellerine bıraktım, hayatımın akışını...
uyandırmamaya özen göstererek ovdum avcunu, parmacıklarını...
teninin bana sağladığı dinginlik ve huzuru hissettim damarlarımda...
huzura erdim, ısındım, kutsandım ve aydınlandım senin karanlıktan saydığın zaman dilimlerinde...

minicik ayacıklarını ovdum,
güzel gelir, pek bi hoşlanır...
pembe topuklarında gezdirdim parmak uclarımı...
ayağındaki sinir uclarından yola çıkarak,
kalbine ulaştım...
yüreğindeki sırça köşklere.
kendimi gördüm orada, pek bi keyif içinde...

birçok kez üzeri açıldı sağa sola dönerken.
özenle üzerini kapattım.
sıkıca örttüm varlığımı tapındığım vücudun üzerine...
üşümesin istedim,
ben varken yanında, soğuk hissi kaplamasın benliğini...
üşütmesin benim güzel sevgilim...
rahat rahat uyuması için, gözümü hiç üzerinden ayırmadım.
gerçi rahat uyku bahane,
gözümü alamadığım gerçeği göz önüne alındığında...

sen, beni cezalandırdın, pek sevgili pazar sabahı...
bense, teşekkür ettim sana, birçok kez. erken uyandırdığın için...

şimdi de, güzel bi kahvaltı hazırlayacağım aşık olduğum kadına...
ekmekler kızaracak,
çaylar demlenecek,
kızarmış ekmeğin üzerine, sevgi sürülecek!
reçele, zeytine ve peynire biraz da aşk katılacak,
lezzet arttırıcı baabında...

ve sen, sevgili pazar sabahı...
sana anlatmayacağım ve meraktan çatlamana sebep olacak,
türlü güzellikler yaşayacağım, beni erkenden uyandırdığın bu günde...

sadece don kişot, yel değirmenlerine karşı savaş açar diye bir kural yok. pekala ben de, pazar sabahlarına kafa tutabilirim, ağır zırhlarımla. ve yenerim de, sevgilimin bana sunduğu, tüm güzelliklerle...

Şemsiye ve Ben

kaç gündür yağmurlara gark olmuş -babamın deyimiyle gökyüzü delinmiş- bir istanbulda yaşama savaşı vermekteyiz. soğuk, rüzgar, ıslaklık, insanı olsun aracı olsun trafik, kirlenmiş bir hava... bir çok yönden, herkesi olumsuz etkiledi maalesef. ama ben ve benim gibileri, bir yönüyle daha etkiliyor ki, bu çok vahim... peki bu ne mi?
şemsiye!
şaşırdın mı? ne alaka mı oldu tepkin? o zaman empati denen şeyden, nasibini alamamışsın arkadaşım, der, ayıplarım seni...
ortalama türk kadınlarının boyunu biraltmış say, sonra bu biraltmış saydığın hatunları, istanbul sokaklarına yay, onların hepsinin eline birer şemsiye ver ve beni -1.95lik ben!- de, bunca hatunun arasında yürümek için şemsiyelerle cebelleşirken hayal et! nasıl da acınası bir pozisyon, değil mi?
ben şemsiyeyi, kendi boyuna göre taşıyan kadınları anlayamıyorum müdür. tamam, ben merkezli yaşıyor olabilirsin, eyvallah, herşeyden, herkesten önemli biri varsa şu dünyada, o da sensindir, ama, senden daha uzun boylu -mesela ben- insanlar da var şu hayatta, di mi güzel ablam-kardeşim-bacım-güzelim-teyzem, niye o insanlara acıyıp, şemsiye bi taraflarını çizmesin, bi taraflarına batmasın diyerek o lanet şemsiyeni biraz daha yukarıda taşımıyorsun?
yani şunun şurasında cumartesi, pazar ve pazartesi günü, dışarıda toplasan beş saat geçirdim, o beş saat içinde de, binlerce şemsiyenin tehdit ve tacizine uğradım. on dakikadan fazla bir mesafe yürüyeceksem eğer -ki birçok yere de yürüyerek gidiyorum-, bir gözümü kaybetme, babyface duruşumun yok olması, montumun yırtılması, boynumun bir şemsiye tarafından koparılması gibi korkular ediniyor ve bu korkularımla yüzleşmeme ramak kaldığında, nasıl bir duruş edinmem gerektiğini düşünüyorum... yolda, şemsiyelerle boğuşan, şemsiye bi tarafına birşeyler yapmasın diye şekilden şekle giren, uzun boylu bir adam görürseniz, bilin ki o benim... cervantes hayatta olsa, yel değirmenleriyle çarpışan don kişotu yazdığı için pişmanlık duyar, ben ve hain şemsiyelerin hikayesinin daha çekici olmasından mütevellit, "nasıl düşünemedim lan ben bunu!" diyerek hayıflanırdı... valla...
bu yüzden, şemsiye kullanan okurlarıma bir tavsiyem olacak... o lanet şemsiyeleri, kendi boyunuza göre tutmak kişiliğinize oturmuş bir davranış bozukluğu olabilir, eyvallah. ama hiç yoktan, sağdan soldan geçen insanları gözlemleyin ve ona göre hareketlenin! valla dalıcam birine sonunda!
