hırslandı bal kabağı ikiden, aynen devam...
pazar günü kahvaltımızı ettikten sonra, tüm kalorilerimizi vücudumuzun göbek kısmına depolayıp migrosa girdik, kedi mamalarımızı, kumlarımızı aldık dostumun şımarık'ı için. sonra tekrar eve dönmeyi, filmdir, müziktir, beyin fırtınasıdır takılmayı önerdi kadim dostum. kibarca reddederek ona tekrar kartala dönüşünde eşlik ettim. bugün, yani pazar günü için özel planlarım vardı... sonra kadıköy minibüsüne bindim...
kadıköyle kartal arası da çok uzaktı sahi, sahilden de gidilse, pek birşey fark etmeyecekti. kaderime boyun eğdim, kitap okuyarak erittim önümde uzanan asfaltı... kadıköye ulaştığımda gittiğim ilk mekan kurukahveci mehmet efendi oldu... sevgilim kahve yapma konusunda fazlasıyla becerikli, ama elimizdeki materyal sakızlı kahve ve bu bizim damak tadımıza uygun olmadığı için, kendine suç aramakta idi, kahvenin değişik tadından dem vurarak...
taze çekilmiş türk kahvesi... şu dünya üzerinde en sevdiğim kokulardan biridir, tad olarakta, en sevdiklerim kategorisinde listelenir kendileri... kadıköydeki şubesi, pazar günleri kapalı imiş... kapalı olduğunu, bu tatlı sürprizi gerçekleştiremeyeceğimizi öğrenince kırıldık... ardından bir hışım elbise dükkanlarını dolaştık, kahveyi elde edememişliğimizin üzerine iyi giderdi, hem; sevgilimizi mutlu etmek, bizi kahveden fazlasıyla mutlu ederdi, onun mutluluğu, bizim mutluluğumuzun öneminden, daha bir önem arz ederdi. onun gözlerinin içinin gülmesi, gözlerindeki mutluluk hissinin doğuşu, bir çok olgudan daha kıymetliydi, kıymetlimdi kendileri...
kadıköyde beğendiğim bir şey olmadı... ne yapalım derken, sevgilinin istediği bir kitap anımsandı... kitapçıya girildi. kitap, biraz pahalı geldi... -kitap alma alışkanlığının olmamasının kötü yanları... sonra birden; eminönündeki kahveci insanının şubesinin, haftanın her günü açık olduğu geldi akla ve mutluluk hormonları salgılandı... -yazarda türk kahvesinin, farklı bir yeri vardır, hissettiğiniz üzre. birde sevgiliyi de mutlu edeceği düşünüldüğünde, tadından yenmeyen bir madde halini almıştır.
bir vapurun iskeleye yaklaşmakta olduğunu gördük. hızlı adımlarla eminönü iskelesine doğru ilerlemeliydik, öyle yaptık. vapur beş dakika içinde kalkıyordu, seviniyorduk biz de, pek beklemeyeceğimiz için... jetonumuzu aldık, bizi eminönüne götürecek vapurumuzun önünde oluşan kuyruğa takılmamak için, halat kısmından atladık bi hışım. vapuru vapur yapan, sağ ve sol kısmında açıkta bulunan oturaklarda yer bulmak ümidiyle ilerledik. ilerlerken sol bacağımızın bilek kısmının biraz üzerini bir yere taktık. o anda pek acı duymadık ama, eve ulaştığımızda anladık ki; derin bir kesik, ayak bileğine kadar ulaşan bir kan akıntısı ve çirkin bir yara ile dolaşmışız gün boyu...
eminönüne varana dek, denizin derinliklerinde yaradanı, sevgiliyi, anneyi, babayı, abiyi, arkadaşı, dostu, varlığı, yokluğu, oluşumu ve olamayışımı aradık... hiç birini bulamadık sevgili haricinde. onu da dolmabahçedeki çay bahçesinin önündeki koyu renkli sulardan çıkarttık... sırılsıklamken öptük, sarıldık ve kabaran hasretimizi, bir nebze de olsa giderdik. malum, cuma sabahından bu yana, görmüyorduk kendilerini... bir de olamayışlarımızı bulduk esasında amma, olamayan hiç bir şeyin, bu hikayede bir yer edinebileceğini, tutunabileceğini sanmıyorum, es geçiyorum, izninizle...
eminönüne indiğimde, martı boku, balık ekmek, yosun ve çöp kokusu karışımı güzide bir koku hakimdi sahil şeridine... bu kokuya hasrettim, ciğerlerimi doldurdum pervasızca, belki de elimdeki tek kokunun bu olduğu yüzünden... olsundu, özlenen kokular, pek uzakta değildi... fazlasıyla kalabalık olan eminönünün meydanına, alt geçitlerinin sıkışıklığına, barındırdığı insanların odunluğuna aldırış etmeden, seri adımlarla kahveci insanının semt şubesine ulaştım. kokuyla mest oldum, sonra amacıma ulaşmak için kafamı camekandan içeriye uzattım ve -orta boy bir paket türk kahvesi lütfen diyiverdim. sağolsundu, kırmayıp isteğimi yerine getirmişti...
