Masal Gibi Bir Betimleme...

bir masaldır ya, kurbağanın prense dönüşmesi... ve bunu yalnızca prensesin yapabiliyor olması...
aslında özdeşleşildiğinde, ne de gerçektir bu... hiç bir ütopik yanı kalmaz... rahatsız edici bir gerçekliği de keza...
prensi öpmek zordur... kurbağadır çünkü, siğilleri vardır, çamur içinde yaşar ve pis bir görünüme sahiptir... ve prenses harici kim öperse öpsün, kimyasında bir değişime gidemez, gitmez belki de... mükemmeliyat duygusu ağır basar, o radde ulaşamadıkça, kurbağa kalmak onun için bir tercihten öteye geçer, bir kurtuluştur, özüne duyduğu saygıdır... prenstir özünde kendileri...
prensese hayranlık duymak fazlasıyla kolaydır... hem yüz ve vücut güzelliği, hem bu güzelliği saran eşsiz kumaşların çekiciliği, hem ruhunun duruluğu ve bilgeliği, hem de statüsü bakımından, beğenilme katsayısı bir hayli yüksektir... onu öpmek, ona dokunmak, ve ona sahip olmak ütopik bir olgudur yer yüzündeki tüm erkeklerin gözünde ve gönlünde... o koca sarayında yalnız başına yaşarken, farklı ülkelerin prensleri, önde gelenleri ve hatta kralları arabalar dolusu hediyeyle kapısına dayanır prensesin... onun tek sahibi olmaktır amaçları... güzelliğinin içinde giz olan tanrısal yanını göz ardı ederek, dünyevi olan herşeyi ayakları altına sererler... bilmezler ki; prenses dünyevi olan herşeyden geçmiştir aşkı bulmak için. dünyevi olan herşey, eksikleri göz önüne alındığında doygunluk seviyesinin de üzerindedir... kendi kudreti ile yaşayamayacağı, tek başına gerçekleştiremeyeceği tek şey, aşktır, masallardaki kadar kusursuz, gerçekte olduğu kadar yalın ama bir o kadar da tutkulu bir aşk...
boşluk hissi, prensi olur olmaz kişilere kendini öptürme eğilimindeymişçesine lanse edebilir... prenses ise etrafındaki boş insanlara, amaçlamadığı bir şekilde hareketleriyle umut verebilir... her insan boşluk hissine kapılabilir zaman zaman, boşluğa kapıldıktan sonraları; aşkın gerçekleşmeyecek bir düşten öteye gidemeyeceğini bile düşündükleri olur. hayata küsüp, ne vraklar, ne de insan içine çıkarlar bir dönem... ama aşkın parçacıkları gözlerine ve gönüllerine kaçtığında, tüm bu yaptıklarından pişmanlık duyarlar... kendilerini sorgularlar, nasıl olur da, ben kendimi böylesi güzel bir duygudan mahrum bırakırımlarla... nasıl bir ruh haline girdim ki, böyle apaçık bir gerçeği, koca bir yalancı, hiç gerçekleşmeyecek bir yalan olmakla yaftaladımlarla...
sonra bir gün, aşkı bulabilmek ümidi ile prenses korumalarına haber salarak, yalnız başına dolaşmaya çıkacağını duyurur ve ülkesinin ormanlarının derinliklerinde kaybolmak istermişçesine, şuursuzca dolaşır tüm güzelliği ile... durgunluğuyla göz dolduran bir göle rastlar şuursuz dolaşmaları esnasında... o kadar hayran bırakası bir güzelliği vardır ki gölün, aşkı barındırabileceği hissi bile uyandırır prenseste... o derece şuursuzdur... prens ise formdan düşmemek için her gün tekrarladığı zıplama antremanlarını aşk etmek üzre o nilüfer senin, bu nilüfer benim atlamaktadır yok denicek kadar kısa bacaklarıyla... prens beceriklidir de, tüm olumsuzluklara rağmen koyduğu hedeflere ulaşır... -kısa bacaklarına rağmen, kendinden on kat yükseğe atlaması gibi...
