not: melankoliye eğilimi olanlar dinlemezse kendi ruh sağlığı açısından iyi olur. ruh sağlığınız bozulduğu taktirde bu blog ve yazarı sorumluluktan ölümüne kaçar.
tetikleyici etken elde edildiğinde, yazmayı özlediğimi kanıksadım.
insan başka birşeyi öldürmek ister mi? zamanlı zamansız...
bazen, her zaman değil elbet... hayvansı bir içgüdü diyelim kendisine, nefesim sıkışıyor, kaşlarımı çattığımı farkediyorum. kalp atışlarım hızlanıyor, gözlerim kararıyor saniyede bir salise kadar...
sesimin, gözümün, tenimin rengi kaçıyor benden. süslü kelimelerim, heyecanlarım, mutluluklarım uzaklaşıyor...
karım, köpeklerim, evim, hepsi!
***
çok fazla içip, inat edip, uyumamak, kendi kusmuğunda boğulmak hissini iyi bilirim. günde birkaç kez böyle hissediyorum kendimi. çok fazla üstüme gelen, yani fiziksel olmasa da, kafamın içinde beni hayattan soğutan çok fazla sebep var ve biliyorum ki bunların yok olması için "uyku" gerekir... yapmıyorum. uyumuyorum. çapaklarım kuruyor gözlerimin etrafında, gözlerim kanlanıyor... ellerim, kollarım, boynum ağrıyor delicesine... uyumuyorum çünkü bu düşüncelerin bitişine dalalet edecek olan eylemin, "uyku"nun ne olduğunu bi türlü kotaramıyorum.
***
insan içini yakan şeyleri sever, hep o iç yanmalarından sonra ferahlayacağını, o acının kendisine daha büyük bir rahatlama, huzur getireceğini düşünür.
sen öyle düşünme kadim dostum, bu sadece alkol alırken geçerli. içerken yüzün ekşiyebilir.
birkaç kadeh daha sabret...
***
hava serinledi Antalya'da... havayla birlikte ben de gevşedim biraz. içimde kedi bıyığı gibi bir gerginlik, dışımdaysa bunun aksini haykıran bir miskinliğin hakim olduğu boktan bir yaz geçirdim. şimdi daha iyiyim. köpeklerimle, karımla ve hatta kendimle, daha ilgiliyim... bakın, hatta kendimle o kadar ilgiliyim ki, nicedir dolapta duran rakıyı zihnimi uyuşturmak için kullanıyorum...
***
ergen tripleri diyebilirsiniz. canımı sıkmamı gerektirecek hiçbirşey yok ortada. sadece biraz işsiz, biraz ezik büzük, koca bir "koca"yım. minimal yaşam denilen o tatsız tuzsuz tanıma sınırsız internet bağlantısı, iyi bir bilgisayar, sigara ve soğuk içeceği kazandırmış bir insan evladıyım...
***
insan sevmeyip, dışarı çıkmıyordum. dışarı çıktıkça, soğuğu ciğerlerime çektikçe, sıcacık sigara dumanıyla harmanlayıp, bir zamanlar insan sevdiğimi hatırladım. market çalışanlarıyla sohbet ettim. duygusal bağımlılık zorunluluğum olan birinci dereceden akrabalarımı aradım, kesmedi. birkaç insanla, karşılıklı "sev"işiriz diyerek, uzun süredir umursamadığım blogdan medet umuyorum. umarım, umutlarımın gerçekleşmesi için küçükte olsa bir umut vardır...
***
bugüne kadar sözüme güvenmiş olanlara, okuduklarında benim hakkımda aldıkları referansla sözüme güvenecek olanlara ve sözüme güvenip güvenmeme arasında kalan, yeni tanışacağım insanlara;
hiçbirşeyden kendinizi soyutlamayın. özellikle kendinizden... affetmedeki başarısızlığından çok, yalnızlığa alışmış olması dokunuyor insana.
***
az sayıda olan ve Antalya'ya taşındığımdan beri varlıklarını üzerimde, içimde hissedemediğim arkadaşlarımı özledim. İstanbul'u. sokaklarının soğuk kaldırımlarını, vapurların kalabalığını, istendiğinde, kendinden sıkıldığında, çok kısa sürede inanılmaz kalabalık bir insan ordusunun içine karışıp kendini o kalabalıkta kaybedebilmeyi özledim.
hızlı hareket etmeyi özledim. gerçekten hızlı... kan-ter içinde bir yerden başka bir yere yetişme çabalarımı özledim. son iş yerimdeki arkadaşlarımı, kahve makinesini, terasta öldürdüğümüz zamanları umursamayışımızı özledim. umursamaz olmayı, bu eylemin istendiğinde kullanılabilecek bir opsiyon olabilmesini özledim.
***
birşeyler elde edebilmek için araya aracı sokmaktan da nefret ettim bu arada. iş için. insanlarla tanışmak için. bir yere gidebilmek için hatta...
İstanbul, güçlü kılıyordu beni. belki taşıdığı büyük hüzünden, belki de varoşlarını küçümseyebilmem güçlü kılıyordu beni, belki de sadece etrafımda bıkkın insanların olması, çok fazla insan olması, çok hızlı bitmesi günün, tüketimin en üst düzeyde icra edilmesi. bilmiyorum hangi madde beni güçlü kılmasındaki büyük etkendir. ama güçlüydüm. birileriyle tanışmak, bir "iş"i halletmek için üçüncü bir şahısa ihtiyacım yoktu. bu, herşeyden daha çok güçsüz kılıyor beni. kızıyorum kendime...
***
artık daha çok uyuyorum. hayatın getirilerine, şart kıldıklarına, mecburileştirdiklerine. uyum içindeyim hepsiyle. hepsi de benim içimde. iç-içeyiz, bir paradoks misali. bu gay figürü ilişkide hangimiz kadın, hangimiz erkek rolüne bürünüyor, henüz tam olarak kavrayamıyorum. haz alma aşamasının, son ayağındayım.
bazen, her zaman değil elbet... hayvansı bir içgüdü diyelim kendisine, nefesim sıkışıyor, kaşlarımı çattığımı farkediyorum. kalp atışlarım hızlanıyor, gözlerim kararıyor saniyede bir salise kadar...
sesimin, gözümün, tenimin rengi kaçıyor benden. süslü kelimelerim, heyecanlarım, mutluluklarım uzaklaşıyor...
karım, köpeklerim, evim, hepsi!
