Unutamadıklarım -Part 2-

evet efendim... buradan devam... (bu kadar atraksiyona ne gerek var dı be seme, bildiğin alt posttan işte...)
bugün; ailemde unutamadıklarım'ı işliyoruz hep birlikte.. bakalım neler var heybemizde...
*çocukken, çok küçükken babamı kızdırıcak şeyler yapardım bol bol... çok küçük olmam; böyle durumlarda evde durmak yerine babaanneme sığınmam gerekeceğini bilmeme engel değildi...
*babaannem iki sokak aşağımızda (kime göre, neye göre aşağı), ufak bir bahçesi, iki odası ve sürekli akan çatısıyla bir gecekonduda yaşardı. tırnaklarıyla yaptığının hikayesini, severek ve usanmadan yüzlerce kez dinlemişimdir... uykudan önce, en sevdiğim masaldı... gücün ve istedikten sonra nelerin başarılabileceğinin, tanığıydı o...
*babaannemin küçük bahçesine yaz ayları bir leğen atar, içine sürekli akan bir hortum koyar ve gün boyu o leğende cıbıldak bir pozisyonda takılırdım... o leğen benim okyanusumdu... tüm dünyaya açılan kapım, hayal gücümü bileylediğim, güneşin kavurduğu günlerin, kaçamağı, yazlığımdı... o leğene iki büklüm olmadan sığamazken bile; suda yapılabilecek her türlü atraksiyonu büyük bir özveri ile ve aşırı keyif alarak yapardım... hey gidi günler... o leğen hala durur, babaannem kesinlikle kullanmaz ve ben her babaanneme gelişimde o leğenle biraz vakit geçiririm...
*benim çocukluğumda ramazan ayları hep soğuk zamanlara denk gelirdi. biz, oruç bozumlarında hep babaannemlerdeydik... unutamadığım şeylerden biridir bu sofralar... babaannemin evde yaptığı tarhana çorbasının kokusunu, abartmıyorum yüzelli, ikiyüz metre öteden alır, kendimden geçer, ailemden kopar ve koşar adım çocukluğumun geçtiği eve doğru ilerlerdim... bu sofraların en net hatırladığım içerikleri ise; tarhana çorbası, balık kızartma (istavrit veya hamsi tabii) bol yeşillikli çoban salata, yine babaannemin elcağızlarından çıkan karışık turşu ve üzerine, ekmek kadayıfı!
*altı yaşımdayken, bir akşam gezmesinde karşıdan karşıya geçiyodum sanırım pastane için. bi minibüsün altında kalıcaktım ki son anda babam beni film sahnelerinden bir uçuşla kurtarmıştı... minibüsçüye iyi küfür etmiştik baba-oğul... birlikte küfür etmenin tadına, o gün varmıştık diyebilirim...
*annemin post modern hizmetçi tadında her isteğimizi büyük sevinçler eşliğinde yaptığı günleri; unutamam... şimdi yemek yapmaya dahi pek vakit ayırmaz da kendileri...
*dört yaşıma girdiğim zamanlarda okuma yazmayı sökmüştüm... çam çam kokan, mobilya koltuk takımlarımızın her tarafına, bildiğim her şeyi bazen tükenmez kalemler, bazen de bıçaklarla kazımayı huy edinmiştim... yaşadığım yerlerde iz bırakmayı sevmem, o zamanlara dayanır... ama gariptir; bazen silinebilir, bazen silinemez, bazen de; tamiri yapılamayacak izler bırakırım... o zamanlar olduğu gibi...
*yedi sekiz yaşlarından sonra, evden kaçma huyu edinmiştim... o zamanlarımı unutamam. gecelerin ayazının içime işlediği, sabahlara kadar dolaştığım ve bundan sıkılmadığım zamanlar... bu zamanlar ileride "başıma bi iş gelmediği için şükrettiğim zamanlar" olarak anılacaktır, ne gariptir...
*koca bir kova dolusu, hayvanat bahçesi temalı legolarımız vardı abimle, unutamam, legolara karşı bi zaafım vardır. puzzleları sevmemin nedeni de, budur sanıyorum.
*abimle aramızda dört yaş var. hal böyle olunca aramızda doğal bir elbise sürkülasyonu meydana gelmiştir ve benim onbir oniki yaşıma kadar, bayramlıklarım hariç hiç yeni elbisem olmamıştır. artık abime olmayan elbiseler, devir daim tadında benim üzerimde görülebilirdi... bu yüzden bayramları iple çeker, arife günlerini bayramın birinci gününe bağlayan, yeni elbiselerimi ve yeni ayakkabılarımı baş ucuma koyarak, çocuk kalbimle dua edip, uyuyamadığım geceleri unutamam.
*bunun yanında bayramlık elbiselerimin de, benim seçimim değil de ebeveynlerimin seçimleri olmasını da unutamam.. çok içerlerdim... istediğim şeyleri giyememek ama yeni ve her ne olursa olsun gösterişli olmalarının dayanılmaz cazibesi, bu içerleme durumunun kısa sürmesine yardımcı olurdu...
*abim, bana göre çok daha uysal bir çocukluk dönemi geçirmiş. ben aklımın ermediği günlerde taş üstünde taş bırakmazmışım, hatırladığım kadarı ile de bırakmıyordum. bu yüzden babaannem, halam, babam ve küçük teyzem hariç tüm akrabalarım beni abimle kıyaslar, abime bir nefret beslememi sağlarlardı...
*ama hakkaten abim de kıyaslanmayacak gibi değildi şerefsiz... çok uyuz olurdum... ama yine de ev içinde iyi bir abi kardeş ilişkimiz vardı... bana çok şey öğretti... hatta ben daha okula kaydolacak yaşa gelmemişken, beni kendi derslerine sokar ve benim üzerimden prim yapardı.. o zamanlar sarıdan hallice saçlar, belirgin yeşil gözler ve tostombalak bi suratla, ilgi çekmek için kullanılabilecek bir modeldim... haklıydı yani...
*abimle aramızdaki dört yaş, bizim ilişkimizi evin kapısının dışına hiç taşıyamadı maalesef... biz bunu, ben on sekizlerime geldiğimde ve birbirimizden beş yıldır ayrı yaşıyor olduğumuzda anlayacaktık ki, birlikte geçicek bir çocukluk evresi kalmamıştı o zamanlar...