kahveyi aldıktan sonra, amaçsız bir şekilde eminönü sokaklarında dolaştım biraz. satılan şeyleri inceledim dikkat kesilerek. anneciğimle, çok gelirdik çocukken eminönüne... yapı kredi bankası vardır, mısır çarşısının çıkışına rast gelir hani, bilirsiniz muhtemelen... oraya ulaştığımda artık tüm anılarımı anımsıyordum... annem ve benim için, ne kadar önemli bir semt olduğunu düşünüyordum buraların... her arnavut kaldırımında çocuk ayaklarımın, izleri mevcuttu... yağan yağmur, yenilenen ayak izleri vesaire, hiç biri silemezdi onları... onlar yüreğime işlenmişti belki...
taksime gitmeliydim, sevdiceğime alacağım, kadıköyde bulamadığım hediyeleri bulmak için... ihtiyaçlarımı taksim paklardı... ama hiçbir araca binmek istemedi paşa gönlüm, yürümek istedi sadece... isteklerime karşı boynum kıldan incedir, kabul edip beynimin ayaklarıma yürüme sinyalleri göndermesine ön ayak oldum... galata köprüsüne ulaştım kalabalığı yarıp... babalar günüydü bugün sahi? ben çocukken, galata köprüsüyle her hafta görüşürdük, düzenli bir ilişkimiz vardı, iki tarafında mutlu olduğu... o zamanlar arabamız yoktu, babamızın başta kendisi olmak üzre, etrafındaki herkesi aldatmaya başlamışlığı yoktu, paramız ve yine paramız da yoktu... ama aile oluşumuz ört pas etmeye yetiyordu bunları... her hafta balık tutmaya gelirdik babamla buraya, galata köprüsüne... arabamız yoktu dedim ya, bütün otobüsler bizimdi o zamanlar... fazlasıyla zengindik, aramızdaki sonsuz aile bağları sayesinde... galata köprüsü bizimdi, haliç, oltalar, misinalar, anneciğimizin hazırladığı sandeviçler, marmara denizi, yanımızdan geçen çaycıların termoslarındaki sıcak çay, mis gibi deniz havası... herşeye sahiptik... sahip olamadığımız tek şey, altımızdan akıp giden sudaki balıklardı... onları da hile ve hurda ve güç kullanarak elde etmiyor muyduk? ne gerek vardı diğerlerini eksik olarak görmeye... evet... ben çocukken biz; babamla periyodik olarak pazar sabahları beşte kalkar, ilk otobüsün saatine yetişir ve balık tutmaya gelirdik buraya, galata köprüsüne...
tahminen yarım saatten fazla bi zaman geçirdim galata köprüsünde. anılar, anılar ve yine anılar... çok rüzgarlı bi hava vardı, bir çok kez gözlerim doldu bu yüzden... yüzümü gerdirerek kurtuldum bu durumdan, ellerim kirlenmiş gibiydi, göz yaşlarıma dokunmalarını istemedim o an... rüzgar durduğu, gözlerimin dindiği ilk an, vücudumdaki tüm gücümü bacaklarıma aktarıp ileriye ilerlemeleri komutunu ilettim ayaklarıma. şu elektronikçilerin, müzik aleti satıcılarının, genel evlerin ve büfelerin süslediği karaköy yokuşundan hızlı adımlarla istiklal caddesine çıktım... kısa bir aramanın ardından, sevdiceğime yakışacağını düşündüğüm şeyleri buldum... -ilk seçim, her zaman için en iyisidir... onları da alıp, yavaş adımlarla taksim meydanına çıktım. sanırım aklım hala galata köprüsündeydi. dudaklarımın arasına önce sigaramı, sonra da afilli ıslığımı yerleştirdim... sigaramdan bir duman çektikten sonra, afilli bir ıslık patlattım galataya doğru... aklım gelmek istemedi... tamamdı, orda kalsındı madem, kahretsindi, kahrolsundu...
otobüs durağına düzgün bir biçimde yanaşırken, otobüse binmek istmediğimi fark ettim... sırtımdaki çantanın ağırlığına aldırış etmeden, eve kadar yürüdüm... kan ter içinde kaldım ama, yürüdüm...
ardından annemizle hoş beş edildi, babamız arandı, annemizin onun için yaptığı dolmalar hatırlatıldı, eve çağırıldığını dile getiren davetiyesi iletildi. eve geldiğinde, sıkıca sarılıp hediye olarak alınan tişörtü verildi. denemesi istendi, denedi, gayet yakıştı ve yakıştığını hissetti... iyiydi, beğenmişti...
