cuma akşamı babam tarafından ekildim. evde kitap okuyordum ki, uykumun geldiğini hissettim... geldiğinde vicdanen rahatsızlık duyması için, uykunun gönderdiği orta şut karışımı fırsatı göğsümde yumuşatıp, gole çevirdim. yattığımda saat onbuçuk sularındaydı...
cumartesi sabahı sekize doğru uyandım. sağlıklı ve rahat bi uykunun getirisi, mükemmel bi psikolojiyle uyandım güne. çay koydum, annemi uyandırdım, kahvaltı hazırlattım -kahvaltı hazırla! komutunu algılayamayan zihnim, kahvaltı hazırlat!'a kendini daha yakın hissetti, samimi bir emir kipi tabii, kıramadım...
kahvaltıda anneme sordum, ne ayaktır, nedir ne değildir diyerekten... bire doğru eve gelmiş hazretleri. alkol tüketme eğilimi göstermeyen kırklı yaşlardaki bir erkek insanı, o saate kadar dışarda ne yapar, kahvehanenin sisli ve kasvetli ve gürültülü ortamında ne bok yer, anlamış değilim... okey taşlarıyla ve ıstakasıyla, seviyeli bir birliktelik yaşadığı kanısındayım... ayrıca dört kişilik bir oyun olduğundan, bir grup fantazisi kokusu da, burnumda tütmüyor değil... her neyse, kişisel tercihleri kesinlikle kurcalamayacağımdır.
iyi bakalım dedim, sabahta erkenden çıkmış, kınalı adada montajı varmış. iyiymiş. çıktım, öğlene kadar çalıştım -o da babamızın yetişemediği montajlarından birinde... cuma günü banyo dolabının montajını yaparken, yanımdaki kırkbeş-ellisekiz yaş arası, uçkurlarını ağızlarından düşürmeme potansiyeline sahip olan yedi adet ihtiyar ustanın kişisel becerileri sayesinde su borusunu delmiştik. akabinde bir ferahlama, duvardan fışkıran suyla birlikte bahşedilen ıslaklık hissi ile gelişen ve geçiştirilen fantazilere tanıklık ettik. babamızın bulduğu ustaların, kesinlikle bir ortak noktaları olduklarından şüphemiz de yoktu üstelik. hepsinin penisi kasık kısmındaki işlevlerini bir şekilde tamamlamış ve ağızlarının iç kısmına, dil ve damak arasına yerleşmişti. nefret ettik, cinsellikteki işlevselliğini yitirmiş tüm erkek ırkından, öyle olmak istemedik. en ufak bir fırsatta birbirlerini düzme hayallerinden miğdelerimiz kalktı... onların kalkmayan uzuvlarına inat, kıskandırmak adına. yedi adet cinsel tercih belirsizliğinin garipliğini yaşayan ve yaşatan bünyenin mola verdiği ilk an, su tesisatçısı çağırılıp sorunun üstesinden geldik. cumartesi günü de, su borusunun patlaması nedeniyle kaybettiğimiz zamanı, geri kazanmak için çalıştık. meyvelerini de topladık, işlerimizi bitirdik. tamı tamına üç gün, eşcinsel eğilimli bir cinsellik sohbetine maruz kalmamıza rağmen, güzel anılarımızı bıraktık orada. kuru ve alabildiğine kıllı hemcins popolarına atılan parmaklar, okşanan sarkmış, kıllı ve iğrenç hemcins göğüsleri, vaad edilen orgazmlar, reddedilmemesi gerektiği hissi uyandıran pozisyon teklifleri vesaire... ne kadar da sıkı dostlar, değil mi?
cumartesi günü montajını bitirdiğimiz evin sahibesine anahtarını teslim ettikten sonra, yüklü miktardaki bahşişi cüzdanımın nice zamandır buruk formda takılan kısımsalına yerleştirdim. adettendir, ustalara da dağıtılır bahşiş denilen olgu. ben yalnızca kendime dağıttım. içimde onlarca karakter barındırıyordum. (serzeniş meraklısı, kurtoğlu, seme, alpay, bitli, ahmet vesaire...) kendi içimde bölünüp, kendi içimde çoğalan mikro organizmalarla sevişme arifesindeydim, mutluydum. bölünmüşlüğün yarattığı çoğalmışlık hissi, mutluluğumu çoğalttı (iğrenç bir cümle, mükkkkemmel bir atlayış -dönk!)
ustalara dağıtmadım çünkü; bahşişle gelen ihya olmuş hissinin akabinde, bir nöbetçi eczaneye dalıp viagra ve türevlerinden birini alabilirlerdi, değil mi? ve bu nirvanaya ulaşmışlık hissiyatı, sapkın ilişkilerin bir başlangıcını oluşturabilirdi. böylesi güzide bir oluşumun ilk adımını atmış olmayı çok isterdim, amma ve lakin, psikolojim müsait değildi topluma böylesi bir kazık atmaya...