*babam henüz dükkan açmamışken, adnan diye bir adamın yanında çalışırdı. hemen evimizin karşısındaydı atölyesi... adnan abi koyu galatasaraylıydı ve ben de fenerbahçeliydim o zamanlardan taa... adnan abi her gün cimbomlu olmam için bana yazıhanede çikolatadan, meyve suyu ve sakızlardan dağcıklar kurardı... ben masayı görünce cimbombom der, masadakileri öğüttükten sonra fenerbahçe marşları söylerdim... ne güzel, düzeyli bi ilişkimiz vardı kendisiyle... kökülmeye hiç ses etmez, her gün birşeyler ısmarlardı... üç, üçbuçuk yaşlarındaydım...
*bir gün babama yardım ederken, çok susadım. adnan abinin yazıhanesindeki bir şişeye sarıldım ve dikledim... o ara burnum tıkalıydı, koku almıyordum... küçüktüm... içtiğimse rakıydı... o zamanlardan belliydi iyi içeceğim... hemen hareketle midem yıkandı...,
*abim ergenlik dönemine geldiğinde, o zamanların en sükseli şeyi olan karete kursuna yazılmak isteyip yazıldı.. ben de istedim ama, beni küçük gördükleri için yazdırmadılar. abimin bok gibi geçen bir ergenlik geçirdiğini ve öğrendiği her hareketi üzerimde etüd ettiğini bilmem söylememe gerek var mı? artık ben de karete biliyordum...
*çocukluğumdan hatırladığım bir şey daha var ki, içimde yara... babam kola alınmasına müsaade etmezdi, ondan gizli gizli eve kola alır ve o gelmeden ya tamamen tüketir, ya da saklardık... bizi sofrada yakaladığı anlar, olay çıkar, o sofra muhtemelen yerle yeksan edilirdi babam tarafından... ne zaman kola, patates kızartması ve kızarmış sosis bir masada buluşsa, içimde bir sızı...
*gezilip görülecek yerleri genelde babamla gittiğim montajlarda tanırdım... mesela taksimi, asmalı mescit sokağındaki "kum saati" isimli restorana montaja gittiğimde öğrendim... işleri bitirdikten sonra babam bana dönüp "tek başına gelsen, bulabilir misin burayı?" diye bir soru yöneltmişti... ben de büyük bir hevesle "şöyle gelirim, şurayı baz alırım, orası olmazsa, burayı ararım, şöyle kaybolmam, böyle karıştırmam" diye diye anlatmıştım... ilerleyen günlerde anladım ki; maksadı "oğlum taksimleri de bilmiyorum diye gezinmesin, öğrensin her bi yerleri" değil, "burada bir iş olur da tekrar gönderirsem, tek başına bulabilsin"miş... para almam için göndermişti de... çocukluğumda yaptığım çözümlemelerin hepsi mi acı vermiş bana yahu... ne garip...
*çocukluğumda babamla geçirdiğim vaktin büyük çoğunluğu bu montajlardır... yani gezme tozma amacı güdülmeyen, hayat mücadelesi kokan sahneler... bunların da çoğunda o kamyonun ön kısmında, şöför ve arkadaşlarıyla sohbet halindeydi, bense kamyonun kasasında tek başına arabaları izleyip sigara içmelerde... düzeyli bir ilişkimiz vardı bizim, evet...
*küçükken, abimle babaannemlerin evinin altındaki yoldan geçen arabaları sırasıyla sahiplenirdik... en mutlu olduğum anlardan biriydi... sıkılmadığımız zamanlarda, günde yüzlerce arabam oluyordu çünkü!
*babaannemin gecekondusunun, "yol geçmesi" gerekçesiyle yıkıldığını unutamam... bir kaç ay boyunca sürekli gidip, enkazına bakıp bakıp can sıkmışlığımı da...
*yedinci sınıftan sonra hızla boy atmamı ve şeklimin "şişko domates"ten, "uzun ve karizmatik"liğe evrilmesini unutamam... bu benim hayatımdaki dönüm noktasıdır... en sevdiğim dönemlerdir, yaz tatilinden sonra okula döndüğümde çoğu kişinin anımsayamaması, gördüğüm en mükemmel sahnelerden biriydi... ("karizma" göreceli bi kavramdır ve ben, her ne kadar böyle bir durum söz konusu olmasa da, kendimi öyle görmenin iyi geldiğini bildiğimden orada kendimi karizmatik diye adlandırıyorumdur... aldırış etme, e mi?)
*hehehe.. bak ne hatırladım... yedinci sınıftan sonra, ne zaman boyum uzayacağını eklem ağrılarıyla anlıyordum... gece yatarken "eklemlerim ağrıyor, boyum uzayacak" derdim, ertesi gün boyum uzamış olurdu... ciddiyim.. çok severdim o ağrıları...
*onlu yaşlara gelindiğinde, bir kaç arkadaşın ailevi problemlerini üstlenip diyarbakıra kaçışımı, orada yaşadıklarımı ve aileme yaşattıklarımı unutamam...
*babamın, her ne olursa olsun benden saklamayışını ve yaptığı her şeyi anlatışını, beni sırdaş bellemesini ve hala bu yönde kullanıyor olmasını, unutamam... çok sevindiğim yönlerinden biridir, bu yüzden ayrıdır bendeki yeri...
*maddi ve manevi açıdan çok iyi bir çocukluk yaşamamış-yaşatılamamış olsam da, bundan iyisi de olmazmış diyor, ve tüm ailemin, iyili kötülü yaşattığı herşeye minnet duyuyorum boylu boyunca düşündüğüm zamanlar... sanırım ben, şuanda bulunduğum noktayı seviyor ve beni bu zamana getiren herkesi, herşeyi çok seviyorum... iyisiyle, kötüsüyle...
evet... unutamadıklarımızın ailevi kısmını da, bu şekilde bitiriyorum... (aslında daha yazılabilecek çok şey var ama, internet cafedeyim şimdi. fazla para harcamamam lazım, para biriktiriyorum.)
bir sonraki bölüm olan; "sadece kendimde unutamadıklarım" da görüşmek dileklerimle... ayrıca bu biraz arabesk kokmuş, bunun için de, kusura bakmayın.. ama yaşanmışlıklarım öyle, ben ne yapayım yani...
bir sonraki bölümde, görüşmek ümidiyle, esen ve serin kal okuyucu... (serini özellikle ekledim çünkü kan ter içinde yazdım bunları...) (böyle bi kapanışı hep sevmiş ve arzulamışımdır...)

