Bir zamanlar, annem ispanyol bir ailenin çocuklarına bakıcılık ediyordu, nişantaşında... Ailemin şuanda oturduğu evi yeni almıştık, bir milyar ikiyüz milyona... Dört yüz milyonunu peşin ödemiştik, evin eski sahibi kadim bir dost olduğundan, senet v.s. yapılmamıştı. O yüzden annem çalışmaya başlamıştı...
O zamanlar, herşeyi kaybederdim ben... Altı yedi kere kimliğim yenilenmiştir bu yüzden mesela, sonra kimliğimi yanımda taşımamamı önermişlerdi. Evin anahtarını da, bi çok kez kaybetmiştim... O yüzden bi yıla yakın, anahtarım olmadan gezindim durdum ben... Bu sürece denk geldi annemin çalışmaya başlaması, yani benim okul çıkışlarında gidecek bir yerim olmayan zamanlar...
Babamın yanına giderdim, mobilya dükkanımıza... Ders çalışmak huyum değildi açıkçası, hiç ders çalıştığımı hatırlamıyorum şuana kadar, ya da özenerek bir dersin defterini tuttuğumu... Dersi derste öğrenmek, çok ufak notlar alarak takılmak daha çok işime gelirdi... Babamın yanına gittiğimde gürültü ve toz, ayrıca dükkanın tam orta yerinde bulunan logarın genelde yaydığı iğrenç kokudan dolayı pek bi huzursuz olurdum... Önlüğümün yedeği yoktu, sanırım ondan dolayı çekinirdim üzerimi değiştirmeden dükkana girmeye...
Dükkandan anahtarı alıp, eve gitmeyi de sevmezdim çünkü sonrasında evde çakılı kalmak zorunda kalırdım, babam eve gelmesi gerekir de, evde kimseyi bulamazsa, köpürürdü bildiğin. E bende yetişmeye çalışan ufaklık olarak köpüklü baba modeline pek sıcak bakan biri değildim, bir sempatiklik durumu da söz konusu değildi. -hem bira mı lan bu, köpüklüsü makbul olsun...
Bir gün okulu asıp, annemle çocuk baktığı eve gittim. Okul çıkışlarında yanına gider, onunla takılır, eve de onunla birlikte dönerdim taslakta.
O gün, o eve girdikten sonra, bir çok şeye olan inancımı yitirdim ben, aileme karşı duyduğum güven de, yok oldu bir anda. İki katlı olan evin, üst katı çocuklara aitti. Biri benimle yaşıt, diğeri de benden üç yaş küçük iki erkek çocukları vardı, söz konusu evin sahiplerinin. Can ve Darwin... Ben merak edip evin hizmetçisi Maria hanıma sormuştum, buranın kaç metre kare olduğunu (bu sanırım genlerimizde var, ev, iş yeri gibi şeylerden bahsedilir de, metrekaresi sorulmaz mı?) ama benimki genlerime işlemiş bir olgudan öteydi, kıyaslama yapacak olmamın, öğreneceğim acı gerçeğin, ilk basamağıydı bu... Babam mobilyacı olduğundan ve beni de bir çok montaja götürdüğünden, böyle terimler pek yabancı değildi bana, o yaşlarda... Bu evden daha büyük alanlarda da bulunmuştum... Eşyasız ve içinde yaşıtım çocukların yaşıyor olmadıklarında tabii...
Evin boyutu üç yüz kırk metre kareye tekabul ediyordu ki; bu neredeyse bizim evden yedi kat daha büyük olduğuna işaretti...