***
çok fazla içip, inat edip, uyumamak, kendi kusmuğunda boğulmak hissini iyi bilirim. günde birkaç kez böyle hissediyorum kendimi. çok fazla üstüme gelen, yani fiziksel olmasa da, kafamın içinde beni hayattan soğutan çok fazla sebep var ve biliyorum ki bunların yok olması için "uyku" gerekir... yapmıyorum. uyumuyorum. çapaklarım kuruyor gözlerimin etrafında, gözlerim kanlanıyor... ellerim, kollarım, boynum ağrıyor delicesine... uyumuyorum çünkü bu düşüncelerin bitişine dalalet edecek olan eylemin, "uyku"nun ne olduğunu bi türlü kotaramıyorum.
***
insan içini yakan şeyleri sever, hep o iç yanmalarından sonra ferahlayacağını, o acının kendisine daha büyük bir rahatlama, huzur getireceğini düşünür.
sen öyle düşünme kadim dostum, bu sadece alkol alırken geçerli. içerken yüzün ekşiyebilir.
birkaç kadeh daha sabret...
***
hava serinledi Antalya'da... havayla birlikte ben de gevşedim biraz. içimde kedi bıyığı gibi bir gerginlik, dışımdaysa bunun aksini haykıran bir miskinliğin hakim olduğu boktan bir yaz geçirdim. şimdi daha iyiyim. köpeklerimle, karımla ve hatta kendimle, daha ilgiliyim... bakın, hatta kendimle o kadar ilgiliyim ki, nicedir dolapta duran rakıyı zihnimi uyuşturmak için kullanıyorum...
***
ergen tripleri diyebilirsiniz. canımı sıkmamı gerektirecek hiçbirşey yok ortada. sadece biraz işsiz, biraz ezik büzük, koca bir "koca"yım. minimal yaşam denilen o tatsız tuzsuz tanıma sınırsız internet bağlantısı, iyi bir bilgisayar, sigara ve soğuk içeceği kazandırmış bir insan evladıyım...
***
insan sevmeyip, dışarı çıkmıyordum. dışarı çıktıkça, soğuğu ciğerlerime çektikçe, sıcacık sigara dumanıyla harmanlayıp, bir zamanlar insan sevdiğimi hatırladım. market çalışanlarıyla sohbet ettim. duygusal bağımlılık zorunluluğum olan birinci dereceden akrabalarımı aradım, kesmedi. birkaç insanla, karşılıklı "sev"işiriz diyerek, uzun süredir umursamadığım blogdan medet umuyorum. umarım, umutlarımın gerçekleşmesi için küçükte olsa bir umut vardır...
***
bugüne kadar sözüme güvenmiş olanlara, okuduklarında benim hakkımda aldıkları referansla sözüme güvenecek olanlara ve sözüme güvenip güvenmeme arasında kalan, yeni tanışacağım insanlara;
hiçbirşeyden kendinizi soyutlamayın. özellikle kendinizden... affetmedeki başarısızlığından çok, yalnızlığa alışmış olması dokunuyor insana.
***
az sayıda olan ve Antalya'ya taşındığımdan beri varlıklarını üzerimde, içimde hissedemediğim arkadaşlarımı özledim. İstanbul'u. sokaklarının soğuk kaldırımlarını, vapurların kalabalığını, istendiğinde, kendinden sıkıldığında, çok kısa sürede inanılmaz kalabalık bir insan ordusunun içine karışıp kendini o kalabalıkta kaybedebilmeyi özledim.
hızlı hareket etmeyi özledim. gerçekten hızlı... kan-ter içinde bir yerden başka bir yere yetişme çabalarımı özledim. son iş yerimdeki arkadaşlarımı, kahve makinesini, terasta öldürdüğümüz zamanları umursamayışımızı özledim. umursamaz olmayı, bu eylemin istendiğinde kullanılabilecek bir opsiyon olabilmesini özledim.
***
birşeyler elde edebilmek için araya aracı sokmaktan da nefret ettim bu arada. iş için. insanlarla tanışmak için. bir yere gidebilmek için hatta...
İstanbul, güçlü kılıyordu beni. belki taşıdığı büyük hüzünden, belki de varoşlarını küçümseyebilmem güçlü kılıyordu beni, belki de sadece etrafımda bıkkın insanların olması, çok fazla insan olması, çok hızlı bitmesi günün, tüketimin en üst düzeyde icra edilmesi. bilmiyorum hangi madde beni güçlü kılmasındaki büyük etkendir. ama güçlüydüm. birileriyle tanışmak, bir "iş"i halletmek için üçüncü bir şahısa ihtiyacım yoktu. bu, herşeyden daha çok güçsüz kılıyor beni. kızıyorum kendime...
***
artık daha çok uyuyorum. hayatın getirilerine, şart kıldıklarına, mecburileştirdiklerine. uyum içindeyim hepsiyle. hepsi de benim içimde. iç-içeyiz, bir paradoks misali. bu gay figürü ilişkide hangimiz kadın, hangimiz erkek rolüne bürünüyor, henüz tam olarak kavrayamıyorum. haz alma aşamasının, son ayağındayım.
Ev-Le-Ni-Yo-RuM!
*Olaylar silsilesi 1
Kısa geçeceklerimi baştan anlatıp kurtulayım, ilerde bunu şimdi mi söylüyosun tarzında bi durum olmasın.
Şurda güvercin olup Kadıköy'e konuyor, her gün Haydarpaşayı, Kız Kulesini ve hatta Modadaki nostaljik tramvayı gördüğümü, onlarla selamlaştığımı falan iletmiştim siz değerli okuyuculara... Takriben bir ay önce çalıştığım firma allahın Yenibosna'sına taşındı. Kadıköy'ün göbeğinden İstanbul'un ayak başparmağına geçince bi afalladı tabii bünye. Yaradan buraları listeden sileli çok olmuş, o kadar ki ısıtmaya bile üşeniyor vatandaş. Buz gibi lan!
