şimdi ona "ülkemizin çıkarları adına buradaki askerlerle ilgilen!" deseler, kişiliğinden geçer, yapar...
(çalan şarkı; evanescence - taking over me... i lie awake and try so hard not to think of you...)
güzel insandır erhanım... kafası basmaz, alayına düz mantık gider ama... güzeldir vesselam... anlar, anlamasa da -ki benim anlattıklarım aşk-meşk olduğundan, anlamaz genelde. sesini çıkartmaz... dinler; ürkütmeden ve incitmeden teselli eder... akıl vermek onun işi değildir ki; akıl almakta benim işim değildir genelde...
(çalan şarkı Evenesence - Everybody's Fool... perfect by nature icons of self indulgence...)
şimdi düşünüyorum... bazen susup, sadece dinleyecek birileri gerekiyor insana yahu... o hep öyle yapardı mesela... demlerdik çayımızı, açardık kıytırıktan kolonlarımızda şarkılarımızı... oturup dinlerdik akşamlara kadar...
her ne kadar boş bir kişiliği de olsa, güven veren bi tiptir kendisi... şüphe uyandırmayacak kadar yalındır mesela...
çalıştığı yerden, birine aşık olmuştu... kız eski sevgilisine ve kuzenime boynuzların yakışacağını, yüzlerine bi güzellik geleceğini sezdi ki, kuzenim erhana, sevgilisini kuzen, eski sevgilisine de, kuzenim erhanı arkadaşım diye tanıştırdı... kızın akıllıca davrandığı nokta ise "ben böyle şeylerin gizli kalmasını seviyorum"culuğuydu...
bir gün; beni de tanıştırdı erhan, aşık olduğu kızla... kızın bakışlarında başlayan bi çapanoğluluk olduğunu sezmiştim ilk gördüğümde... bana bile, davetkar bakışlar savurduğuna emindim...
neyse abicim... kuzenim odun formatından sıyrılmış, hediyeler, çiçekler, süpriz sinema biletleri, süpriz konser biletleri, süpriz aileyle tanıştırma ritüelleri ve süpriz aşk dolu mesajlar -ah ben yok muyum... ben olmasam napardın lan, kerata...- eşliğinde aşık adam çizgisine ulaşmıştı.
çok derin uyur erhan... hatta ailesi köye gider periyodik olarak, hayvani ses sisteminde son ses tiestolar falan eşliğinde uyur o dönemlerde... o derece uyur... askerliğin ilk üç haftasında uykusundan dolayı, dayak yiyecek kadar uyur... çalıştığı dönemlerde, eş zamanlı başlardı mesailerimiz... sabahları annesi beni arardı, gel uyandır şunu diye... servise giderken uğrar, küfür kıyamet uyandırırdım ben de, annesi çok tatlı bi insandır, şivesiyle, temiz yürekliliğiyle tadından yenmez, kıramam kadını...
neyse; aşık olduktan ve aşığı olduğu insana sahip olma rolleri üstlendiğinden bu yana, işe gitmeden bir kaç saat önce uyanır ve hazırlanırdı... saçlarını yapar, traşını olur, elbiselerini ütüler -ki elbiselerinde ütünün zerresini görebilmiş değildik dünya üzerinde yaşayan insanlar olarak o zamana kadar...- sevgi pıtırcığı tadında işine koşar adım giderdi... -servisi yoktu çünkü...-
erhanda başlayan değişikliği, herkesler fark edip takdir etmeye, hayatlarındaki erhanın şeklini yeni haliyle değiştirmeye başlamışlardı. herşey güllük gülistanlık ilerlerken, bir gün kız arkadaşını ve sözde kuzenini el ele dolaşırken gördüm harbiye civarında. hiç sesimi çıkartmadım, gördüğümden emin olup yoluma ilerlemeyi tercih ettim...
sonra bir karın ağrısı... söylesem mi, söylemesem mi tadında, ne yapacağını bilememek ve aldatılan kuzenimin aldatılmasına göz yummak ya da yummamak arasında gidip geldim günlerce...
sonunda karar verdim, söylemeliydim... büyük kısmı çürük bir elmanın, sağlam kısımlarını çiğnediğini bilmeliydi sevgili erhan...