Unutamadıklarım -Part 1-

evet.. karşınıza yine bir mimle gelmiş olmamı, yazacak hiçbirşey bulamayışlarıma yorabilirsiniz, doğrudur... aklıma pek birşey gelmiyor bu sıralar, kayda değer şeyler çıkmıyor parmaklarımdan... böyle zamanlarda mimler işe yarıyor...
unutamadıklarımız, bu postamızın konusu... bunu kim yollamıştı... can? stummscream? neyse, hangisi yollamışsa, sağolsun... yazalım biz...
bakıyoruz, serzeniş meraklısının şu kısacık ömrüne sığdırdığı tomarla yaşanmışlıkta, unutamadıkları nelermiş...
bu mimin konseptini biraz değiştirmek istiyorum, müsadenizle... mimimiz; unuttuklarım ve sizin isteğiniz üzerine hatırladıklarım olsun. çünkü ben istedikten sonra gayet unutkan olabiliyor ve herşeyi unutup, birileri dürtüklemedikçe de, hatırlayamayabiliyorum. bu modifikasyon gerekliydi, çünkü unutmadığım birşeyler yok...
ha şu var; yaşadığım şeylerden yaptığım çıkarımları unutmam. acı/tatlı tecrübelerim kalır zihnimde ve yaşadıklarımdan sonra, yaptıklarımı şekillendiririm daha iyi olması adına. bu, unutamadıklarım diye adlandırılmaz şayet... sizin bu hınzır sorunuz, biraz daha farklı...
*pek muhattap olmadığım, sekiz sene aynı sınıfta okuduğumuz bir kız vardı, sevil... sevilirdi de ayrıca, ama ben pek ilgilenmezdim. annemle annesi arkadaştı da... bir gün; yanlışlıkla çarpıp özür diledikten, onunsa dönüp anneme küfür ettiğinden ve kafa atıp burnunu kanattığımdan sonra, sınıf öğretmenimiz tarafından "iki ay boyunca sabahları evden alıp okula, akşamları okuldan alıp eve bırakma" cezasına çarptırıldım. cezamı çektiğim ilk akşam suç unsurunu eve bırakırken ondan gelen dahiane ve eğlenceli bir fikirle; "hadi birbirimize küfür edelim"le karşılaştım. o; küfür ettiği hiçbirşeyi gerçekleştiremedi, hak verirsiniz ki, küfür kültürümüz bayanlara pek hitap etmiyor. ediyor aslında ama, farklı şekillerde... bense ettiğim tüm küfürleri; onun da yoğun istekleriyle -baskı altında- gerçekleştirdim... ilk gün sigara börekleri yaptı benim için. yatakta yan yana uzanırken, üzerimizi yorgan örterken ve sigara böreklerini elleriyle yedirirken, yengesi odaya girdiğinde meydan larusa sığınmıştık... ders çalışmanın, ne menem birşey olduğunu da, o gün öğrenmiştim... sekizinci sınıftaydım ve sevil; ilk çıktığımdı...
*sekizinci sınıfın ilk döneminde müdür tahta cetvelle ellerime masaj yaparken aileme küfür ettiği için arabasının dört tekerini de patlatmış ve bu güzide eserin şahsıma ait olduğunu, ertesi gün kendilerine bildirmiştim... okuldan atıldım. can sıkıntımı sevile ayrılmak istediğimi söyleyerek aktardım.
*okuldan atıldıktan sonra, bir alt sokağımızdaki okula kayıt oldum. orada ikinci çıktığımı tanıdım, pınar... üç sene sınıf tekrarı yaptığından, benden üç dört yaş büyüktü... garip olan; o da müdüre küfür ettiğinden bir önceki okulundan atılmış ve benimle aynı gün, aynı okula kayıt yaptırılmıştı. onun yanından başka boş yer yoktu. okulun ilk günüydü ikimiz için ve orada bulunduğum sürece, ne o, ne de ben, hiçbir arkadaşlık edinme girişiminde başarılı olamadık. herkes, yabancı olduğumuz için bizi dışladı, muhattap olmadı. kaderin birleştirdiği insanlar olarak bakıyordum ikimize... tanışıklığımızın üçüncü günü, çıkma teklifi aldım, kabul ettim... üç aya yakın çıktık... o yaşlarda yakalanması pek muhtemel olmayan bir ilişkiydi benim açımdan, imkanları iyiydi gayet. sonra esas oğlanın askerden döndüğünü, beni ise sadece fiziksel ihtiyaçlarını gidermek için kullandığını söyledi yüzüme karşı... anlamıştım ki; esas oğlan olmak gerek... anlamıştım ki; kader iki insanı bi araya getirmekle uğraşacak kadar boş vakti olmayan bir olgu... anlamıştım ki; kader cilve yapmayı çok seven bir orospu ve kahpeyi aforoz etmekten başka bir çare yok elimde...