şemsiye demişken; bu sabah otobüs durağında yağmurun hafiflemesini beklerken, şemsiyesine kafasını gömerek ilerleyen bir hatunun canıma kastetmesi üzerine, şemsiyesinden tutarak benden uzak -mümkünse cehennemin dibi- bir mesafeye savurdum... ne olduğu hakkında pek bir fikir edinemeden, olay mahalinden uzaklaştı, pek bi eğlendim ben...
dipnot: üç kasım tarihinde kaleme alınmıştır.

Öyle.

uzun zamandır yazamıyorum. pek bilgisayarın başına oturamadım, imkan olmadı...
gerçi, bugünün gidişatına bakıldığında, bugün de oturamayacaktım. uykum kaçtı, uyumak isteyen herkese, eşit miktarda bölüştürdüm, madem kaçıyor, dedim... ve böylece, şuan okuduğunuz satırları yazmaya koyuldum. uykum kaçtı, gitti... belki de uykum derin bir uykuya daldı, homurdanarak ve benim, ondan gelecek bir adımı, tüm gün boyunca hasretle, özlemle, hevesle, tüm benliğimle beklediğimi unuttu. uykusuna yenik düştü, bilemiyorum...
bu, blogumda yayınladığım 250. yazı.
aslına bakarsanız, bir de bu 250. yazı stresiyle, güzel birşeyler olsun diye boğuştuğumdan olsa gerek, taslak birikti bir hayli, ama hiçbiri istediğim gibi olmadı. yok, anlamadığım nokta, güzel şeyler yazamayacak durumdayken, neden zorladım kendimi... güzel şeyler yazması için, insanın beslenmesi, güzel şeylerle süslenmesi lazım. ki o da, bende yok bu sıra... bu 250. yazı... özel birşey değil, özelliği yitirildi, kutlamıyoruz. sadece dikkatsiz okuyucuları uyarmak baabında.
bugün askerlik şubesine gittim. hastaneye sevkimi isteyip, durumumu bildirecektim. ayın 15ine salladılar, önce sevk evraklarım gelmeliymiş, o evraklarla birlikte hastaneye gönderebilirlermiş...
o kadar nefret ediyorum ki şu kurumdan... o kadar lanet bi ülke ki burası...
herşeyden soğuttular beni. bıkkınlık, yorgunluk, can sıkıntısı samimi dostlarımdan bazıları şu sıra. bu da, önümde belirsiz bir süreç olduğundan mütevellit... sevemiyorum belirsizlikle gelip geçen günlerimi... sevemiyorum, o günlerin bana getirilerini... aklım hep askerlikte... hep "ya gidersem"de...
işin özüne indiğimde, korkumun gidip, 15 ay sosyal hayattan kopmak olmadığının da bilincini edinmiş bir halde buluyorum kendimi... korkularım o kadar basit değil... yüreğim, basit şeylerle korkutulamayacak kadar sağlam, o, basit şeylerden korkarak yetiştiğinden, etrafı gayet engellerle çevrili. basitliklere karşı kurulan düzenlerle...
gün içerisinde, yazı yazmadığım zamanlarda yaşadığım şeyleri yaşıyorum. aklımdan satırlar geçiyor, sürekli tekrarlıyor, ama not almıyorum. not alınası şeyler olmuyorlar pek, genelde isyan...
sıkıldım arkadaşlar ya... bir ay sonra, kör bir gecede, izbe bir kulübede nöbet tutarken, hatıraların üşüttüğü ruhumun yanmasına mı şahit olacağım, yoksa evin, eşyaların, yaşanmışlıkların ve hayatımdaki kadının sıcaklığıyla kurduğum sofrada, yaptığım yemekleri mi yiyeceğim, bilmiyorum. o kadar berbat bir durum ki, üstelik seçeneklerden iyi olanı, yaşayaduruyorsanız...