*Olaylar silsilesi 2
Yine iş yeriyle alakalı. İşten çıkıyorum dedim, yerime dört farklı departmanda çalışacak aynı sayıda personel alımı yaptılar ama hala benim yaptığım işlerin tamamını insanlara ittirip "artık gönül rahatlığıyla terk edebilirim burayı" diyemiyorum, yüz üstü kalsınlar da istemiyorum. Son 2-3 haftada 4 farklı elemanı kalifiye eleman statüsüne soktuğuma inanıyorum. Hatta biri var ki muhtemelen saygı duyduğum, özleyeceğim bir dostum olacak kendisi, lojistik departmanından Mehmet... Geçen gün patrona gidip "maaşımın %25 inin kesilip SeMe'ye verilmesini istiyorum. Adam beni meslek sahibi yaptı." demiş. Ne güzel insanlar var şu hayatta... Diğerleri bi latte ısmarlayayım ısınsın şu soğukta, sabah gelirken poğaça alayım belki kahvaltıyı yetiştirememiştir falan gibi minik jestler bile yapmıyor... Neyse, sitem yok.
*Olaylar silsilesi 3
Bu maddede yavaş yavaş esas konuya yoğunlaşacağımızı hissetmeye başlayabilirsiniz... Sevgili ebeveynlerim yakın bir tarihte boşanma kararı almış ve bu karar için ne gerekiyorsa yapmış ve boşanmışlardı. Ailemiz mutsuz bir dönemden geçiyordu ben her yeni günde en büyük mutluluğuma bir adım daha yaklaştığımı hissedip üstüme başıma biraz daha çeki düzen verdikçe. Kısmetsizlik olarak tanımlamıştım. Ki bu tanımın -şükür ki- tadı damağımda kaldı...
*Olaylar silsilesi 4
İki yıla yakın bir süredir türlü akıl oyunları, salağa yatmalar, yeri gelince efendi tavırlar, yeri gelince şebelekliklerle hayatına renk kattığımı düşündüğüm ve hayatıma renkten fazlasını katan sevgilimle -link verebiliyor olmak ne hoş!- artık sevgili değiliz. Şükürler olsun! (hahah yazarken bile sırıtıyorum!) hatta bazen beni arayıp sevgilim falan demeye yelteniyor, "biraz resmi olursak!" diyerek uyarıyorum kendisini...
Efenim, bu süreci giriş-gelişme-sonuç tadında yaşayamadığımız için anlatmaya nereden başlasam bilemiyorum ama, bi şekilde halledeceğiz bakalım...
Kendisi benim de dürtüklemelerimle Antalya'da öğretim görevlisi olmuş, aşk yuvamızı ve yavrumuzu da alıp İstanbul'u terk etmişti. Hep istediği şeydi, yer altında yaşıyoruzlar, insanlara ve özellikle arabalara söverek geçen sabah işe gitme ritüellerinin dörtte ikisi İstanbuldan gitme hayalleriyle süslüydü... Ne bileyim, hatuna hak vermemek gibi bir şans kalmıyordu insanın elinde, avucunda... Çok mantıklı sebepleri vardı, kendini sevdiren...
Bu İstanbuldan kaçma konusu konuşulduğunda Serzeniş Meraklısı mahlasına sahip olmaktan utanıyordum, o derece çemkiriyordu İstanbul ve içinde barındırdığı materyallere.. Her seferinde "good choice sir!" diyordum kendi kendime, gururlanıyordum bi yandan. Aşık olduğum kadın bir yandan da gerçekçi olacaktı, zoruna giden bir şey bulunca en az benim kadar çemkirecekti... Maşallahtı, Allah nazarlardan saklasındı zeka parıltılarını...
Antalya'ya gideli iki üç hafta olmuştu, artık evliliği konuşmaya başlamıştık ama bir o kadar da birbirimizden uzak kaldığımız için yıpranmış, sinirleri bozulmuş durumlardaydık. Ben bir eşşeklik ettim ki hiç sevmem sıcağı sıcağına böyle şeylerden bahsetmeyi... Eşşeklik ettiğimi görünce, kalktı İstanbul'a geldi. Oturduk, gözlerimin içine bakıp "seni tellaklar paklar" dedi, eyvallah dedim.
Gittik, yani aslında fiili olarak pek gitmedik keza iş yerimin karşısındaki gümüşçü kendisi, iki yüzük aldık kendimize. Lan var ya neden bilmiyorum, ziynet eşyasının her türlüsü heyecanlandırmıyor beni elbet ama o yüzükleri görüp beğenme esnasında yerimde duramıyordum. Enteresan bir koşup enerjimi tüketme isteği, suratımda zekice bir gülümseme, -hep aptal gülümseme olmayacak ya?- avucumun içindeki eli elimden geldiğince sıkı tutup avcuma hapsetme çabaları... Hepsi bendeydi, yanımdaydı...
Efenim kendi aramızda sözleşelim senetler yapalım zamana diyerek sevgilimin başının etinin tadına bakmıştım vakti zamanında... Tabii hatun daha ciddi şeylerle gel lisede miyiz? diye yapıştırıyordu suratıma sille tokat bakış açısını...
Antalya'ya geri döndü, biz hala evlilik konuşuyorduk. Ben çok mutluydum bu şekliyle ayrıca, eşyalardan, hayatımızın güzelleşecek gidişatından falan... Sonra ne oldu biliyor musun peki? Tarih konuşmaya başladık. Ondan da çok keyif aldık, çok mutlu olduk hep beraber...
Ben işten fırsat bulduğum ilk gün gidip sağlık belgesi aldım, sevgilime de ittirmelerimle en kısa sürede hallettirip kendime kargolattım aynı belgelerden, bi de izin aldı Finike Belediyesinden evlenmek için, sonra gittim Kadıköy Evlendirme Dairesi'ne -burası önemli iyi dinle- kararlaştırdığımız 19 mart 2011 in akşam üzerini parselledim. Tek başına yapmak her ne kadar sıkıcı da olsa bünye kadınını yanında hissedecek kadar profesyonelleşmişti resmi işleri tek başına halletme işinde..