ustalarımızı fantazik halleriyle baş başa bırakıp -ne kadar doğrudur bu bir avuç sapığı bir arada bırakmak, içimde eleştirilerimi giydirdim kendime. eve uğrayıp hazırlandıktan sonra, kadıköye doğru harekete geçtik. bitli limondan arkadaşlarımızla buluşacaktık... daha şimdiden geç kalmıştık... hızla geçen zamanı kovalayarak kadıköye ulaştık. kendimizi fazlasıyla egoist hissediyorduk o gün. özgüvenin tavan yaptığı, kendini beğenmişliğin ve egoların maximize edildiği, sevdiğimiz ruh hallerinden birine davetliydik ve kesinlikle hatrı sayılır, daveti geri çevirilmez biriydi... kendimizi Pierce Brosnan tadında hissediyorduk. geri kalan herkes sadece setin bir parçası idi...
gittik, bir cafe tarif ettiler... kolayca bulduk. içeri girdik, loş bir ortam ve sevişgen çiftlerle dolu kocaman bir mekan... sevişilmeyen masaları göz ucumuzla keserken en uç masada sevdiğimiz insanları gördük, oturduk. iki lafın belini kırdık. nargilemizi içtik, çaylarımızı höpürdetmemeye özen göstermeksizin yudumladık...
sonra ordan da kalktık. hatta erken kalkmak zorunda kaldık... kadıköyden net iki saat süren, eziyet formunda bir otobüs yolculuğunun ardından ulaşılan samandıradaki kadim dostumuza sitemlerimizi ilettik... bu nasıl boktan bi yoldu? bu nasıl bi mesafeydi? allahın sittirettiği bi yer harici oturulucak başka bi yer yok muydu? o bize gelseydi de, biz iki saat boyunca parfüm olarak ter kokusu esansını tercih eden insanların arasında oturmasaydık, daha iyi olmaz mıydı? vesaire...
arkadaşımızda kaldık, ailesiyle hasret giderdik. hatta peder bey amcamızdan askerlik anıları bile dinledik... ne güzeldi, askerliğini tamamlamıştı... hatta ömrünü tamamlıyordu mutlu aile tablosunun baş köşesindeki beyaz televizyon koltuğunda, elinde kumandası... imrendik... kurduğu düzene, bu zamana kadar becerdiği işlere ve henüz hayal kurmaktan vaz geçmemiş oluşlarına... hayallerinin çoğunu gerçekleştirmiş olduğunu dile getirirken, kendisiyle gurur duyup, göğüs kabartışına imrendik...
kendimizden dört yaş küçük kardeşimize aşk hakkında faydalı bilgileri serpiştirdik. önerilerde bulunduk, telkinlerimizi dile getirdik... o da can kulağıyla dinledi, eyvallahtı... saolsundu...
yattık, kalktık... pazar sabahları kendime kahvaltı hazırlamayı pek bi severim esasında... ama el memleketlerde olunca... kendimizi dışarıya attık... yaklaşık kırk dakika sonra kartala ulaştık... vay anasınıydı, istanbul muydu burasıda? bu nasıl bir mesafeydi? neden bu kadar mesafeliydi bu samandıra denilen memleket diğer semtlere karşı? bi sorunları mı vardı acaba?
kartalda kendini zengin hisseden ama öyle olmayan popolarımızı yakıştırdığımız, kahvaltı edebileceğimiz hissi uyandıran tek bir yer bulamadık. maltepe sahile varıp mc donald's a girdik, en ağır menülerle (benimkisi hayvani mega mac'in büyük seçimi, yanında normal hamburger, üzerine çikolatalı donut ve mc flury...) brunch'ın bokunu çıkardık... birde utanmadan, önümüzde yükselen yağlı besinleri az sonra yemeyecekmişçesine, oturup kalorilerini, besin değerlerini çekiştirdik... mesela büyük boy patates kızartması, bir gün içinde ihtiyacımız olan kalorinin yüzde kırkını karşılıyormuş... nerden biliyosun sen, densiz mc! benim ne kadar kaloriye ihtiyaç duyduğumu... kızmıştım, sahiden... sildim süpürdüm bende, verdim veriştirdim... doydum, şiştim...
güzel bir de pazar günü geçirdim amma... onu başka bir postta anlatacağımdır... burada kesmek durumundayımdır... pazar günümü, pazartesi akşamı anlatmalıyım... hem bu yazının uzunluğu da, baymak üzere tahminimce... -açıkçası uzun yazı denemeleri yaptığım düşünülebilir, doğrudur, altında sebepler aranılabilir...
evet pek sevgili, varlığıyla mutluluk uyandıran okuyucu... sana da üzerime düşen sorumluluğumu layığı ile yerine getirdiğimi varsayıyorum...
-ne olacak bizim şu halimiz?




2 Yorumcu Katılımı:
değişik yazı, yorumlarını beğendim. yalnız bu sapkın ustaları anlamadım:)güzel yazıyorsun da yazılar çok bitişik. bence şablonunu değiştir. okurken biraz zorlandım şahsen.
@rahat yazarcığım; tema üzerinde çalışıyorum... bir haftaya kalmaz, tertemiz, basic bir temayla karşınızdayım :D:D
teşekkürlerimi sunarım... :)
değişik bi tarz idi bu ki, ben de çok beğendim şahsen... :D
Yorum Gönder