*pınardan ayrıldıktan altı gün sonra, kütüphanede kadın doğum kitaplarından (mavi kaplı, yasak kitaplar, var mı hatırlayanınız?) eşsiz bilgiler ediniyor, odak noktamda olan/olacak olan kadınları genellemelerle tanımaya çalışıyordum. o aralar 3310 furyasının patladığı zamanlar ve ben, altı aya yakın bir birikim çalışmasıyla bir cep telefonu edinebilmişim. 3310... her neyse; ben eşsiz bilgilere mavi kaplı ansiklopedilerin sayfalarından ulaşırken, din kültürü hocamız sayın İdris Hoca kütüphaneye teşrif etti... mavi kaplılar, yasak kitaplardı ama kütüphanenin baş köşesinden ayırmazlardı nedense... teşvik var hocam! diyemedim tabii... o kitapları neden karıştırdığım konulu bana giydirme çabalarının orta yerinde, telefonum çaldı, okulda telefon kullanmak yasaktı. telefonumu almaya çalıştı, rica ettim, olmadı, bırak dedim, olmadı, elini cebime sokma gafletini gösterdi ve ben de kendimi geri çekip koluna okkalı bir yumruk savurdum. sonuç; idris hoca üç aya yakın bir süre kolu alçıda gezmek için hastaneye götürülürken, ben hızlandırılmış disiplin kurulu tarafından okuldan ihraç edildim...
*atıldığım ikinci ilk okulumdan sonra, sekizinci sınıfın son iki ayını mehmet rıfat yalman ilk öğretim okulunda okudum ki, kendisi sanayi mahallesine ikamet eder... okula kayıt olduktan sonra, sadece üç gün okula gittim... ilk gün, müdürün bizzat bana telefon edip gelmemi rica ettiği kayıt olduktan sonraki üçüncü haftanın perşembe günü (üç dört sınava sokup, tamam seninle işim, gelme artık demişti de kendileri.) ve karne günü... ayrıca okula kayıt olduğum gün, telefon numarasını aldığım ve ertesi gün benimle sinemaya gelme teklifimi kabul ederek üçüncü çıktığım olmaya hak kazanan, sınıfın güzel kızlarından duygu... ve duyguyu, -eski ilişkilerimle kıyasladığımda, yetersiz bulduğum için iki hafta sonra terk etmem ve bunun üzerine onun da; bir kutu ilaç içerek intahar girişimi... ilk çıktığıymışım, ya ben, ya hiçmiş, benden başkasına dokunamazmış, öpemezmiş, istemeyecekmiş, benden başkasını sevemezmiş, yaşamasının bir anlam ifade etmeyeceğiymiş... duygu onsekizinde evlendi kendi rızasıyla... iki kız çocuğu var şimdi... (bu açıklamayı yapma gereği hissettim.)
*ortaokulu güç bela bitirdikten sonra aile baskısı ve bilgisizliğiyle imamhatip lisesine yazdırıldım. okulun üçüncü haftası, samimi olduğum arkadaşlarımdan biri, metin, karşı sınıftaki bir kızdan bahsetti ve sürekli bana baktığından, gözünü alamadığından söz etti. o zamanlar maymunun gözlerinin fal taşı gibi olduğu dönemlerdi ve hemen afilli bi mektup döşenerek, teklif edildi, karşı sınıftaki arkadaşa... ve, dördüncü çıktığım olan, pınarla tanışmam böyle gerçekleşti... onun da ilk çıktığıydım, gariptir... pek konuşmazdık, daha doğrusu ben konuşurdum, o da dinlerdi. utanıp konuşamamasını, "seni dinlemeyi seviyorum"larla örtmekte olduğuna aldırış etmezdim. çıkmamızın beşinci ayında elini tuttum, yedinci ayında yanağından öptüm. fiziksel olan herşeyi, bir kenara itmiştim, eski ilişkilerime bakıldığında zordu! zoru becermiştim, beceriyordum! akabinde annesiyle tanıştım. babası o çok küçükken vefat etmişti. annesiyle tek başına yaşıyordu. 1.5 yılı devirmek üzreyken, en yakın arkadaşımla birlikte olmaya başladılar, inanmadım, gözlerimle gördüm.
*imamhatip hazırlık sınıfını, beş zayıfım olsa da, torpilli olduğum için geçtim. kendimi okuldan attırmak için herşeyi yaptım, onlar da beni saflarında tutmak için, birçok şey denediler. olmadı, alışmamış bende, hiçbirşey durmuyordu o okulun içerdiği. lise birin ilk döneminde kaydımı sildirmeyi başardım. kaydımı sildirdiğimde okulda yaşadığım kötü olaylar nedeniyle, dine olan bakış açımı, din eğitimine karşı beslediğim hoşgörüyü, okumaya karşı duyduğum hevesi ve aldatılmaktan dolayı, insanlara olan güvenimin ve kendime olan özgüvenimin tamamını kaybetmiştim. yanlış bir yönlendirme, bir çok şeyi alıp götürüyordu benden işte...
*okuldan kaydımı sildirdikten kısa süre sonra, içimdeki çocuğa yol vermem gerektiğini anladım ve maçka parkında acıklı bir vedadan sonra, kendisini gök mavisi bir uçan balona bağlayarak, arşa teslim ettim. (bitli limonda, bir yazımda bahsetmiştim...)
*çalışıp, paramı biriktirip, kağıthane lisesine kaydımı yaptırdım ertesi yıl. lise birde hiç arkadaş, dost veya sevgili edinmedim. yedi kişiden teklif almama rağmen, kimseyi hayatıma ortak etmeyi, bir seçenek haline bile getirmeden reddettim. insanlara karşı kapalı kutuydum, sadece ismimi, soy ismimi, yaşımı, babamın mesleğini ve nerede oturduğumu biliyorlardı, hocaların sorularından esinlenerek... yeni insanlar ve yeni kırgınlıklar, hatta yeni aldatılmalar yaşamaktan korktum... bir buçuk yıldı geçen, insansız, dört duvarlı ve bol düşünceli.