o kadar çok hayalim birikti ki, gerçekleştirmek adına hiçbirşey yapamadığım... o kadar çok hayal kırıklığının eşiğinde ki bu koca beden... lanet olası hayattan bıkmış onca insan, imkanı olduğu halde hiçbirşey yapmazken, niye önüm kesiliyor, niye hiçbirşey yapamıyorum önümde duran engeli kaldırabilmek için? aciz hissettiriyor insana kendini... anca gecenin bi vakti, sigara içerken yazdığın yazıyı tekrar okuyup ağlayabiliyorsun işte, kendi haline...
net olmayan şeyler, çok yoruyor ruhumu, çok yıpranıyorum... belki kimseye fark ettirmedim şuana kadar ama, neredeyse bir aydır yüzüm gülmüyor kendimle baş başa kaldığımda...
gerçekleştiremediğim hayallerden bahsettim ama, garip olanı uzun zamandır çalışmadığım için, paraya olan ihtiyacım bir hayli yükseldi. "ihtiyacım" diye bahsettiğim şeylerin yokluğuyla uzun süredir yaşıyorum gerçi, gene olmasa da problem değil ama... babamın eskilerinden bir cep telefonu kullanıyorum şu sıra, malum çaldırdım kendiminkini... karşı tarafa sesim gitmiyor, şarj olmuyor, şarjı beş altı saatte bitiyor... paramparça etmek istiyorum o telefonu mesela, adam gibi bi telefon alıp...
kışlık kapşonlularımın, kazaklarımın çoğunu babam çalışırken giymiş, hepsi de ya yırtılmış, ya da tutkal lekesi olmuş, giyilmeyecek hallerde... geçen sene de kış için birşeyler alamamıştım. insanüstü gelişince, beş ay önce giydiğin kazak, olmuyor üzerine. hal böyle olunca da, sürekli sürkülasyona uğrayan bir gardrop ve bu sürküleyi sırtlayabilecek bir bütçe gerekli... ama yok.
bugün askerlik şubesine gittiğimde, orada veznedar olarak işe başlayan bir arkadaşıma rastladım. mecidiyeköyde oturduğum zamanlarda, arkadaşım vasıtasıyla tanışmıştım, pek gider gelirdi bize... çay ısmarladı bana, askerlik şubesinin kantininde... cep telefonunu çıkarıp, iki yıl önce birlikte çekindiğimiz bir fotoğrafı gösterip "o zaman da bu mont varmış üzerinde" dedi. normalde pek umursamazdım, espriye vurup geçerdim ama, bugün gayet zoruma gitti. imalı bir şekilde de söylemedi ama, ne bileyim... sıkıntı işte...
ailesel durumlarda da, sevinmeli mi yoksa üzülmeli miyim bilmediğim bir hareketlilik var. üzüldüğüm taktirde kendimi adi bir insanmış gibi göreceğim, ama sevinirsem de, sevincimin yersiz olduğu, aylar sonra yüzüme vurulacak... evlerden ırak...
lise bittiğinden beri, her ay kendime giyecek olarak birşeyler alırdım. sadece bi parça... çok özledim o zamanlarımı...
herşeyi geçtim de, askerlik olayının bir on gün daha belirsizliğini koruyacak olması çok büyük sıkıntı benim içime... o kadar lanet ki, o kadar berbat ki böyle yaşamak... "askere giden adam olgunlaşır" derler ya arkadaşım, benden daha gitmeden birçok şeyimi aldı götürdü. şayet gidersem de gerçekten olgunlaştıran bir yanı var ise, anca aldıklarının yarısını geri verebilir. daha kaliteli bir ihtimal yok şuan için...
bir de böyle dönemlerde, ota boka kırılıp, daha fazla ilgi, daha fazla şefkat, iyi olan ne varsa, onlardan daha fazla talep ediyorum hayatımdaki herkesten, herşeyden. kırılgan olmayı sevmiyorum pek, ama elimden de birşey gelmiyor. karşı tarafa hissettirmeden kırılıyorum, sonra yine hissettirmeden özür diliyor, ilgi gösteriyor, üzerime düşüyor, barışıyorum. hissedeceği anda, ben barışmış oluyorum. içimde yaşayıp bitirdiğim herşey, sanki giderlerken birşeyleri alıp gidiyorlarmış gibi. hep biraz daha eksik hissediyorum kendimi...
acıtasyon yapıyor olmayı, kalemimin gücünü orta yere seriyor olmayı isterdim. ama değil, olmuyor.
sevgilimin evine, toplasan anca yirmi lira tutacak birkaç malzeme lazım. uzatma kablosu falan... hala denkleştirip alabilmiş değilim. kağıda not alıp, notu cüzdanıma yerleştireli iki ay oldu... yirmi lira ya... yirmi. ondokuzdan sonra, yirmibirden önce... yirmi. yalnızca...