çalıştığı mağazaya gittim bi öğlen vaktinde. elimde iki büyük boy pizza ve litrelik bir kola ile çaldım kapısını... oturduk, önümüzdekileri tükettik... mağazanın kapı komşusu mağazadan kahvelerimizi ısmarlamamızın hemen ardından, gördüklerimi ve en başından beri aldığım elektriği anlattım düzgün ve olması gerektiği gibi bir dille. garip olan kısmıysa erhan hiç şaşırmıyor, aksine başını sallayarak onaylıyordu her anlattığımı...
kelimelerim tükendi... erhan, güler yüzlü bir ifade takınıp, umut dolu bir ses tonuyla sihirli cümleleri savurdu gökkubbeye doğru... "her şeyi biliyorum, alpay. gördüklerinin benzerine, ben de şahit oldum yakın zamanda. bir akşam kadir -sözde kuzen- hülyayı almaya geldiğinde, arabada öpüştüklerini gördüm... çok kahroldum, bir kaç gece uyuyamadım ama sonra, hülyanın bana ait olan kısmıyla, yani kadirden arta kalanlarla mutsuz olmadığımı, yetinebildiğimi hissettim." çok şaşırmıştım bu tarz bir tepkiye... bu olgunluk değildi, aşkta değildi çünkü aşk ve paylaşmak hissi bi arada yürüyemezdi... bu artık bir tür tutku veya bağımlılık haline gelmişti...
ona aklımdaki doğruları ve yanlışları söyledikten sonra, daha fazla karışmadım yaşamak istediği şeye... bu zamandan sonra, o anlatır, bense dinler olmuştum... bir tür rol değiştirmece oynuyorduk kendisiyle...
gün aşırı dertleşmeye başlamıştık... bir gün; ayrılması için telkinlerde bulunduğumda beni uyararak, "lütfen ayrılmam hakkında fikir üretme, başka şeylerle gel bana" demişti... kabul etmiştim bende, başımla onaylayarak...
gün aşırı sohbetlerimizde, erhana bu durumun başlarda makul geldiğini, sonralarda ise içinden çıkılmaz bir durum şekli kazandığını fark ettim ve kurtarılası bir durumda olduğuna kanaat getirdim...
kafasında oluşmuş olan düşünceleri, aşındırma yoluyla silip atmak kaydı ile, onu bu saplantıdan kurtarma kararı aldım kendimce... sürekli hülyanın sözde kuzen yüzünden yapamayacağı isteklerde bulunmasını istedim erhandan... tabii erhan bunları hülyanın yapamayacağını ve yapamadığı için, hülyanın gözündeki değerinin yavaş yavaş eriyip azalacağını bilmiyordu o zamanlar...
hülyanın ailesiyle tanışmasının gerektiğini, madem bu kadar aşıksa; işi ciddi bir platforma taşıyıp nişan veya söz gibi bir klişeyle süslemesini teklif ve telkin ettim... kabul etti tabii... insanlara sevecekleri şeyleri söylemekte bir sanat sanıyorum...
bir buçuk ay boyunca, iki üç günde bir erhan "şu gün tanışacağım" haberleriyle geliyor, hemen ertesi günü misafirleri varmış, misafirliğe gidiyorlarmış, müsait olamayacaklarmış, kılmış, yünmüş bahanelerini gelip bana inandığı şeyler olarak aktarıyordu... gün geçtikçe bu işten sıkıldığını ve daha fazla dayanamayacağını bildiren hareketlerde bulunuyor, anlatış biçimi yumuşak ve sevgi dolu tonlardan uzaklaşıp, yerini öfke ve nefrete gebe tonlamalara bırakıyordu.
bir gün, ertesi gün çat kapı gidip, hülyanın ailesiyle tanışacağından söz etti... ölçüp biçtikten sonra, benimde ona eşlik etmem gerektiğini söyledim. ertesi günün akşamı, takım elbiseler giyildi, saçlar yapıldı ve hülyanın evine ani bir baskın tadında koca bir demet çiçek eşliğinde gidildi...
kapıyı hülyanın ablası olduğunu tahmin ettiğim, ona çok benzeyen bir abla kişisi açtı. durumu açıkladık, beti benzi atmıştı ve bu durumu fark ettirmemek için hülyayı çağıracağını söyleyip, bizi kapıda bırakarak içeriye doğru hızlı adımlarla ilerledi...
onun içeriye girdiğini gören erhan, ayakkabılarının bağcıklarını sökerken, bana da aynını yapmamı işaret etti... ayakkabılarımı çıkarttığımda geniş bir holden ilerledik hızlı adımlarla... holün sonundaki odaya girdiğimizde kendimi sekiz dokuz kişinin bulunduğu, geniş ve keyifsiz döşenmiş bir salonda buldum... insanlar bize bakıyor, bazısı toparlanırken, bazısı da ne diyeceğimizi duymak için, kulak kabartmış yüzümüze bakıyorlardı... ne tesadüf ki, kadir de oradaydı...