Annemle mutfakta otururken, izin alıp üst kata çıktım... -Çocukların yaşam alanına, kıyaslama başlasın! Merdivenleri karşılayan kapıyı aşındırdığımda, -ohaaa tepkisi eşliğinde, oyun odasıdır burası muhtemelen dediğim, toys'r us ın Mecidiyeköy şubesini andıran, her çeşit oyuncakla göz temasının kurulabildiği hoş bir odayla karşılaştım... Bir süre gözüm oyuncaklara takılı kaldı, hepsiyle bakıştım. Uzaktan kumandalı arabalar, mini futbol sahası, savaşçılar, kılıçlar, helikopterler... Benimle sevişip sevişemeyeceklerini öğrenmek ister gibiydim... Sonra dürtülerime hakim olup, arzularımı bastırıp, kapıyı kapattım. Toys'r us ın mecidiyeköy şubesinin sağındaki mağazanın kapısını açmıştım şimdide.... Burası da bir oyuncakcıyı andırıyordu ama daha bi oturaklı oyuncaklar vardı. Muhtemelen Can'ın odasıdır dedim. İç geçirmeler eşliğinde kapıyı kapadım ve diğer odalara yöneldim... Ayrı çocuk odaları, mükemmel süslenmiş ve süper bi şekilde dekore edilmişti... Ben o zamanlar abimle altlı üstlü yattığımız ranzadan kurtulduğuma mı sevineyim, yoksa yatak formu kazandırılmış dandik çekyatta uyuduğuma mı üzüleyim bilemiyordum... Ranzanın üst katında yattığımdan, geceleri yere düşerdim bi çok kez... Yoksa severiz ranzaları ailecek...
Üst katta ayrıca çocukların sevebileceği her abur cuburun bulunduğu kiler tarzında bir mutfak, kocaman bir banyo ve bir de televizyon ve bilgisayar bulunan bi oda daha vardı... Ben hepsini ağzım bi karış açık gezdikten sonra annemin yanına indim... Ben gidiyorum dedim, eve gidiyorum... Anahtarım yok ama, gidiyorum...
Çok sinir bozucu birşeydir, kıyaslamak elindekilerle, elinde olamayanları... O zamanlardan tanırım ben bu duyguyu... Neyse; ben bi daha o eve gitmeme kararı aldım kendimce... Akşamlara kadar dışarda kalsamda aç susuz, gitmeyecektim...
Bir aya yakın dediğim gibi dışarlarda kaldım. Takıldım, dolaştım.. Hatta ikisinden de sıkıldığımda, saatlerce evimizin kapısının önünde oturdum.
Sonra büyük gün geldi çattı... Bir gün; evde annemle tartışıyoruz -bu bizim için çay sohbeti tadındaydı, o zamanlardan kalma bir sivriliğim var... Annem beni bir sınıf arkadaşımla kıyasladı... "bak bıdı bıdı ne güzel şunu şunu şunu yapıyor, akıllı uslu çocuk, sen, sen ne yapıyosun, hiç! akşama kadar sokaklarda sürtüyosun, bi de çok bilmişsin üstüne üstlük!" tarzında bişeyler söylemişti sanırım... En nefret ettiğim şey, kıyaslamasıydı sahi... Sürekli yapardı. Hatta ben çalıştığı devasa evi görmeden önce, oranın çocuklarıyla bile kıyaslamıştı... Evi görünce bu evde ben oturiym, dünyanın en iyi çocuğu olmazsam şerefsizim! demiştim o ayrı... Annemin kıyaslamasıyla kan beynime sıçradı... "sağladığınız şartlara göre fazlasıyla iyiyim ben!" demiştim, hiç unutmam... Sonra kadın oturup ağlamıştı... Bunu da üzülerek hatırlarım... Ardından çıktım bi hışımla evden, bi yerlerde kafa dağıtmam gerekirdi ki, sonrasında eve gidip annemin gönlünü alabileyim...
Mahallemizde dolaşırken, annemin arkadaşlarından Güldane Teyzeye rastladım. Güldane Teyze bahtsız tanıdıklarımdan biridir.. Alkolik bir kocası ve akıl sağlığı yerinde olmayan, periyodik olarak annesini ve babasını ve hatta kendisini öldürmek isteyen bir çocuğu vardı, Habip... "ahmet, işin var mı? soba kurmaya çalışıyorum da, yardım eder misin? Habip kim bilir nerede ne delilerle ne boklar yiyodur şimdi, hem yardım da etmez!" dedi... Tabii dedim, geleyim, yardım edeyim...
Oturduğumuz mahallenin, "dere" diye tabir edilen, yakınından haliçe uzanan bir atık su hattı olan ve güzide kokularla bezenmiş olan kısmında otururdu Güldane Teyze. Gittik birlikte... Soba kurulucak ama, ev nası rutubetli, nasıl da berbat üstüne üstlük... Eşyalar, döşekler, halılar... Herşey ıslak, o derece rutubetli hatta çatısı akıyordu... Yazık, gecekonduda otururlardı...