bu akşam dışarıya çıktık sevgilimle. sağdan soldan konuşurken iyi kazançlı hayallere geldi, sıra... hayalini kurduğum şey; farklı seçenekleri bol olan bir gardrop. vay babanın kemiğine...
bu sıralar, özellikle askerlikle alakalı birşeyler duymak istemiyorum. kışlık bir ayakkabı ihtiyacım var, "asker botları"ndan söz açıldı... bildiğin keyfim kaçtı, canım sıkıldı. nefret ediyorum herşeyinden...
ne yapacağımı da bilmiyorum. düşünmekten yorgun düşüyorum, düşünmemeye çabalıyor, beceremiyorum... başım ağrıyor mütemadiyen... gün içerisinde, sağda solda müzik dinleyebileceğim bir ekipman olmadığı için, meşgul edemiyorum kendimi... neredeyse tüm günüm, hayatımı baştan sona gözden geçirmekle geçiyor...
fark edilmese de, çok yorgunum... çok bitkinim... köşeye sıkıştırılmış, üç dört koldan saldırı yiyen garip bir adamım. sığındığım köşeyse sevgilim... bir de bu kadar olumsuzluğa rağmen, techizat eksikliğimi, açlığımı, moralsizliğimi çekiyor kadın... tek umudum, elimde olanı koruma yetim... tek umudum herşeyden üstün olan, vatan sevgim... vatanım'a, hayatım'a olan aşkım...
-o, "hayat" ve "vatan" olarak ele alınmıştır ve şükür ki benimdir...
sıkıldım şimdi. uyumaya çalışayım biraz...
görüşmek üzre...

Tam Karışık -2-

bu sabah sevgilimin yirmidokuz ekim tatilini, çok iyi değerlendirdiğimize olan inancım perçinlendi. -bakınız, bayramları resmi tatilden öteye görmeyen insanlar.-
***
ben, dünkü postun hemen ardından, biraz "yeni başlayanlar için felsefe" kitabını kurcaladıktan sonra uyudum. uykum da biraz oldu, ne yazık. bir saat uyuyabilmişim, şükür hatta, ne yazığı. -bu arada, "aman da uyuyamıyorum" ağlamalarımı kesersem, uykumun geleceğini biliyorum, bilinç altı yönlendirmece oynuyorum şu sıra, gayet keyifli.- neyse, gece ikiye doğru yatmış sevgili insanını altı sularında uyandırdım. oturduk, sağdan soldan konuştuk biraz... özleniyor abicim, keyifli ve çokta önemli olmayan konulardan sohbet etmeyi bile özlüyor insan... canlı tanığıyım...
hemen ardından, benim işe gitmem gerekiyordu, kahvaltı yapalım birlikte dedik, dışarıda olsun. ben de işe geç gidip biraz "patronluk" taslarım, neyimeyse, kaç gündür çalışıyorsam... -aslına bakarsanız tam onbeş yıldır, periyodik aralıklarla veya ihtiyaç durumlarına göre...- haydi dedim, bugün geç giden de, patron da benim...
çıktık, mahallede güzel bi ekmek fırını var. pastaneye evrilmeye çabalarını takdirle karşıladığımız. üst katı falan var cafe tarzında... geçtik kahvaltımızı yaptık, sonra dışarıya çıkıp kapının önüne atılmış masalarda çay sigaramızı yaptık, ama, -buraya dikkat lütfen,- en önemlisi, yine hoş bir sohbete koyulduk, karşılıklı olarak...
sektörlerden girip, on yıl sonraki benden, kendimi nerede ve nelere sahipken gördüğümden dolaşıp, önümüzdeki ayın mali planlarından çıktık. gayet keyifliydi. öğretmenleri eleştirdik, çekiştirdik... üniversitelerdeki ağlayan profesörlere sağ kroşeyle, ilköğretim-liselerde görev yapan ve ağlayan öğretmenlere de, sol düzle giriştik...
şahsi fikrimde kesinlikle ortak bir paydada, uzun süreler geçirmesi gerektiğini savunduğum kişisel geleceklerimizden bahsettik. garip, çok mutlu oldum, böyle şeylerin konuşulmasından... hem de, "aman da gündemimize bu konuyu taşımak istiyorum ben" gibi bir uğraş olmadan, kendiliğinden böyle bir gündem doğmasından... taslak olarak duran, işleyişe geçirmek istediğim, ileride olmasını istediğim şeylerden söz ettim. ilgi de gördü, şiddetle dinlendi de. gün boyu mutlu mesut -bu arada buradan, mutlu mesuta da selamlarımı iletmek istiyorum- dolaştım... "ne güzel bir gündü" diyebilirim, diğer yönlerine aldırış etmeksizin...