erhan kadirin varlığına aldırış etmeden, hülyayla aralarında aylardır devam eden ilişkilerini anlatmaya koyulmuştu ki; odaya hülya girdi... onun girişiyle, kısa bir sessizlik hakim olsa da, erhan anlatmaya devam etmişti...
odada var olan kocaman bir sessizliği dağıtmaya çabalayan erhanın sesi, ortama uyum göstermek üzreydi ki, sonradan hülyanın amcası olduğunu öğreneceğimiz iri yarı bir adam kalkıp hülyaya okkalı bir tokat yapıştırarak, odasına gitmesini emretti... aslında ne olduğunu bilsekte, etrafa ne oluyor bakışlarını savurmaktan kaçınmadık... kadirin, hem nişanlısı, hem de amca çocuğu olduğunu öğrenmemizin hemen ardından, üzerimize çullanan dört aile ferdiyle boğuşmaya başladık... hepsi iri yarıydı, dayak yediğimiz için uydurmuyorum, gerçekten... hepsi iri yarıydı ve bizim üzerimiz kavga etmek için müsait değildi... takım elbiseliydik! ama aksiyon filmlerindeki aktörlerin çoğunun takım elbiseyle harikalar yarattığı düşünülünce, bu bir bahane olmaktan kurtulamıyor tabii...
ağzımız burnumuz kırıldıktan sonra, bok çuvalı formunda kapı dışarı edildik... hatta; dayak seansına hiç ara verilmeden, dayak yiye yiye ilerledik o uzun ve dar holü... tek yandığım iyi paralar saçıp aldığım lacivert boyuna çizgili takım elbisemin ceketinin, kollarının ve astarının yırtılmış olmasıydı... bir de çok sevdiğim pembe gömleğimde düğme kalmamış, ütüsü bozulmuştu... allahtan içime atlet giymiştim, yoksa oradaki iri kıyım ve alabildiğine göbekli insanlar yapılı vücudumu görür ve kıskançlıktan daha sağlam döverlerdi... bir de kapının önüne atıldıktan sonra, ayakkabılarımızı vermediklerini fark ettik... ne özensiz insanlardı, işlerini tam manasıyla yapmıyorlardı, buradaki seanslara, bir daha katılmayalımdı... kapıyı çalıp, ayakkabılarımızı rica ettik... benim ayakkabımın iki çifti de -ki kendileri kırksekiz numara...- erhanın kafasına geldi ve ufak çaplı bir şişlik oluşmasını sağladı... benimse bacağıma erhanın kafasından seken ayakkabımın topuk kısmı geldi ve kızardı... neyse...
yediğimiz enfes dayağın üzerine ayakkabılarımızı geçirip yola çıktık... taksi çevirelim dedim, atlayalım, gidip pansuman yaptıralım kaşımıza gözümüze... hiçbir taksi bizi o halde almadı... o saatte otobüs veya dolmuşta kalmamıştı semtte... kırk dakikalık yol yürüyerek, mahallemizin sağlık ocağına ulaştık, pansumanlarımızı yaptırdık, evlere gidip üstlerimizi değiştirdik ve her zaman takıldığımız cafede buluştuk yarım saat içinde...
erhan geldiğinde, suratında içinde bulunduğu durumdan keyif almadığını açık eden bir somurtmayla karşıma oturdu... günün ve yediğimiz mükemmel dayağın hemen ardından analizimizi yaptıktan sonra, ne yapacağımızı kararlaştırdık... ben fikir belirtmedim, onun isteği üzerine, savaş boyalarımızı sürünüp, öc almak için soluk benizli iri kıyım ve göbekli insan topluluğunun bulunduğu eve tekrar gidecektik... ve bunu yaparken, hiçbir aile ferdine haber verilmeyecekti... tamamdı...
yanımıza sıkı kavga eden arkadaşlarımızdan bir kaçını daha alarak, daha yaralarımız kabuk bağlamadan savaş boyalarımızı sürünüp, savaş baltalarımızı kınından çıkarıp yola çıktık. saat gece yarısını geçmekte idi ki; sıkı dayak hizmeti verilen güzide mekana ulaşmıştık...
kapıyı bizim arkadaşlardan biri çaldı... kapıyı kadir açtı ki; açmasıyla onu yakasından kavrayıp merdivenlerden yuvarlamamız bir oldu... aşşağıya inip, bina kapısından zili çaldıktan sonra, cama çıkan iri kıyım ferdlerine kadirin merdivenlerle sevişgenliğinden dağılmış suratını göstererek, "gelip alın şimdi bu iti!" diye bağırıldı erhan tarafından...