*lise biri bitirip, ikinci sınıfa geçtiğimde, insanlara kapanan kapılarım ardına kadar açılmış, kendimi bulmuş ve "insanlar benden kaçsın anasını satiym!" düşüncesini sonuna kadar savunur olmuştum. yaşadıklarımı hazmetmiş, aklıma geldikçe gülümsemeye ve "hayat ne garip lan!" demeye başlamıştım... "hayat çok garip" cümlesini beni eskiden beri okuyanlar sıklıkla görmüştür, oralardan başlar bu alışkanlığım... garipliğim... lise ikinin ilk gününü, açılmış kabak çiçekleri gibi olduğumun farkındalığına varan ve tanımak için can atan, sekiz kızla kantinde, koridorlarda ve okulun bahçesinde fink atarak geçirdim. yalnızca o gün; insanlara kendimden bahsetmekten fazlasıyla sıkılmıştım. bir daha da, sıkılmayacaktım... bu gelişmeden sonra ise, tüm okul, beni konuşacak ve tüm okulun farklı sınıflarından benim "neye benzediğimi" görmek için sınıfımıza gelecek insanların akımına şahit olacaktı.
*ilk dönemin üçüncü haftasında, imamhatipten arkadaşların ısrarı üzerine, okulu kırıp maçka parkına gittik. orada hazır kıta bulunan kız gruplarından gondola binmekten korkan bir arkadaşımız, birlikte binmemizi teklif etti. geri çevirmedim, korkuların yenilmesi gerektiği taraftarıyımdır. korkuyla karışık sarılırken sağ koluma, kulağıma benden çok hoşlandığını fısıldadı. özlem, bu şekilde dahil oldu hayatıma. üç hafta kadar çıktık. taksimin alt taraflarında bi kız meslek lisesinde okuyordu, şuanda adını anımsayamadığım. bir gün okul çıkışına almaya gittiğimde, eski çıktığı olduğunu sonradan öğrendiğim bir eleman kolundan tutup, çekiştirerek okulun yan tarafında bulunan parka kadar götürdü. selamlarımı iletmek kaydı ile kafamı ileri doğru uzattığımdan ve onun da yanlış pozisyonda ikamet ediyor olmasından, burnu kırıldı. sonra kız gelip bana niye yaptığıma dair çemkirmeye başlayınca, ona iyilik yaramadığını söyleyip bu ilişkinin son noktasını koydum.
*ertesi hafta hazırlık sınıflarından nergis diye bi kız, çıkma teklifi etti. pembeli mavili bir kağıda, adımın baş harflerini içeren bir şiir eşliğinde... edebi yönü kuvvetli olduğu için kabul ettim. keza ben de karalamayı severdim birşeyler. ortak nokta zırvalığı... beş ay çıktık. bizim mahallede oturuyordu. hatta; mahallemizin en zengin ailesinin kızıydı. ama pekte konuşkan değildi ve bundan rahatsızlıkta duymazdı. gittiğimiz her yerde, benim de durumum olduğu halde hesabı ödemekte ısrar edip, arıza çıkarırdı... ayrıca aşırı kıskançtı, nefes aldırtmayacak kadar... küçük problemler bir araya geldiğinde, bu ilişkinin devamlılığını sorguladım ve sonlandırdım.
*iki hafta sonra, mahallemdeki liseye bir arkadaşımı rahatsız eden bir çocuğu dövmek için uğradım. çocuğu dövdükten sonra, arkadaşımdan telefon numaramı isteyen kızlardan bana ilk ulaşanı olan özlemle, bir pidecide buluşma kararı aldık. çıkmaya başladık ama bir sorun vardı, evden çıkamıyordu kendileri... abisi de bir büfede çalışıyordu, arkadaşım olmalıydı. ertesi gün o büfeye gidip, yarım döner ve ayran söyledim, abisi siparişlerimi masaya bırakırken kolundan tutup, "topraam, maraşlı mısın sen yauuuw?! ne kadar da benziyosun maraşlılara" gibi laubali bir cümle kurdum yüzüne karşı. maraşlıydı, biliyordum. çok sevindi şaşkınlıklar eşliğinde. arkadaş olduk, aynı akşam üçer bira içtik ve artık kankaydık... ertesi gün mahalleden onu rahatsız eden bi elemanı da dövdükten sonra, kankalık bağlarımız kuvvetlenmişti. özlem evden çıkamıyorsa, ben onun evine giderim mantığıyla kurduğum planlar, kurulu saat misali... bir ay kadar çıktık. bu düzeni ve düzenlenmiş bu oyunu, kendime yakıştıramadım. ayrıldım. ama o ayrılmayı istememesinden mütevellit, durumu ailesine anlattı. ayak üstü evlenecektim ki, acele yaftalı bir haberle, toparlanıp maraşa geri döndüler. konu da öylece kapanmış oldu.