***
hep pollyannacı bir yanım olduğunu düşünür dururdum... elbette bu sohbetlerin üzerine, gün boyu spesifik hayaller kurmaktan geri kalmadım, o hayal dünyasından mutluluklar yakaladım, sonra ölmesinler diyerekten, hayalsizlikten, gerçek dünyada yok olup gitmek, ya da birkaç lokma halinde tüketilip hazmedilmek tehlikesiyle karşı karşıya kalmasınlar diyerekten, iğneyi dikkatlice çıkarıp, hayal dünyama, özgürlüklerine tekrar kavuşturdum kendilerini...
***
hayattan beklentileri demek pek doğru olmaz ama, hayatta sahip olmak istedikleri şeyler, minimale yakın olan bir insan olduğumu, bugün gözler önüne serdiğimi düşünmekteyim... gelecek planlarından bahsederken "bir ev, bir araba, belki de bir işyeri" söylemini pek sık kullandım. bence bunlar, kaliteli bir yaşam için gerekli olan "minimal" şeyler, belirtmek isterim...
***
böylesi küçük şeylere sahip olduğunda, mutluluğunu ömrü boyunca ağzından ve yüreğinden düşürmeyecek bir insan olduğum gerçeğine değinmişken, üzülerek belirtmek isterim ki, insanlardan beklentilerimi, minimum seviyeye hiçbir zaman için çekememişimdir. nedenini pek bilmemekle birlikte, hep alabileceğimin\verebileceklerinin en üst düzeyi, benim beklediğim oluyor. ama, haksız da sayılmam, değil mi? insan ilişkilerinde de, azla yetinmek saçma gelmiştir bana.
***
bir üstteki maddeyi hemencecik düşündüm de, nedendir diyerek... sanırım buldum. ben insanları hiçbir zaman için azla yetinmesi mecburiyetine itmedim. belki de bu yüzden... bir söz vardır ve herkes bilir. "kendine yapılmasını istemediğin birşeyi, başkasına yapma." ben bunu ters olarak işletime alıyorum. "kendine yapılmasını istediğin şeyleri, başkalarına yap."
***
bugün öğle yemeğinde yiyecek ve içecek konusunda problemler yaşadım. ama buna rağmen -ki yemek, çok önemli bir aktivite, gün içinde yapılan\yapılacaklarla kıyaslandığında- bugün güzel bir gün!
***
iki gündür dükkanda boy göstermekteyim. bunu fark eden mahalleliyi, ne zaman dükkanın önüne çıksam camlara dökülmüş ve bana bakar vaziyette yakalıyorum. tahmin ediyorum ki mahalleli kendi arasında beni değerlendirmeye aldı ve not vermekle meşgul.
***
bugün, babamın hayatındaki her karşı cinse "yeter, sus artık" demek zorunda kaldığına şahit oldum. bugünkü muhatabı mahallenin çocuk kitlesinden olan hatice.
***
değişik çıkarımlar yapmakla meşgul olmuyorum şu sıra, düz mantık devrede. bu güzel.
***
ben bu yazı tarzını sevdim, benimsedim. uzun süre bu şekilde yazabilirim sanırsam.
***
evet. bugünkü gündem maddelerimiz bu yöndeydi. esen kalın, esintilere dikkat edin...

Tam Karışık -1-

başnot: bu yazı, kiminizin özlediği SeMe kıvamnında olmakla birlikte, yakın, uzak, çok uzak tarihime de ışık tutmaktadır... sonuna kadar okumanız, şiddetle değil, -savaşma sev- sevgiyle tavsiye edilir...
anlatacağım konulara giriş aramaktan, o kadar aradıktan sonra becerememekten pek bi sıkıldım...
***
iki kişilik yaşıyorum ben, ne yapıyorsam...
bi kaç gündür babama dükkanda yardım ediyorum. bi nevi parayla tutacağı eleman muamelesi ve bol ezikleme altında... keyifli geçiyor aslında, smiley kullanmadığımdan, acıte kokusu alınsın istemem. eziklesin de, babam eziklesin, eğleniyoruz...
doğramadan kapı-pencere yapıyoruz, sultanahmeteki bir hotele, işimiz bu...