biz binanın girişinde saklanıyorduk ki; iri kıyımlar erhanı yalnız sansın... ki çabamız da, amacına ulaşmıştı. don atlet aşşağıya inen amcabeylerden her biri, bina kapısından tedbirsizce kafalarını uzatmalarıyla, asi gençler arasında zarar vermek için kullanılan ve "kafa atmak", biz saygılı insanlarınsa bir selamlaşma çeşidi olarak kullandığı ve "kafa tokuşturmak" diye isimlendirdiği o güzide saygı göstergesi ile karşılaştı...
bu beş angutu, aramıza alıp bir güzel benzettik... onbeş yirmi dakika içerisinde, kollarımızda takat kalmadığına kanaat getirerek hepsini kapının önüne sürükleyip, evimize doğru yol almaya başladık...
ertesi gün iş yerime ulaştığımda, polis amcalar beni beklemekteydi mağazamın kapısında... sıkı bir karşılamanın ardından, sevgi gösterisi yapmak için sıkıca kollarımı kavradılar ve güzelim doğan marka polis aracına bindirdiler... iki yanıma da oturdular ki; bir ihtiyacım olurda yapamazlarsa, mahçup olmasınlar bana karşı... takdir ettim tabii...
kallavi bir şehir turunun ardından güzel bir mekanda içeceğimizi planlarken, mecidiyeköy polis karakolunun önünde araç istop ettirildi. yine sıkı bir dostluk izlenimi bırakmak adına koluma girildi, sıkıca kavranıldı ve karakola doğru yürümem için yardım edildi... gittiğimde erhanın ve erhanın babasının da komiserin karşısında oturduğunu gördüm... e güzel, gün içinde sevdiğin insanların sürpriz buluşma düzenlemesi, her zaman için keyif verici olmuştur...
iri kıyım kabilesinin şikayetçi olduklarını öğrendiğimdeyse, türk polisinin sevecenliği hakkındaki bütün düşüncelerim silinmişti... erhanla göz göze geldiğimizde, rahat olmam için sevecen bir göz kırpışla karşılaştım... pek sevgili, klasik komiser çizgisinden şaşmamak için saçlarını dökmüş ve bıyık bırakmış olan komiserimize derdimizi anlattık, hemen ardından olayın diğer muhattapları geldi ve onlar da anlattılar...
erhan işin boka saracağını, şu genç yaşımızda nezarethanelerin rutubetli ve kötü kokulu havalarını soluyacağımızı hissettiği anda, birini aramak istediğini söyledi. tabiiydi, buyrundu... kayseride albaylık yapan dayısını aradı, hissettim... olayı anlatıp, telefonu kapattı ve karakolun telefon numarasını iletti kendisine... üç beş dakika içinde komiserin dahili telefonu sesini yükseltti ve komiserin renginin değiştiği konuşma geçti aralarında dayımızla...
sonra olayın diğer muhattaplarını odadan çıkartıp, bizden özür dileyerek serbest olduğumuzu, davanın da düştüğünü dile getirdi sağ olsun. elimizi kolumuzu sallaya sallaya çıktık oradan.. bir daha da ne iri kıyım ailesinin bir ferdini, ne de karakolu ve çalışanlarını gördük, duyduk, bildik...
en yakın arkadaşımı dayak yemek, sicilimi lekelemek ve hayatımı karartmak pahasına, içinde bulunduğu yanlıştan kurtarmıştım... gurur duyuyordum kendimle...
üzerinden biraz zaman geçtikten sonra, erhana da onun üzerinde oynadığım oyunlardan söz edince, o da çok teşekkür etti ve bana karşı duyduğu minneti dile getirmekten kendini alamadı... ve bir anımız daha, burada son bulurken, bir kaç söz daha etmek istiyorum...
"ilahi adalet... alemsin!" -alper canıgüz'ün bir kitabında bölüm başlığı olarak görülüp, beğenilip, kullanılmıştır...-




4 Yorumcu Katılımı:
bu da film gibi olaymış. iyi sicilin kirlenmeden yırtmışsın bari.
Güzel bir anıymış SeMe, seni bir kez daha takdir ettim. :)
Dostluğuna nail olan insanlar adına da sevindim; kıymet bilsinler!
eğer sevgilim abisi olmasaydı ben sevgilim ve dövdüğü çocuk(kendileri sınf arkadaşım olur) şu anda mahkemeliktik...neyseki tanıdıktı oydu buydu dva düştüde bnde şu 15 yaşımda mahkemeden yırttım bu yazıyı okuyunca o geldi aklıma
eh film gibiymiş gerçekten büyük bir merakla getirdim sonunu size bulaşılmaz anlaşıldı...;)
Yorum Gönder