*okuduğum okulun popülaritesi, yoğun bir şekilde sol görüşü benimseyen arkadaşlar tarafından işgal altındaydı. oturduğum mahalle yetmişlerde sağcı diye anıldığından, beni de o görüşe mensup ilan ettiler tarafsız olduğuma dair çığırmalarıma rağmen... rahat bırakmıyorlardı. her gün kavga kıyamet... her gün patlayan kaşlar, dudaklar, burunlar... bu yüzden okuldan kimseyle çıkmamaya karar verdim. dilan diye bir kız vardı sınıfımda. benden hoşlanıyormuş, kulağıma çalınıyordu... hem benim almış olduğum karar, hem de onun kültür merkezinde* gençlik kolları başkanı oluşu nedeniyle sıcak bakmıyordum bu ilişkiye. teklif etti bir kaç kez, kibarca geri çevirdim kendisini. yedinci teklifinden sonra, hazmedemediği için kültür merkezinden elemanları üzerime saldı. yirmi iki-yirmi beş yaş aralığı içinde bulunan beş lavuk tarafından güzel bi sopa çekildi bir okul çıkışı şahsıma... üzerimdeki beyaz gömlek, kıpkırmızı olmuştu, iyi hatırlarım. hatta; pansuman yaptırmak için, evden para almam gerekirdi. annem o halimi görünce bayılmıştı. o kadar kötüydü halim. ilerleyen zamanlarda, ülkü ocağından kafaladığım elemanlara bir bir dövdürmüştüm o lavukları. bir de dilanın kaşını açmıştım. o yumruk darbesinden olsa gerek; bir daha teklif etmedi.
***kültür merkezi, solcuların takıldığı sosyal club tarzında, "kültür" çağrışımı yapılan bir yerdi.
*lise ikinin devamı, tatili ve lise son boyunca bir kaç ilişkim daha oldu. onlarda garipsediğim bir yan yok, o yüzden girmiyorum hiç detaya...
*liseden mezun olduktan sonra, çok sonra, otobüsle kartala, babaanneme giderken, karşıma oturup gazete okumaya başlayan bir bayanın gazetesini okumak, ilerleyen zamanlarda önce göz göze gelip, sonra merhabalaşıp, ardından gazetedeki haberlere yorum getirerek tanışmış oldum. yine özlem... yirmisekiz yaşındaydı... ben onyediydim o zamanlar... ertesi gün telefonlaşıp oturduk bi yerlerde... dokuz ay birlikte yaşadık... beşinci ayından itibaren, akıl almaz kıskançlık krizleriyle başa çıkamadım. çabaladım, ama olmadı. ilişkinin son dört ayı, onun yaptıklarına benim çözüm aramamla geçti... ateşli bir kıskançlık krizinin ardından gelen aynı hararetteki tartışmamızda, üstümü başımı çekiştirirken, gerilemesi için ittiğimde yere düştü. işe gitmeliydim, sabahın köründe tartışıyorduk. arkamı dönüp, kapıya yöneldiğimde sağ bacağımdan yakaladı, pantolonum yırtıldı önce, sonra ani bir hamleyle bacağımı ısırarak, etimden et kopardı. ıyy... bacağımın ufak bi kuplesi, birlikte olduğum insanın dişleri arasında, yere tükürülmek için bekliyordu, böyle fantazi olmaz olsundu! bunun üzerine ben de işe gitmek yerine, sağlık ocağının yolunu tuttum. bu ilişkinin yürüyebilmesinin imkansızlığını anladığımda bitirmek istediğimi söyledim. başlarda evden çıkmama izin vermedi, kapıların önüne yattı, bi türlü çıktım gittim... üç buçuk hafta boyunca her gece kapıma kadar gelip, farklı şekillerde intihar girişimlerinde bulundu... ben de güç bela elindeki materyallere el koyup, evine gönderdim... üç dört ay boyunca, aradı, çalıştığım yere uğradı, geçeceğim yerlerde pusular kurdu. sonra vaz geçti.
*çalıştığım firmada modelist bir kız vardı, duygu. özlemden ayrılalı iki ay olmuştu. bir gün genel depoya evrak götürdüğümde karşılaştım kendisiyle. hemen, orada yakınlaşma çabaları içindeydi. çabalarını değersiz kılmadım. iki üç ay çıktık. uygun bir çift olmadığımıza kanaat getirip ayrıldım.
*yine çalıştığım firmadan, güvenlik görevlisi bir arkadaş, nurcan. yemekhanedeyken telefon numaramı alıp, aynı akşam teklif etti. bir buçuk ay sonra evli olduğunu ve kocasının almanyada olduğunu öğrendim. kocasının numarasına ulaşıp, onu da bilgilendirmeyi kendime şart koştum, ayrılmadan önce.
evet... bu mimi üç dört farklı klasmanda değerlendirmeyi düşünüyorum... çok uzun oluyor çünkü... bu, bu zamana kadar "çıktığım insanlarda unutamadığım gariplikler"di diğerleri ise sırası ile;
ailemde unutamadıklarım
sadece kendimde unutamadıklarım
ve son olarak; Sahip Olduğum Kadın...
böylece bir mimi, dört bölüme ayırıp bunun üzerine uzun uzun yazılar yazan biri olarak, tarihe geçeceğimdir...
evet, gidiyorum ben şimdi...