birleştirme aşamaları ben dükkana erişemeden tamamlanmış.bana rötüş yapmak kaldı, bilmeyenleriniz olabilir, boyaya girmeden hemen önce malzemeye birkaç işlem uygulanır ki, pürüzsüz olsun. bunlardan biri ve en önemlisi de, zımpara... girintisi çıkıntısı olmasın, çıymık falan kalmasın üstünde diyerek yapılan bir uygulama. tırnak törpülemeye benzetebiliriz, önem sırasında olmasa da. pürüzsüzlük amaç...
neyse... toplamı onbir adet olan, yaklaşık ölçüleri de bir metreye iki metre olan devasa pencerelerimiz var. fazla ayrıntılı, basit işçilik denemeyecek kadar ayrıntılı. yarın öbürgün boyaya gönderip, haftaya montajını yapmak niyetindeyiz. zımpara yapacağım. bir tanesini babam yapmış, önceki gün. birbuçuk saatini almış kendisinin ki, sonra daha önemli işler var diyerek bırakmış.
bugün dört saatte altı tanesini bitirdim. üstelik, vücudum ayakta durmaya falan uzun süredir uzaktan uzağa bakar dururdu. üstelik, içinde kaldığım toz bulutu da, hayli zorladı ciğeri beş para etmeyen ciğerlerimi... malum, tozun iyi gelmeyeceğini görüştüğüm her doktor söylemişti. ama bitti de, altı tanesi. yarına da kaldı dört.
akşam, çıkmak için izin istememden hemen sonra, babam inceleye inceleye bitiremedi ve onca aramasına rağmen, kusur da bulamadı sarf ettiğim işçiliğe...
bir de üzerine, "iki kişilik işi hallettin, afferin!" dedi ki, iyi geldi kendileri.
hoşuma gitmiyor bu durum...
ortalama bir insana nazaran;
iki kat yemek yiyorum, oksijen kullanıyorum, doğayı kirletiyorum, yoruluyorum, iş bitiriyorum, yürüyorum, tüketiyor, tükeniyorum... ortlama bir insan bir yerde kalmak için tutunmaya çabalarken bir enerji sarf etmek zorunda kalırsa, ben iki, hatta üç katını heba, feda etmek durumunda kalıyorum...
görünürdeki gibi, iç dünyam da...
iki kişilik yaşar, iki kişilik tüketir, tükenir, yıpranır...
ama;
herkesin, içimdeki ikilinin de, dışımdaki ikilinin de gözden kaçırdığı, göremediği bir nokta var...
içimdekilerin yordukları zihnim, bir kişinin hor kullanımını kaldırabilmekle yükümlü. yıprattıkları, üzdükleri, hırpaladıkları yürek, bir insana ait, öyle olması için tasarlanmış, bir insan tarafından kullanılmak için burada, sol yanımda.
bunlara keza bedenim ve uzuvları da, öyleler...
ama yok.
ben, ortalama bir insana nazaran, iki kat dayanıklı da olmalıyım. herşeye...
öyle olmam umuluyor. yapamıyorum. olmuyor...
herşey iki katına çıkabiliyor, aşk, heyecan, tutku, sevinç, mutluluk, huzur, güven.. pozitif olan herşey, pek bi rahat bu iki katı mevzuusundan ötürü, pek bi "güzel"...
negative edilmiş olanlardan bahsetmek istemiyorum... belki yaralarımı kimselere göstermiyor, şifalı bilinen ellere dahi elletmiyorum. bilmiyorum. belki mikrop kapıp daha kötü olmasından, belki de küçük görüleceğimden, aşağılanacağımdan korkuyorum. keza aşağılık kompleksi sahibi olduğumu düşünmeye başladım, birkaç aydır.benim tartıştığım, takılıp kaldığım nokta şu: neden yaralarımla yaşıyorum?
 hem de iki kişilik?
...
***
postu biraz uzatmakta hiç sakınca görmüyorum. malum iki kişilik yaşadığıma da inandırmışken kendimi, hazır...
***
son üç gündür (pazartesi akşamı, salı akşamı ve çarşamba, yani bu akşam) toplamda uyuduğum uyku, onbir saat falan olacak, bugün, on dakika sonra uykuya dalabilirsem (şuanda saat 03:56, sabah yedide kalkmam, ya da hiç uzanamamışsam -uyuyamamışsam demiyorum buraya dikkat- hazırlanıp dükkana gitmem gerek) ve ben, neden bu kadar az uyuduğumu, ihtiyaç duyduğumu sorgulamak, sorgulaya sorgulaya zihnimin ırzına geçerek, günde uyuduğum üç dört saatlik uykumu da, bünyeme haram edeceğim gibi...
haftada bir akşam falan, yedi saati görebiliyorum bi gecede. o da, artık gözlerimi açık tutamıyorum, düşüncede hiç uyumak, uykusu gelmek tanımları oluşmamışken henüz, vücut isyan bayraklarını çekip kapatıyor devreleri...
hiç uykuyla aram olmadı, olamayacak gibi de duruyor şu ahir ömrümde... "olsa be hacı", "hadi be müdür" diyesim geliyor birilerine, kimi muhattap alacağım konusunda karar veremiyorum tam olarak...