Demem o ki, ondokuz mart ikibinonbir de dünya evine girerken şimdiye dek nerede yaşadığını sorgulayacak olan ve hatta o mesaiye şimdiden başlamış eşsiz aristokrat kadroya ben de dahil oluyorum! Allaam ne güzel...
*Olaylar silsilesi 5
Evleneceğimiz günü aldım, şaraba yatırıp marine olmasını bekliyorum. Yüzük neyim bakıyoruz internetten... Bir hafta geçti, hala yüzük neyim bakıyoruz... Sonra sevgilim "olmazsa tek taşımı ben burdan alıp gelirim" dediğinde bi jeton kliklemesi duyuldu bünyede... Nil Karaibrahimgil'in parçası tüm neşeli melodisiyle zihnimde canlanıyordu ancak hiç keyif almıyordum bu durumdan! Hızlı hareket etmeliydim, hemen karar vermeli, hemen aldığım kararı uygulamalıydım. Sevgilime zarf atmalar sonucunda hangi yüzüğe bayıldığını öğrendim, ertesi günü patronuma uyuya kalmışım diyerek işi astım, uzun uğraşlar sonucunda o tektaş yüzüğü aldım ve attım çantama. Yanında nikah şekeri ve davetiye örneklerine de boğdum kendimi... Koştur koştur eve gittim, çantalarımı hazırladım ve otogara ışınlandım. Allaam, otobüs kalmamış! Bilinmeyen bi otobüs firmasından Antalya bileti buldum ve hemen atladım otobüse, sevgilime de internette olamayacağımı şu eşsiz bahane ile belirttim. Babaannemlere gidiyoruz!
*Olaylar silsilesi 6
Otobüste iyi vakit geçirmedim, en rahatsız arka kapı arkası koltuktaydım ve hiç uyuyamadım. Hiçbirşey yıldıramıyordu gülümseyişimi, herkes oflayıp puflarken önündeki giderek azalan kilometreleri düşünürken ben daha da heyecanlanıyordum. Orta anadolu kısmısına geldiğimizde yollarda diz boyu kar vardı. Otobüs 30 kilometreyle falan yol almaya başlamıştı ve ben başıma geleceklerin farkına varıyordum. Takriben 10 gibi yarimin ve yavrumun ve hatta müstakbel kayınvalidemin yaşadığı evin önünde gül yaprakları arasında dizimi kırıp en içten kelimelerimi sarf edecektim yarime. Planlar kafamda kurduğum gibi işlemedi tahmin edersiniz ki...
Sabah yedi civarı anca Afyon sucuğu ve Kütahya seramiği geride kalmıştı oysa o saatte Antalya'ya inmiş Finike otobüsüne binmiş heyecanın doruk noktasına birkaç adım kalmış olacaktı. Yanımda gece boyunca sohbet ettiğimiz yol arkadaşım ismi eski padişahlardan gelen ama şuan hatırlayamadığım çocuk vardı ve telefonunu sürekli karıştırıyordu. Hızlı bir el hamlesi ile telefonu elinden aldım ve yarimi aradım çünkü hep uzun yola çıkarken yaşadığım şey nüksetti, şarjım bitti...
Yoldayım geliyorum, kalk hemen, yollara düş, gel Antalya'ya...
*Olaylar silsilesi 7
Isparta'ya ulaştı otobüs... Sevgili kayınvalidem eski toprak. Böyle gül reçelidir, gül suyudur sever, bilir diye düşündüm elim boş gitmeyeyim diye. Kendisine reçel ve gül suyu aldım. Ulan ne düşünceli adamım demeden edemeyeceğim sevgili okuyucu, müstakbel kayınvalidem de tastik ettikten sonra gönül rahatlığı ilen söylüyorum bunu, öyle boş laf değil yani...
*Olaylar silsilesi 8
Antalyaya onbir gibi indim. Sevgilim oradaydı tüm güzelliğiyle... Gözleri uykusunu alamamış olmayı saklayamasa da o sevinç, o limon suyu sıkılmışçasına parlaklık herşeye değerdi... Yüzükleri, davetiyeyi, nikah şekerini birlikte halledelim, internetten olmayacak bu işler, o yüzden geldim diyerek şehiriçi otobüse doğru ilerledik...
*Olaylar silsilesi 9
Yüzük bakmaya gidecektik ve cebimde kırmızı kutusunda bir tektaş duruyordu. Evlilik teklifi için romantik bir an-ortam bekleyecek lüksüm yoktu. Dikkat çekmeyecek, diğer insanların bakışlarından çekinmeyecek yeri hemen saptadım otobüste. Arka koltuk! Geçtik, oturduk... İstanbul'a gel, yüzük neyim bakalım demiştim bir önceki gece kendisine... Üşengeç hatuna söylenmeyecek şeyler listesinin favorisi 20-30 saati birlikte geçirmek için 600 700 kilometre yol gel olsa gerek, kabul etmedi tabii... Önceki gün yaşadığımız olay üzerine herşeyi planlayıp Antalya'da oluşuma ithafen, "senin göze alamadığın, üşendiğin herşeyi, bir ömür boyunca göze alıp mutluluğumuz için yapacağım!" gibi birşey diyerek evlenme teklifimi ettim... :)
Zekamı ayıpladığım bi nokta lan bu. Bildiğin tam olarak hatırlayamıyorum o derece heyecanlanıp ter döktüm... Tüm gece metin üzerinde çalıştım ama doğaçlama daha makul geldiği için bir kelime yazamadım...
Hiç beklemiyordu. Çok ciddiyim, bir onbeş-yirmi saniye gözlerimin içine bakarken ne zaman evet der diye bekledim, bön bön baktım suratına. Hatta korktum bi ara evlilik hayalleriyle iffetime sahip olmaya mı çalışıyor diyerek... Sonra bi iman gücüyle kendine gelip evet deyişi vardı ki... Yirin!
*Olaylar silsilesi 10
Çok uzun yazdım ama beni ve yaşadıklarımı aktarış tarzımı özleyen birkaç kişi çıkar sanırım içinizden, çünkü henüz yarısına gelebildim anlatacaklarımın...