Hayata Empze...

çok sıkıcı, kasvetli ve melankoli kokan bir günün içinde yaşıyorum...
her tarafım sıkıntı, her tarafım kasvet ve burnuma gelen yegane koku melankoli...
kamufle oluyorum... kimsecikler beni fark etsin istemiyorum...
sıkıntılara gark olurken, kasvetlerde boğuluyor ve melankoli kokuyorum...
fark edilmiyorum, şükür... herkes bu sahnede olması gereken herhangi bi objeymişimcesine davranıyor...
seviniyorum, amacıma ulaştığım için... fark edilmiyorum bu sıkıcı günün içinde... dikkat çekmiyor, parmakla gösterilmiyorum...
kamufle oluyorum...

Saçmalama Hakkımı Kullanıyorum..

soğuk soğuk terliyorum bugün... başıma güneş geçti sanıyorum... öğlen güneşinin tamamına gark oldum, dışardaydım, yürüyordum... çok yorgun hissediyorum kendimi... düzenli olarak uyku hapı kullanan bir tanıdığım olmasını diliyordum ki, olmadığını fark etmem pekte geç olmadı... gidip isteyecektim, utanmayacaktım hiç... bir kaç tane içip, günlerce uyuyacaktım...
hatta; bi büyük açıp, sek içip yatağa gömülmek istiyorum, bu daha imkansız...
annem yoğurt yapmış koca bi tencere, sıkıldığında böyle uğraşlar edinir kendisine, ondan yiyebildiğim kadar yiyip günlerce uyumak istiyorum... allam neden ben diğer insanlar gibi istediğim an, günlerce uyuyamıyorum... valla, istiyorum bunu... not al bi köşeye, isteklerimi hep es geçer oldun.. baktım böyle olucak gibi değil, not sistemine geçelim dedim ben de... not aldın, değil mi?
babaanneme gidip bikaç gün kalmam lazım, yarın akşam saatlerinde de orda olmalı... çorluya gidip bikaç gün kalmam icab etti gibi, hem keyiflenirim ben de... oraya gitmek lazım hemen ardından... bursaya çiftliğe çağıran bi teyze var, oraya uğramak istiyorum aslında ama... yolu bi büyüdü gözümde, sorma blogcuum... trenle diyarbakıra gitmiş, 3.5 gün tren yolculuğu çekmiş bi mal olarak bu yolun gözümde büyümesi konusunda da kınıyorum kendimi... bursaya gitsem iyi olucaktı aslında... ata falanda binerdim hem, atını alan, nereyi geçiyormuş bi görürdüm... fena olmazdı hani... ama ben ölür kalırım o altı yedi saatte, valla bak...
bu yazıya öğlen üç sularında başladım, ilk paragrafı o zaman yazdım, taslaklara kaydettim. sonra açtım saat yedi gibi, ikinci yolculuk paragrafını yazdım, şimdi saat dokuz buçuk suları, sonuç kısmını yazıp göndereyim istiyorum... soğuk soğuk terlemem geçti. bişeyler atıştırdım, iyi geldi baya...
ben bu ara yazamıyo muyum nedir blog? iki kelimeyi bi araya getiripte bir cümle oluşturamıyorum... bazen oluyor böyle... çok fazla blog okuduğumda oluyor... valla... cümle kurarken, daha doğrusu cümle kurduktan sonra, dönüp kontrol ettiğimde diğer bloglarda okuduğum şeylere benzetiyorum cümlelerin yapısını, kel alaka konularda yazıyorum ama, ne bileyim... blog okumaya ara vermeliyim... bildiğin yeteneğim köreliyo benim böyle olduğu zaman... böyle bi blogda bişeyler görüp, "burda gördüm bende yazdım"cı zihniyetteki arkadaşlara gıpta eder dururum böyle işte... ya da durursun pis seme...
ben her koşulda, her açıdan yazabilen bi insan evladı değilim, olamam, olamayacağımdır da... mesela bugün, dükkanın yan tarafında bi inşaat var, oraya harç makinası falan geldi, allahım bi gürültü.. müzikle de bastıramadım... uyuz oldum... yazamadım hiçbişeyler... saçmaladım, sildim, saçmaladım, sildim... belki bundan sonra; ne yazarsam yazayım, direkt yayınlaya basar gönderirim, değişik olur hem... herkes beni "paçasından romantiklik akıyo lan bu herifin!" diye nitelemez, normal yanlarımı da ortaya koyarım...
gidiyorum ben... biraz kitap okuyup, yatayım...

Evet Sıkıldım, Ne Var Yani...

sıkıcı bi pazar gününde, sıkıcı bir yerde, sıkıcı bir bilgisayarın başında sıkıcı müzikler dinlerken, yaşanılabilecek en sıkıcı olay sigaranızın bitmek üzre olduğunu ve bakkala gitmek zorunda olduğunuzu anlamaktır... bire birde yaşıyorum...

Çocukluğu Anımsamak...

öğlene doğru dükkana geldim, internet kullanmak için... çalışma gayesinde değildim keza işte yok yapılacak... birşeyler vardı, kınalı adaya gittik babamla halletmek için, bitirip döndük... çay demliyoruz, içiyoruz falan... güzel zaman geçiyor...
yaklaşık sekiz saattir, ara sıra dışarıya çıkıp takip ettiğim bir olay var dışarıda...
bir çocuk var, kısa şortu, askılı tişörtüyle... tahminen beş yaşında yok...
elinde ne alırsan bir liracılardan alınmış; plastik, itme kuvvetiyle giden ufacık bi oyuncak araba var ve yaklaşık sekiz saattir, o arabayla oynuyor çocuk...
ne de güzel eli yüzü... kısacık saçları var, sarıdan kumrala dönen, insanı büyüdükçe bu değişimin artacağı izlenimine kaptıran... yeşil de gözleri var... gamzeleri var bir de... yüzüne bakıp gülümsüyorum her çıktığımda, o çok değerli oyuncağından kafasını kaldırıp gülümsüyor o da... hissediyor, hisleri kuvvetli olacak bu oğlanın!
mahallenin diğer çocukları ki bunların yaş ortalamaları biraz daha yüksek, top oynuyorlar çift kale, dik sayılabilecek bi eğimde... aşağıdaki kale hep daha çok gol yiyor tabii, yukarıya top sürmek zor, yokuş çıkaraktan, çalım atmayı bırak; top sürmek zor! her neyse, hayata laf sokuşturmayacağım şimdilik... işte.. anla, hem yokuş, hem çalım, hem top sürmek... kalın kaçabiliyor, defansta yapmak zordur, yukarıdan, ardına yokuşun da verdiği gücü alarak gelen rakibin önünde durmak zordur... ahh, yine dokundurdum... ima ettim... pardon...
neyse; çocuklar top oynuyor, ama hiç kafasını kaldırıpta gıpta ile bakmıyor benim güzel kardeşim! elindekiyle yetiniyor, elinde; bizim kıymet vermeyeceğimiz plastik bir arabayla önce yokuşun başına koşturup mevzuyu akışına bırakıyor, sonra arabanın arkasından koşuyor, sonra plastik arabanın devinimi sonlandırdığı noktada olaya el koyuyor ve tekrar yokuşun başına koşturuyor...
kendimi gördüm çocukta... kendi geçmişimi, çocukluğumu... gözlerinin yeşilliği mi, yoksa elindekilerle yetinmeyi iyi becerdiğinden mi bilinmez... çocukluğumu yaşattı bana yavrucak... sağ olsun...