Sobayı kurmayı bitirdiğimde saat gece yarısını çoktan geçmişti. Güldane Teyze sofra hazırlamış, oturmamak olmaz. Oturdum... Un çorbasını da, ilk defa o sofrada tattım... Günlerdir yenmeye layık görülmemiş bayat bir ekmek ve koca bir tas bulaşık suyu formundaki un çorbası... Tadı çok güzel gelmişti ama, ne yalan söyleyeyim... Uğraşımın karşılığıydı ya, ondan muhtemelen...
Sofradan kalkmaya yeltendiğimde getirip çayı dayadı önüme, çayı da içelim dedim... Sigara da içiyordum, biliyordu... Hayırsız kocasının karton karton zulaladığı samsun 216 dan bi paket açıp, bana verdi içersin diyerek... Teşekkür ettim... İçtim... O sigara bile -ki o zamanlar winston içiyordum. çok güzel gelmişti... Saman tadındaki çay bile, farklı, egzotik bi içecek gibi geliyordu...
Çay sigara sohbeti bittiğinde, saat bir buçuk falandı sanıyorum... Gitmeme müsade etmedi, illa yat burda dedi... Tamam dedim utana sıkıla... Ama tuhaftır, ne kocası, ne de oğlu ortalıkta gözüküyordu Güldane Teyzenin... Sordum. Oğlu Habip, cebindeki para bitip, annesinin boğazına sarılarak para isteme vakti gelmedikçe, eve uğramazmış... Kocası da, cebindeki para meyhanelere yetmediği zamanlar gelirmiş eve... O da aynı yöntemi kullanırmış para isterken... Ama eşinden aldığı parayla meyhanede içmezmiş, rakı sofrası kurarmış evine... Ne kadar düşünceli, ne kadar kibar insanlar... Güldane Teyze merdiven silerdi gündüzleri... Evin ihtiyaçlarını falan hep kendi görür, onunla yetinmez, sürekli dayak yediği alkolik kocasına ve sürekli dayak yediği psikolojik sorunlu oğluna içki içmeleri ve takılmaları için para yetiştirirdi...
Bana yatak hazırlamak için doğruldu yerinden sonra. Sobayı kurduğum odada bir döşek hazırlığına girdiğini gördüm... Güzel, sıcak bir odada yatacaktım... Oda sıcaktı ama, hem uzandığım döşek, hem de üzerime örttüğüm yorgan sırılsıklamdı rutubetten dolayı... Bir de gece başlayan yağmurdan sonra, bacaklarımın denk geldiği kısma çatıdan su damlamaya başlamıştı... Tüm bu olumsuzluklara rağmen uyudum, uyandım... Uyandığımda yutkunamıyordum ve bir titreme hakimdi tüm vücuduma. Güldane Teyze sabah çıkıp babama haber vermiş bizde kaldı, soba kurdu bıdı bıdı bıdı diye... Evinde telefon da yoktu...
Tüm ısrarlarıma rağmen kahvaltı da hazırladı bana teyzem... Kahvaltıda çay, yağda kavrulmuş salçalı soğan ve zeytin vardı... Afiyetle, garipsemeden bitirdim öğünümü... Titrememi, sesimdeki değişikliği ve yutkunmakta çektiğim güçlüğü çaktırmamaya çalıştım... Sonra çıktım, sürünmek formu kazanan yürüyüşümü olabildiğince hızlı tutup, dükkana kadar gitmeyi başardım... Halimi gören babam, kolumdan tutup hastaneye götürdü. Bi gün hastanede yattım. Serum verdiler büyükçe bir şişe. Ardından iki hafta iğne oldum ama, bir hafta yataktan çıkacak takati kendimde bulamadım, iğneci bi teyze gelip yaptı iğnelerimi... Babam yataktan çıkamadığım bi hafta boyunca, hiç başımdan ayrılmadı, kah şakalar, espriler, kah hayata dair kısa notlar, kah annemin hazırladığı yemekleri yedirme çabası, kah terden sırılsıklam olmuş elbiselerimi değiştirmeye çabalaması... Ey gidi günler...