Gittik. Alabileceğimiz en güzel alyansı aldık çünkü maddi açıdan pek harcama yapmak istemiyorduk. Ayrıca sevgili baskın karakterli yarim allı pullu şeyler beğeniyordu hiç kendisinden beklenmeyecek bir çalımla. Aldığımız alyansları gördüğüm gibi bi ısındım kendilerine, aha dedim işte bu! Davetiyemizi bastırdık birbirimize dokunma isteklerini de bi taraflarımıza ittirirken... Nikah şekeri seçemedik, malum sevgilim pek pimpirik bi hatun oldu bu düğün dernek mevzuunda...
*Olaylar silsilesi 11 (köprüyü geçmeye az kaldı)
Herşeyi halledip Finike'ye döndük, kaynanam yine tüm ihtişamı ve kızımız Penny'e karşı sergilediği naif tavırla karşımdaydı. Seviyorum bu kadını... Hayattan keyif aldığı şeyleri yapmaya çabalaması, politika ve siyaset programlarını kaçırmayıp güzel yemekler yapması, bildiği konulara tam olarak vakıf olduğunu hissettirmesi falan, bi anasına bak kızını al sağlamasını yapmaktan çekinmememe neden oluyor... Güzel kadın. Hep hayalini kurduğum akraba modeli, hamarat, hem şık giyinip hem ev hanımlığını kıvıran hem de kendine vakit ayırmasını bilen... Çok yetenekli, böyle masa örtüsü falan işliyo aman tanrım! Sağolsun benim fikirlerimi de mantıklı bulup yarime yüklenmekten çekinmiyor kızımdır laf etmiyim demiyor, yirin! :)
*Olaylar silsilesi 12
İstanbul'a döndüm. Dönüş yolunda uyuma konusunda profesyonel bi tavır segiledim ve neredeyse hiç gözümü açmadım, hiçbir molaya inemedim... Kız isteme töreni için kararlaştırdığımız tarih yaklaşırken kendimi hiç heyecanlı hissetmiyordum çünkü yapayalnızdım, etrafımda bir insan ve hatta konakladığım evde bir eşya bile yoktu. Bomboştu her taraf ve ben de yoğun tempoda çalışıyordum. Sevgilim de çemkiriyordu haklı olarak ama herkesin ortak kararı bu. Şaka gibi geliyor bi taraftan, yanında yamacında bu iş için koşturan birileri yoksa...
*Olaylar silsilesi 13
Büyük gün yaklaşıyordu...
Saçlarımı baya uzatmıştım o gün için, istediğim gibi kestiririm diyerek... Bir önceki gün kuaföre gidip kırıklarını al, enseyi temizle dedim... Adamın da kafasında çok az bir saç var... Kendi saçı kadar kısalttı pezevenk saçlarımı... Fuck off dedim kendisine ingilizce bilmediğinden emin olarak ve lanet olsun diye alt yazı geçtim... Ne diyon dedi? Eline sağlık dedim pervasız, çaresiz, bitap düşmüş bi hissiyatla...
Nişan günü gidip saçlarımı üç numaraya vurdurdum. Sevgilime de büyük bi jest oldu bu, bunu düşünerek yaptım daha çok... Dedim kıl tüy şeyler mutlu ediyor bu hatunu, büyük hamlelerin yanında...
Takriben bir buçuk saat süren duşumu aldım, çıktım şöyle bi dışarı, ne var ne yok diyerek. Kahvaltı yaptım, gömleğimi Antalya'ya götürdüğümü fark edip kendime yeni bi gömlek aldım, ona gerekli cerrahi müdahaleleri yaptırıp ütülettim. Yirmi yirmibeş farklı pastahane dolaşıp bir o kadar da çikolata tattım. Aslında kendim dizayn edecektim en ince ayrıntısıncaya, ama kadın kesin bir dille en az dört çay bardağının sığacağı gümüş tepsi diyince başlamadan bitti nişan tepsisi tasarımı kariyerim. En son bi tepsi ve aynı yerde satılan çikolatalar konseptini beğenip üzerinde istediğim değişiklikleri vurguladım tezgahtara, gidip taze lilyumlar ve beyaz tül alıp üzerindeki tasarımı söküp attırdım, rica ettim bunlarla kapatalım diyerek... En son sıcak silikonla gümüş topçuklar yapıştırtıp güzel bi kurdela ile süslettim. Anam nası güzel oldu, beni isteseler ben bile giderdim o tepsiye o derece... Ama gel gör ki ben koşturmacadan, sevdiceğimse kız kardeşinin "bu karışıklıkta bununla uğraşmayalım" diyerek makas darbelerini süslere indirmesiyle fotoğraflayamadı güzelim çikolatayı... Oysa rengarenk çikolatalar, bitterler, sütlüler vardı lan. Ayrıca iki tane yiyebildim... Esefle kınıyorum.
*Olaylar silsilesi 14
Takım elbisemi giydim, yeni aldığım ayakkabılara kutusu ile vedalaşması için zaman tanımadan ayağıma geçirdim ve paltomu koluma, çikolatayı da elime alıp yollara düştüm. Anne-baba-oğul düşmüştük yollara ve kutsal ruh olarak da babaannemi almıştık yanımıza. Hani vermeme gibi bir durum olursa, onun nur yüzüne, tatlılığına kıyamayıp versinler diye düşündüm açıkçası. Ayrıca yine herhangi bi vermeme durumu olsaydı, dağa kaldırma kitim de arabanın hemen bagajındaydı... Son olarak çiçekçiye uğradık. Adama kullanacağım çiçekleri gösterip buketi kendim hazırlamak istediğimi söyledim, işçiliği düşüp fiyat ver bana dedim utanmaz arlanmaz gibi siyah takımlar arasında... Farkındaydım, zümrüt yeşili kravat bozuyordu o ağır abiliği... Çok güzel bi çiçecik yaptıktan sonra kendi ellerimle yarimin ve üst tabakadan oluşan ailesinin evine ulaştık...
*Olaylar silsilesi 15
Kapıya geldiğimizde oyun kurucu olarak sahaya çıkmadan önce son talimatları veriyordum.