***
şimdi böyle şeyler yazdıktan sonra, beni okuyan insanlar üzülüyor.aslına bakarsanız, ben "acıtasyon" denen naneyi seviyorum... yani şurda, tam şuanda kafama sinek konsa, onu bile sayfalarca yazabilirim, içimden geldiği sürece.hem de ne yazmak... "sıtma olmuş çocuk, tedavi olacak parası da yokmuş üstelik, hatta bu sıtma denen meretin, bir de tedavisi bulunamayan bi türü varmış, afrikadan sivriler taşımış, ondan bulaşmış garibe" diyerek, üzülerek uzaklaşırsınız bu blogdan. aslında kafama konarak birnoktaiki saniye dinlenmiş, sonra da camdan çıkıp gitmiştir, çocukcağız...
yani demem o ki, anlatılan olayları tamam, göz önünde bulundurun değerlendirme yaparken, ama yorumların yüzde ellilik kısmına, "sanat için acıtasyon yapmış" diyebilirsiniz gönül rahatlığıyla. hem, -yeni okuyucuları bu azarlamanın dışında tutuyorum.- siz beni ne zamandır tanıyorsunuz, okuyorsunuz. artık canımın gerçekten yandığı, üzüldüğüm postlarla, sanat için acıtasyon yaptığım postları anlayın, kavrayın, ayrıştırın... sevgilim, çok akıllı bi hatun kendisi, ciddi anlamda... ilişkimizin ilk haftalarında çözdü beni, acıtasyon eğilimimi... siz de yapın, halledin bunu!
ki, inanın buna, ben bu blogda üzüntümü paylaşmıyorum. pek üzülecek şeyde olmuyor hayat denen garibal oyunda... işsizlik falan, en büyük yükü bana... o da geçecek, inancımız tam.
***
saat dördü on geçiyor ama hala yatmadığımı, uyku belirtisi görmediğimi belirtmek isterim. bu pazartesi, yani sanırım ayın üçünde, askeri hastaneye sevk almak üzre askerlik şubesine gideceğimdir. askere gidip gitmeyeceğimin belli olması için, allı pullu tahliller yaptıracağım, çil çil filmler çektireceğim, edebiyat alanında sizi denek olarak kullandığım "acıtasyon" eğitimimin meyvelerini, beni çıkardıkları kurulun karşısında çatır çatır, bacak bacak üstüneyken ve kirli sakallıyken yiyeceğim... onlara da sapı çöpü. imzası, mührü. yani demem o ki, askere gidip gitmeyeceğim, onbeş güne kadar belli olacak hayırlısıyla...
***
askerlik demişken, size ne biliyorum ama, beni merak ediyorsan ailemi de bil diyorum ve ekliyorum: abimin usta birliği, erzurum'a düşmüş bulunmakta... umudumuz onun totosu erzurumun soğuğundan yanmalara gark olurken, kombinin saçtığı o güven dolu, o huzurlu sıcaklıkta şortlarla, kaprilerle takılmak yönünde...
***
postun burası ciddi.
askere gitmekten hiç çekinmedim şimdiye kadar. onbeş ay kaybı olacak, eyvallah. ama ben o onbeş ayı hiç kayıp olarak görmedim, gözden çıkartmıştım hayatımı kurmak için. yani bu, on yaşından itibaren "abilerimizin" yapageldiğini anlatıp durdukları ama bizim bir süre daha yapagelmek için beklemek zorunda kaldığımız güzelliklere erişebilmek için ergenlik denen mereti beklememiz tadında idi gözümde... beklerim diyordum, askere gitmek düşüncesi ağır bastığından bu yana, güzellikler kolay elde edilmiyor diyordum, çabalamak, birşeyler vermek gerek.