Toparlandığımda, ilk işim annem işten geldiğinde ondan özür dileyip, aynı akşamı hem onunla, hem de babamla konuşmak istediğim şeylerin olduğunu söyledim. Akşam oldu. Yaşadıklarımı anlattım... Hem annemin çalıştığı yerde, hem de Güldane Teyzenin evinde... Çıkarımlarımı paylaştım onlarla. Bana ne kadar iyi anne-babalık ettikleri, -çok kısıtlı olsa da- ne kadar güzel bir yaşam sundukları için, çok teşekkür edip bol bol sarılıp öptüm...
Bu olaylardan sonra, benim elimde değil olanlara sahip olamayanları düşündüm hep... Benim sahip olamadıklarımı değil... Ailemle de, aramda çok fazla sorun olmadı, sağlanan şartlar söz konusu olduğunda...
Hayatımda ne kadar çok acı tecrübe var hey hat! Şimdi düşündüm de...
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)




14 Yorumcu Katılımı:
Hayatın herkese sundugu seyler farklı farklı bırıne yerde
bırıne gokte bıseylerı sunabılıyor..
Ama mutlulgu cok az ınsana sunuyor Seme
hepımızın cok net bıldıgı bısey var kı mutluluk toys 'r ın subelerının bulundugu evlerde degıl
sıcacık sevgılerın sunuldugu ortamlarda
senın aılen
ozellıkle annen yaptıgı fedakarlıkla senın ıcın en guzelı yakalamak adına ornek bı ınan bu nedenle bence sen tum yasadıklarına ragmen en mutlu ınsanlardansın
sevgılerımle.
Vayy be sonuna kadar okudum sıkılmadan akıcı yazmışsın :)
Bende kıyaslanmayı hiç sevmem ve hala zaman zaman yaparlar bu yüzden tartısırız ama ben hiçbir zaman özür dilemem gidip sarılıp öpmem öyle bir huyum var :)))
bni ya okulun en çalışkanıyla kıyaslarlar sende çalış böyle ol diye yda en berbat insanla kıyaslarlar ilerde böyle mi olmak istiyosun diye
340 metrekarelik evden sonra yaşadığın travmayı unutman için Allah seni güldane teyzenin evine göndermiş olmalı:)
güzel bir yazı. film gibi ve ders verici... yerinde olsam aynı senin gibi davranırdım. kendinden daha iyi durumdakileri görünce insan sinirlenebiliyor. insanlarla karşılaştırılmak benim de hoşuma gitmez. profiline baktım burcumuz da aynı, ondan herhalde düşüncelerini tuttum:)
@öykü;
insan; yapı olarak üç-beş parçaya ayrılıyor sanırım... benim aileme ayırdığım kısmım; pek kolay kolay mutluluğunu elinden düşürücek gibi değildir... sağlamlardır, şanslıyımdır, her ne olursa olsun; mutluyumdur...
teşekkür ediyorum sevgili öykü...
tamamen katılıyorum tüm düşüncelerine...
@acı mutluluktur;
valla; biraz onlardan uzak kalsan, -tartışamasan bile-, pişman olabilirsin ama, bilincindesin bunun, değil mi?
sevindim beğenmene...
sevgiler...
hangi yıllarda oluyo bunlar
@melike; hehehe... bildiğin aile klasikleri bunlar zaten... kaçınılmazdır yani...
ama kötü bi niyetleri yok, kırdıklarını fark etmeseler de, düzgün bi dille onlara ne amaçlarken aslında ne yaptıklarını anlatabilirsin... :)
sevgiler...
@bidost; valla... kısmet diyelim biz :Pp
@rahat yazar; muhtemelen o yüzdendir benimsemen... :) aslında kimsenin kıyaslanmak hoşuna gitmez amma... ben kıl olurum bildiğin...
beğenmene sevindim... sevgili adaşım...
@adsız; dokuz yıl önce falan sanıyorum... hayırdır hacı? :D
profilinde yaşın 20 gözüküyo bu oly 9 sene önce olduysa sen 11 yaşında sigara mı içiyodun??? :S
@melike; evet... içerdim kendilerini... hala da -bir ara bırakmış olsakta...- severek içiyoruz... :)
arkadaş kurbanıyım ben :Pp
Yorum Gönder