Annem için talimat: kontra atak oynayacaktık, defansta kalıp tek forvete yani bana bağlayacaktık tüm umutlarımızı ve bulduğumuz ilk boşlukta oyunu kendi lehimize çevirecektik. Önemli olan dostluk olacaktı, çirkin hırslar ve farklı takımlarda olmayı sahaya küfür, faul, hakemin üstüne yürüme olarak lanse ettirmeyecektik. Önemli olan Türk örf ve adetleri olacaktı, neticede milli takımda omuz omuza top koşturacaktık karşı takım oyuncularıyla, yeri geldiğinde...
Babam için talimat: Futbol metaforlarıyla sohbete dahil olmayacaktık, oğlumuzu şirin ve içten görünmek için çekiştirip kirli çamaşırlarını ortaya dökmeyecektik, kişisel kaçamaklarımızı anlatmayacaktık, müstakbel damadımızı olabildiğince övüp "aslında soyumuz italyan erkeğine kadar dayanıyor" diyecektik.
Babaannem için talimat: Çocukluktan bahsetmeyecektik, nefes almayı unutmayacaktık ve heyecanlanıp kalp krizi geçirmek gibi tatsız şakalar yapmayacaktık. Sunulan şeyleri ailenin huysuz bireyi olarak mimlenmemek için çarpıntı yapmasını göze alarak yiyip içecektik...
Kendim için talimat: Sakin olmak bugün gereksizdi. Takımı her ne kadar defansa sabitlemiş olsak da agresifliği tatlı bir şirinlikle harmanlayıp minik şakalar, küçük dokunuşlarla taçlandıracaktık oyunumuzu... Bencil olmayacaktık, aile üyelerine pas verip gerektiğinde onları ön plana çıkaracaktık, rakibin gözünün içine bakıp "ne yaparsanız yapın bu kızınızı alıp götüreceğim!" diyecektik. Her ne kadar çok yakışıklı, çok akıllı, çok romantik, çok düşünceli, çok terbiyeli, çok eli her işe yatkın, çok bir bulaşık yıkar ki tabakları yeni sanırsınız olsam da o akşam, "teveccühünüz" kelimesini dilimden düşürmeyecektim...
*Olaylar silsilesi 16
Geçtik oturduk. Vücudum oturma eyleminin hakkını veriyor gibi olsa da ciğerlerimin üstünde bir teksas dolusu çiftlik hayvanı koşturmaya başladı. Nefes almakta zorlanıyor, biraz rahatlamak için yarimle göz teması kurmaya çalışıyordum ama o benden de zor durumdaydı, yüzü kızarmış, nefes almaya odaklanmaktan başka birşey yapamıyordu...
Ailelerimizin arasındaki farklar biraz kafa karıştırıyordu, bizim soyumuzun az önce de söylediğim gibi italyan erkeğine dayanıyor olması ve karşı ailenin bütün kadınlarının abartısız her ırktan her güzelliği alıp mükemmele ulaşmış olması güzelliklerimizin çakışması gibi bir risk taşıyordu...
Nitekim öyle olmadı. Babamın genç gözükmesinden başladı sohbet ve yavrumun teyzesinin ilgi alanı olan mimari ile ilerledi. Teyzesi demişken üç kara kızın yanında bir isveçli tadında oturması ve bunun yanında konuştuğu mükemmel türkçe, kendisini gelin kızımızdan sonra gecenin en büyük ilgi odağı olmaya itti... -köprüyü geçiyorum-
Kahveler geldi... Yılmaz abi gene her zamanki şirinliğiyle kahvenin tuzlu olduğu sinyalini gönderdi bana tepkileri üzerine toplamayı göze alarak... Nitekim topladı da. Paratoner gibiydi o ve annem. Herkes onlara odaklanmıştı bir maraz doğmasın, iki paratoner birbirinin elektriğini çekip ortalık kül olmasın diyerek... Ama ortam o kadar keyif verici madde havasına girmişti ki, herkesin kafası biraz güzeldi. Sanki öncesinde sıcak şarap servisi yapılmış kültür organizasyonundaydık...
Kahvemi içerken tadını yadırgamıyordum. O kadar güzeldi ki sanırım ömrüm boyunca o kadar güzel bir içecekle karşılaşmayacağım.
Acayip heyecanlıydım. Bacaklarımı sallamamaya, ellerimi enteresan şekillere sokmamaya gayret ettim. Anlaşmamıza göre babam isteyecekti yarimi ailesinden ama topu hızlı bir çalımla "büyüksün, aslansın, yaparsın!" diyerek babaanneme attı. O da tezcanlıdır, pat diye isteyiverdi... Allahtan kayınvalidem güzel insan oradaydı ki prosedürü takip edip "gençler görüşüp anlaşmış, zaten çok seviyorlar birbirlerini" diyerek birşeylerin eksik kalmamasına gösterdiği özeni gözler önüne serdi...
*Olaylar silsilesi 17
Ailenin ilk damadı Serdar hemen yanımdaki sandalyede oturuyordu ve ben de ondan güç alıyordum. Kayınvalidem güzel insan düşünüp tasarlamış oturma planını ve onu benim yanıma vermiş çocuğu telkin edersin, sakinleşir biraz diyerek. Nitekim öyle de oldu, bu kadını boşuna sevmiyorum baylar bayanlar...
Bir nokta var ki gözlerimi dolduran... Karşımızda oturuyordu, sevgimizden, değerden kıymetten, saygıdan sevgiden bahsediyordu kadın... "ben" dedi, "damatlarımı seviyorum..." ve doldu kadının gözleri. Karşımızda oturuyordu... Gecenin belki de en duygusal anıydı. Evet, sevdiğin kadından önce ailesine kendini sevdirmen gerekiyor maddesine de tik atıyorduk böylece...