-bu arada hayat denen şey, çok pezevenk, adi, kör, topal, izbe bi mahalle bakkalı gibi. sürekli müşterilerine bile veresiye yapmıyor, ikramda bulunmuyor, beş kuruş eksik olsa misal, o anda çok ihtiyacın olan, krizlere gark olmana sebep sigarayı bile vermiyor. açtığı anda ne varsa, onunla batacağı, tükeneceği günü bekliyor. yeni ürün gelmiyor, ihtiyaç olan ürün gelmiyor. başlangıçta malzeme olarakta, kural olarakta ne koyduysa yürürlüğe, o. yeniliğe kapalı, sıradan, tekrarcı pezevenk! oysa sen ondan yirmi yıldır alışveriş yapmaktasın... ha, bir de bu hayatın, bu adi pisliğin hipermarket yönü var ki... taksit yapıyor, puan kazandırıyor, çok alışveriş yaparsan, hediye veriyor, indirim yapıyor, krallar gibi karşılıyor... ürün seçeneği bol, her ihtiyacını görüyorsun. aradığını bulamadığın an, görevliler dört bir koldan yardım etmek için pervane oluyor. eve kadar servisi var, ama tüm müşterilerinin arabası olduğu için, o sadece gösteri amaçlı orada. piyasaya yeni ürün çıktığında, tedarikçisinden önce orda buluyorsun. elinde avucunda ne varsa sunuyor önüne, yığıyor... "al" diyor, alınsın... biz alışveriş yapamadık bu hipermarketten tabii... önünden geçmişliğimiz çok var, parasız ceplerimizle...-
neyse, konumuza dönüyorum. askerliği anlatıyordum. şimdilerde askere gitmeye hiç niyetli değilim... çok şey alıp götürecek benden... çok... en ağır basanı, yüreğimin de gidenler kervanına katılacağı ihtimali ki, içimde bir sızı, her düşündüğümde...
***
dün sevgilimle görüşemedik. teoride basit, uygulamada zor bi gece geçirdim. hatta uygulayamadım. üzerime güneşte doğmadı, karanlık bir saatte, karanlık bi gökyüzüne, karanlık bir alpayla uyandım. pek hoşnut olmadım, öyle oluşundan... yatarken de karanlıktı... şükür ki bugün yanımda, yanındayım. şükür ki, bugün aydınlık, her haliyle. yağmur damlacıkları bile parıldıyordu, tozlu kafamı sekerek asfalta erişirlerken...
şükür ki, güzel de bi akşam geçirdik... çaylarımızı içtik, yemeğimizi yaptık yedik... özleşmişiz, karşılıklı. burnumuz tütmüş, benimki o, onunki ben... uyuma konusunda eşlik edemedim ona, yine, buna canım sıkılıyor işte. yalnızken uyuyama, eyvallah. ama şimdi olacak iş mi bu?
***
saat dörtotuzbeş. sigara da içmiyorum odada, zor oluyor mutfağa git, tekrar gel, tekrar yaz...
***
askerlik işi hayırlısıyla, gitmeden sonlanırsa, sevgilimi yemeğe çıkartma vaadinde bulundum. köftecide ısrar etmiş olsam da, kendisi martıların totodan vurulduğu bir simit-ayran ziyafetinde ısrarcı oldu. etkisi altındayım, karşı çıkamıyorum.
***
ne güzel, mışıl mışıl uyuyor yahu! uyuma teknikleri konusunda eğitmenim olur mu acaba, benim güzel sevgilim?
***
müdür o değil de, yaklaşık iki saattir göğsümün arka kısmı, yani sırtımın üst bölgelerinde şiddetli bir ağrı var. kas ağrısı gibi, hareket edince çok canım yanıyor ama batma da yapıyor, ciğerlere... sancı gibi, acıtasyondan arındırılmış şikayet... şu domuz gribi yüzünden hastaneye de gidilmez şu sıra. zaten gidilse de, insanlar yoğunluk yaratmış, öyle duyduk haberlerden...
***
aslına bakarsanız benim şaştığım nokta, sabah haberlerinde, araya başka hiçbir haber sokmadan kırkbeş dakika boyunca domuz gribi haberleri yapılması. gündem değiştirilmeye çalışılıyor gibi... "sokaktaki" yani evsiz, işsiz, güçsüz vatandaşın gündeminde hiç yok böyle şeyler oysa...
***
bundan sonra güçlü, kuvvetli bir adama biri çıkıpta "domuz gibisin muhittin, maşşallah" derse taşa tutarlar, na buraya yazıyorum.
***
yazmak güzel şey, -bu sıralar moda olan, ağızdan ağıza dolaşan postmodern tavrı da ortaya bırakır ve gider, yazar...- martılar vapurlar falan...
ps: saat dört ellialtı. sıçmışım ben...
ps2: okudun da, ne geçti eline, değil mi? ben de öyle düşünmüştüm, yazık olmasın diyerek yayınladım zaten...
bugün, sadece "özledim" yazacağım, takatim yok, yorgun düştüm düşünmekten...
siz, sayfalarca yazdıklarımdan yola çıkarak, neler yaşadığım konusunda fikir yürütün lütfen...
özledim...