Taşıdıklarım ve Taşanların, Seninle Kurdukları Bağ...

yüreğimde taşıdıklarımla yaşıyorum...
yüreğimden taşanlarla yazıyorum...
başka hiçbir eylemim yok yer küre üzerinde ele avuca gelir...
devrik cümlelerim var, nefes alıp averişlerim...

bir de; yaşam merkezimde sen varsın...
yüreğimde taşıdığım sen,
yüreğimden taşan sen...
beni yaşatan;
ve yaşamı sevdiren
bana devrik cümleler kurduran
ve devrik cümlelerimi sevdiren sen...

bana; benim olan her şeyi sevdiren sen...
seni seviyorum...
bendeki, benim olan seni...
benimi seviyorum, senimi seviyorum...
benliğimi, senliğimi seviyorum...

senin olan herşeyi seviyorum aslında ben!
herşeyini!
seni seviyorum...
sendeki, senin olan beni...
senimi seviyorum, benimi seviyorum...
senliğimi seviyorum, benliğimi seviyorum...

Neşeyi Kaybetmemeli...

dükkana babamın samimi arkadaşlarından biri geldi az önce...
hal hatır sordu...
babamın cevabı;
ben her zaman neşeliyim abi! götünü kaybet, neşeni kaybetme!
telaffuzda güzel oluyor tabii, ama öyle de kalmalı bence, eyleme dönüştürülmemeli!
bakış açını benimseyemiyorum babacığım... özür diliyorum...

Ayrıntı

yoktan olaylar yüzünden tadımın kaçmasından haz etmiyorum. vallahi...
ya ayrıntıcı olacaksın ki; ayrıntıcı olmak iyidir, ayrıntıda saklıdır herşey...
ya da yüzeysel bakacaksın ki; yüzeysel bakıldığında yaşadığını farz edip, kendini kandıracaksın...
bende garip bi huy var, sevgili blog...
şöyle örnekleyeyim ki;
sigara içen insanların, sigara içme demelerini saçma bulurum hep... lan o boksa, içmesene sende...
veya;
sigara içmeyen birinin, içme demesini önemseyip içmemeye gayret ederken, o şahsın sigara içmeye başlamasını anlayamam...
ve sonra; muhtemeldir ki ben daha fazla sigara içerim, sidik yarıştırırım bildiğin...
tabii mevzu sigara değil, o sadece örnek...
geniş insan olamıyorum ben... evet burada anlatılmak istenen toplum arasında tanınan "geniş insan..." insan ilişkilerinde çok fazla geniş olamıyorum ben, yapamıyorum...
bir konu hakkında özen gösteriyorsam, bunun karşılığı özensizlik olsun istemiyorum. özenmem arzulanıyorsa, önce karşı tarafın özenmesini istiyorum... yok ben gene yaparım, gocunmam da... bakma işte...

Yoktan Var Edilen Ben...

beni o güzelim ellerinle şekillendirdiğini görmek, fazlasıyla mutlu ediyor, mutlu oluyorum bildiğin...
sonra tekrar hatırlıyorum; ben işe yaramaz bir çamur bütünü; sense mükemmel yeteneklere sahip bir usta, bir sanatkar...
ellerinde şekil alıp, işe yarar bir birşeylere dönüşmek, benim gibi bir çamurun başına gelebilecek en iyi şey sanıyorum... sanıyorum ve sanırken görüyorum ki; şekillenmeye başlamışım bile... parmakların yeni yeni oluşan vücudumda gezmeye başlamış ve ben gıdıklanma hissini tanımışım bile...
beni şekillendir, sanatını ve yüreğini ortaya koyarak... üzerimde yapacağın işlemler bittiğinde, bir vitrine kaldırıp, değerimi anlayamayacak ve kaydettiğim aşamaların bir anlam ifade etmeyeceği insanlara satmaya kalkma ama!
sırça köşkünde sergile beni ömrün boyunca... başarım de bahsederken, yoktan var ettiğim de, bu bana geldiğinde hiçbirşeydi de hatta... gurur duygusu yayılsın tüm vücuduna bana baktığında, insanlar bana bakıp övgüler döşenmeye başladığında, sözlerini böl ve o benim eserim! de olmayan tüm küstahlıklarını takınarak... benim de, benim yoktan var ettiğim, öncesinde çamur, sonrasında sanat eseri olan, benim parçam! benim!
beni oluşturman bittikten sonra, sanattan anlayan herkesin sahip olma isteklerine inat; var gücünle, yüreğinle sahiplen beni, yaratıcım... parmaklarında can bulduğum...