*Olaylar silsilesi 18
Kız isteme halloldu, kahveler içildi, yüzükleri taktık, pastamızı kestik... Yılmaz abiye verdiler yüzük takma işini ama o da en antiromantik adam ortamdaki. Konuşma falan yapmadan takıverdi oracıkta yüzükleri... Güzel de oldu gerçi, kurdeleyi çok sevdim, bi parmağıma sarıp diğerine doladım, gece boyunca onunla oynadım heyecanımı bastırıp haklı gururumu yaşariken... Pasta yedirme olayına bile girdik, yarimin ağzına kocaman bi pasta yerleştirirken o sadece prosedür icabı minnacık bi pastacık verdi bana. Neyse ki verici bi insanım, garipsemiyorum böyle şeyleri... :P
Ortam karşısındakini yavaş yavaş tanımanın verdiği rahatlıkla gevşedi, sohbetler samimileşti... Bende hala tık yok gevşemek adına. Kaskatıyım, hareket ederken canımdan can koparıp o yola baş koyuyorum. Terliyorum, nefes alamıyorum... Yemek borumla nefes borum düğümleniyor, ne yutkunabiliyorum, ne nefes alabiliyorum. Enteresan hallerdeyim anlayacağınız... Yemek faslına geçiş yapılacağı haberini aldık, acayip aç hissediyorum kendimi ama bişey yiyemeyecek kadar karnım ağrıyor ve gerekli oksijeni sağlıyamıyorum bünyeye... Geldi koca tabak, herşey var yaleppim en mutlu olacağım anken, tadına bakamadan çoğunun elimden bıraktım... Yiyemedim, çiğneyemedim, yutamadım anasını satiym... Heyecan garip birşey...
Emeklilikten, semt sorunlarından sohbetlerle isteme günü sona eriyordu. Ben sadece dinleyip bana ithafen birşeyler söylenirse cevaplamaya odaklanmaya çalışıyordum çünkü artık vücudum tehlike sinyalleri gönderiyordu sağa sola. Ceketimin önünü açıp yatar pozisyona geçirdim bünyeyi...
Gece bitmek bilmiyordu, bir ara babamın kolunun altına girip orada sakinleşebilmeyi umdum. Böyle bi sarmal olduk, babam da duygulandı sanırım ara sıra yapar böyle güzellikleri... Sonra babamı dürttüm, hadi gari dedim, gidek... Neyse müsade istedi en uygun zamanda, kalktık, evlere dağıldık. Şükürler olsundu, nefes alabiliyor ve sigara içebiliyordum...
*Olaylar silsilesi 19
Ertesi sabah yarimi halamla tanıştırmayı planlıyor ayrıca onun da evladının hasretini sonlandırmayı umuyordum. Malum üvey evlat muamelesine maruz kalan Dük'ü halamın ördeklerinin yanına vermiştik biraz ördeklik öğrensin diyerek...
Sabah uyanamadım önceki gece nasıl yorulduysam... Neyse kalktım gittim, yarimle buluştum. Sevgilim falan demeye kalktı... Edebinle konuş kadın dedim, resmi ol acuk, ciddi ol! Nişanlım! dedim... Allam, gün boyu suratımda kocaman bi gülümseme ve ciddi ciddi engel olamıyorum, somurtamıyorum... Sevgilim sorar, neden gülüyorsun? Haklı gurur diyorum, çatır çatır girdim hayatına, bugünlere geldim ve ciddi ciddi geldim aldım seni!
Gittik, halamla kaynaştık, evladımız Dük'ün fotoğraflarını çektik... Bahçede çay-sigara yaptık ve bahçeli bir evde oturmaya karar verdik. Güzel bir gündü... Hava da güzeldi kısmetimize...
19 mart 2011 e giden en keyifli süreci 19 madde ile ve uzun uzuun anlattım sevgili okuyucu... Bir ömür sürecek olana olabildiğince uzun cümleler kurdum...
Davetiyenizi almış sayıyor, hepinizi en mutlu olacağım güne bekliyorum arkadaşlar...
Artık Beni Ben Anlatmıyorum!
Evet başlığı duydunuz, hakikaten artık kendimi anlatmaktansa, beni gayet güzel bir şekilde anlatan başka birinin, aslında çok yakından tanıdığınız, iç dış olduğunuz, bazen "yeter biraz da normal hayattan bahset bize" diyerek bıkkınlıklara gark olduğunuz biri...
o kiii, beni şair eden... o kiii, aklımı önce başımdan alıp, sonra da aklını başına devşir demekten kendini geri çekmeyen, o kiii, biriciğim, güzel gözlüm, çocuklarımın anası. o benim ilk, o benim son aşkım.. gözümü kırpma hızında açıp kapayışım, yeşillerime güzelliğini hapsettiğim, güzelliğinden sual olunmayan!
zamanım yok diyerek geçiştirmek değil; oturup, uzun uzadıya anlatıp kayıtlara geçsin istiyorum... evet, evleniyorum!
buyurun buradan:
http://mutevelliheyeti.blogspot.com/2011/01/oradaydm.html
o kiii, beni şair eden... o kiii, aklımı önce başımdan alıp, sonra da aklını başına devşir demekten kendini geri çekmeyen, o kiii, biriciğim, güzel gözlüm, çocuklarımın anası. o benim ilk, o benim son aşkım.. gözümü kırpma hızında açıp kapayışım, yeşillerime güzelliğini hapsettiğim, güzelliğinden sual olunmayan!
zamanım yok diyerek geçiştirmek değil; oturup, uzun uzadıya anlatıp kayıtlara geçsin istiyorum... evet, evleniyorum!
buyurun buradan:
http://mutevelliheyeti.blogspot.com/2011/01/oradaydm.html
SeMenin Sınıflandırması:
Serzeniş Meraklısının Ruh Halleri..
Güvercin Kadıköy Semalarında.
Başıma her an atom bombası düşecek kadar tedirgin değilim. En kötüsünü düşünmüyorum savurduğum adımlarda... Saçma gelebilir sana, geçmişi sürekli düşünmüyorum. Düşündüğüm zaman az önce karaladığım o "en kötü" tek bildiğim.
Akışına bıraktığım çok fazla konu ve bunlarla bağlantılı olaylar var hayatımda. Dışarıdan umursamıyormuşum gibi gözükmesin diye de çabalamaktan vazgeçtim... Zaten başkalarına sunum yapmakla geçip gidiyor hayat dediğin. Bir de davranışlarımın aslında "öyle" olmadığını kanıtlamak için başkalaşmak...