babamla konuşacağım şeyleri, erteleme kararı aldım ben, o; ona aldığım hediyeyi denerken... gözlerinde bir kuşku sezdim sanıyorum. bana, ağzımdan çıkıcak olan cümlelere karşı... doğal karşıladım... son bir yıldır, eskisi gibi değiliz sevgili babacığımla. aramıza, iki tarafında istemediğine kesinlikle inandığım bir soğukluk girdi. su aktı ve böylesi bir yatağa uzandı. çamurdan yarattığımız yükseltiler engelleyemedi bu akıntıyı. artık; eskisi gibi değildik... hiç bir zaman, eskisi gibi olunmuyor sahi... bir düzey yakalanıp kaybedildiğinde, eskiye duyulan açlık hissi, gaz yapmaktan başka bir işe yaramıyor maalesef. sonra içilen sodalar... fazlalık olarak görülmeye başlanmış tüm eksiklerin, baskı kurularak vücuttan dışlanışı...
babam beğendiği tişörtüyle sofranın baş köşesine kurulurken, sevgili anneciğim de salata hazırlamak için mutfağa doğru ilerledi. fırsat bu fırsat diye geçirdim aklımdan ve babama, -cuma günü neden ekildik hacı? diyiverdim espriyle karışık... kendileri bir aile toplantısı tadında olacağını düşünmüş, baş başa olmak istediğimi anlayamamış... garip karşıladı tabii adamcağız, bir yıldır tek kelime edilmiyor karşılıklı... durumu izah ettim, buluşma delil yetersizliği nedeniyle ileri bir tarihe ertelendi...
uyku vakti gelmişti... hemen hareketle duşa girip, uykumun yoğunlaşmasına yardımcı olması için fazlasıyla sıcak olan suyun altına girdim. sonra havlu eşliğinde balkona çıkıp birkaç sigara içtim... sonra on yıla yakındır seviştiğim, çekyattan bozma yatağıma uzandım... aramızdaki büyük dostluk ve temiz geçmiş, sıkıca kucakladı beni, sevdiğim pikelerin eşliğinde. kafam birden fazla şeye takıldığında, uyuma zamanım hızlanıyor benim... tek bir konuya odaklanamadığından olsa gerek, fazlasıyla yorulan zihnim, kepenk indirme ihtiyacını öne çekiyor. trt iki deki "dünyadan" başlığı altında yayınlanan, fransız opera yayınını takip ederken, televizyonu kapatmayı unutaraktan, uykuya dalmışım...
gece boyunca hiç rüya görmediğimi hissettim sabahın ilk ışıklarına göz kırparken. yediydi duvara asılmış ve koluma takmamı hazır kıta bekleyen saatlerimiz. yine temiz bir uyku çekmiştim... böylesi karmaşalara gark olduğum zamanlarda, bu temiz uykular da olmasa, halim nice olurdu? diyorum şimdi kendi kendime... ölümün erkek kardeşi olan uyku hali, bazen günü kurtarıyordu sahiden... onun üzerine aile saadeti(!)yle bezenmiş, güzel de bir kahvaltı ettik... bugün de çalışacaktık...
(...çalıştık, çalıştık ve çalıştık...)
saatlerimiz mesai saati bitimine -hele şükür- ulaştığında, sevdiceğimi bekliyordum çıkış kapısında. çok özlemiştik, ona çok ihtiyaç duyduğumuz, onsuzluğu derinlerimizde hissettiğimiz günler geçirmiştik hali hazırda...
seçtiğim hediyeleri çok beğendi. yalnız birinin bedenini tutturamamışım. olsundu, gözlerindeki mutluluğu yakalamayı, mutluluğuna ortak olmayı becermiştim işte... mutlu olduk... çok mutlu olduk... mutluluğumuz; onsuz zamanlarda başımıza gelen, kötü diye nitelendirilebilecek yaşanmışlıklarımızın hepsinin üzerini şefkatle örtüverdi... içimiz ısındı...
ve bal kabağının hırslanışı, burada sona erdi...
gökten üç elma düşsün bu hikayenin sonunda... biri, iki elmanın eşit yarıları -hayır benzerlik değil, tamamlayıcı bazında- olan sevgilim ve bana, biri dört eşit parçaya bölünüp, aynı karede yer almayı beceremeyen ve muhtemelen beceremeyecek olan her aile ferdime, bir diğeri ise, siz pek sevgili okuyuculara... afiyet bal şeker olsun, sevgili okuyucu... iyi bir yaşam diliyorum...
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)




2 Yorumcu Katılımı:
sen yine sevgilini görebiliyorsn ya bn ne yapayım bir ay sona en az 2 yıl hiç göremeyecğm(tbi o iki yıl içne ayrılmazsak)bnce sevgilinn kıymetini bil(ki ztn biliysn yazılardn anladığm kdrıyla)
@melike; bazen, yüzeysel bakıldığında veya yüzeysel anlatıldığında, değişik bir şekilde lanse olabiliyor olaylar...
belki bende, bir ay sonra ömür boyunca göremeyeceğimdir, sevgili melike...
ahh... hayat ne garip...
kıymet bilmekte, bi yere kadar sanıyorum...
bazen, elinde olmayan sebeplerden ötürü, elinde olanları kaybedersin... -umutsuzluğa gel...
Yorum Gönder