Evden çıkıyorum sabahları... takriben 7 de. Uykuya kalır ya da oyalanırsam 7:20. Çok rahatım ilk başlarda. Apartmandan çıkarken, ilk yokuşu koşar adım inerken... Kırlarda gezen Heidi havası.
Otobüse bindiğimde çok kalabalık olduğu için sevgilimden edindiğim alışkanlıklar olan tiksinme, hayattan nefret etme ve boğulma'nın semptomlarını sergiliyorum. Sonra kulağının "meme" kısmını kavrıyorum onların. Tutup atıyorum dışarıya. Öyle bir insan değilim. Gayet keyfini sürüyorum işe gidiyor olmanın. Otobüsteki diğer tüm insanlar benden nefret ediyor. Bakışlarıyla, değişen duruşlarıyla. Beden dilleri o iğrenç kalabalığın içerisinde hem yalnız, hem de inanılmaz mutlu bir insan istemediğini açık bir şekilde beyan ediyor.
Beşiktaş'a kadar otobüsle gidiyorum. Çoğu zaman çok trafik olduğundan, yıldız civarlarında inip yürüyorum. Yağmuru v.s. bahane edip inmezsem vapuru kaçırıyorum. Vapuru kaçırırsam da işe geç kalıyorum. İşe geç kalırsam da... (neyse)
Vapura bindiğimde de bir sorunla karşılaşmıyorum. kapıya yakın oturuyorum. Yıllardır vapurla işe gidip geliyormuşcasına bir havam var şahsen. Manzarayla falan işim yok, sadece amacına uygun, taşıma aracı olarak kullanıyorumcuyum. Bazen simit alıp vapurda tüketiyorum kendisini. Etrafta besleyerek "hayvan severim ben!" diyebileceğim kuşlar yok. İçimdeki martıları, karabatakları, kargaları, martı taklidi yapıp vapurları takip eden güvercinleri besliyorum ben de... Günlük güneşlik bir havada, resimlerdeki deniz ve vapur sahnelerini akla getiren durumlarda, güvercinler içimi yakıyor... İşi yok güvercinin denizle, vapurla. Güvercin hassastır, narindir... Hayattan elini eteğini çeken amca-teyzeler besler onları, umumi park ve bahçelerde, genellikle buğday taneleriyle, bayat ekmeklerle...
Vapurların arkasından giden güvercinler ya hayatlarının gidişatından mutsuzdur, ya da elde edemeyeceklerinden bi haber vapuru takip eder tüm gücüyle.
Neyse. Kadıköy'e ulaşıyorum mutlu mesut tavrımı bozmadan. Vapur yanaşıyor. Kapakları açılırken daha, içim sıkışıyor. Kadıköy, yoruyor beni işe gidene kadar... Kadıköy'de boğuluyorum.
Neden Kadıköy böyle yapıyor dersin atom. Neden, gülemiyorum Asya'da?
Akışına bıraktığım çok fazla konu ve bunlarla bağlantılı olaylar var hayatımda. Dışarıdan umursamıyormuşum gibi gözükmesin diye de çabalamaktan vazgeçtim... Zaten başkalarına sunum yapmakla geçip gidiyor hayat dediğin. Bir de davranışlarımın aslında "öyle" olmadığını kanıtlamak için başkalaşmak...
Evden çıkıyorum sabahları... takriben 7 de. Uykuya kalır ya da oyalanırsam 7:20. Çok rahatım ilk başlarda. Apartmandan çıkarken, ilk yokuşu koşar adım inerken... Kırlarda gezen Heidi havası.
Otobüse bindiğimde çok kalabalık olduğu için sevgilimden edindiğim alışkanlıklar olan tiksinme, hayattan nefret etme ve boğulma'nın semptomlarını sergiliyorum. Sonra kulağının "meme" kısmını kavrıyorum onların. Tutup atıyorum dışarıya. Öyle bir insan değilim. Gayet keyfini sürüyorum işe gidiyor olmanın. Otobüsteki diğer tüm insanlar benden nefret ediyor. Bakışlarıyla, değişen duruşlarıyla. Beden dilleri o iğrenç kalabalığın içerisinde hem yalnız, hem de inanılmaz mutlu bir insan istemediğini açık bir şekilde beyan ediyor.
Beşiktaş'a kadar otobüsle gidiyorum. Çoğu zaman çok trafik olduğundan, yıldız civarlarında inip yürüyorum. Yağmuru v.s. bahane edip inmezsem vapuru kaçırıyorum. Vapuru kaçırırsam da işe geç kalıyorum. İşe geç kalırsam da... (neyse)
Vapura bindiğimde de bir sorunla karşılaşmıyorum. kapıya yakın oturuyorum. Yıllardır vapurla işe gidip geliyormuşcasına bir havam var şahsen. Manzarayla falan işim yok, sadece amacına uygun, taşıma aracı olarak kullanıyorumcuyum. Bazen simit alıp vapurda tüketiyorum kendisini. Etrafta besleyerek "hayvan severim ben!" diyebileceğim kuşlar yok. İçimdeki martıları, karabatakları, kargaları, martı taklidi yapıp vapurları takip eden güvercinleri besliyorum ben de... Günlük güneşlik bir havada, resimlerdeki deniz ve vapur sahnelerini akla getiren durumlarda, güvercinler içimi yakıyor... İşi yok güvercinin denizle, vapurla. Güvercin hassastır, narindir... Hayattan elini eteğini çeken amca-teyzeler besler onları, umumi park ve bahçelerde, genellikle buğday taneleriyle, bayat ekmeklerle...
Vapurların arkasından giden güvercinler ya hayatlarının gidişatından mutsuzdur, ya da elde edemeyeceklerinden bi haber vapuru takip eder tüm gücüyle.
Neyse. Kadıköy'e ulaşıyorum mutlu mesut tavrımı bozmadan. Vapur yanaşıyor. Kapakları açılırken daha, içim sıkışıyor. Kadıköy, yoruyor beni işe gidene kadar... Kadıköy'de boğuluyorum.
Neden Kadıköy böyle yapıyor dersin atom. Neden, gülemiyorum Asya'da?
SeMenin Sınıflandırması:
Serzeniş Meraklısının Ruh Halleri..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