prenses bu durgunluğun mükemmelliğine kendini kaptırmış, bu durgunluğun içinde kendisine sanal bir akıntı yaratmış, huzura erişmek için ruhani dünyasında bir o yana, bir bu yana salınmaktadır. prens henüz hiç görmediği güzellikteki bu oluşumu fark edememiştir... tek amacı zıplama seansını bitirip, ağaç kovuğuna çekilmek ve bugün göle uğrayacak olan ne idüğü belirsiz kadınların zoraki ve tiksinç öpücüklerinden kurtulmaktır... gölün üzerine ormanın yüksek ve heybetli ağaçlarından sıyrılıp, süzülen güneş ışınlarından biri, bir diğer nilüferi incitme pahasına zıplamaya hazırlandığı vakit çarpar prensin kurbağa gözlerine... bir anda bütün meditasyonu yok olur ve kurbağa kafasını ışığın geldiği yöne, göğe doğru çevirir... güneşin parıltısından gözleri kamaşan prens, gözlerini atlayacağı nilüfere çevirirken bir ışık huznesi daha çarpar gözlerine. kör etmek istercesine parlar bu obje bir ağacın gölgesine sığınmış olmasına, güneş olmamasına rağmen... kurbağa prens daha önce hiç böyle birşeyle karşılaşmamıştır. nilüferleri üçer beşer atlayarak, onun ilgisini üzerine toplayan parıltıya doğru ilerlemeye başlar...
yeterince yaklaştığında, bu parıltının bir kadın vücudundan saçıldığına iyice emin olur... gözlerindeki kamaşma henüz son bulmamıştır... bu güne dek gördüğü en güzel yüze, en narin avuçlara ve parmaklara, en güzel gözlere, kaşlara ve kirpiklere sahiptir bu kadın... prenses pembeliğinde bir vücut eşlik eder bu mükemmeliyatla ödüllendirilmiş uzuvlara... prens kadının mükemmelliğini zihninde onlarca kez tekrarlarken bilincini yitiricek gibi olur ve prensesin hemen önündeki nilüferden ayağı kaymak şartıyla gölün soğuk sularına düşüverir. o zamana kadar kurbağayı fark edememiş olan prenses, suyun dalgalanmasıyla şuursuzluğundan bir an için sıyrılır ve suyun halka formu kazandığı, prensin düştüğü yere doğru dikkatlice bakar. su biraz durulduğunda görür ki, hemen önünde cansız bir bedenin eşlik ettiği bir kurbağa yatar... eli ayağı birbirine dolaşan prenses cesaretini toplar ve seri bir hareketle suyun içine elini daldırır... içinde bulunduğu halet-i ruhiye nedeniyle etrafındaki herşeye aşırı sevgi ve şefkat duyguları besleyen prenses, sudan çıkardığı kurbağanın acı vraklamalarını duyar, hayata tutunmak için kıvrandığını görür ve içgüdüsel bir şekilde kurbağaya bir "hayat öpücüğü" bahşeder...
prens yeni doğmuşçasına bir tazelik hissiyle açar yeşil gözlerini... vücuduna kavuşmuş, üzerindeki lanetten kurtulmuştur. ancak kimdir onu bu kadar içten, sıcak ve sevgi dolu öpüp, kurbağa formundan kurtaran güzel? kafasını sağına çevirdiğinde, dolu dolu, aşkla bakan ela bir çift göz takılır gözlerine... bu az önce onda hayranlık hissi uyandıran ve bilincini yitirmesini sağlayan güzeller güzeli prensestir... ikisi de tek kelime etmeden, soluklanmadan bakar birbirlerinin güzeller güzeli gözlerine... aşktır bu konuşturmayan, gözlerini almalarını engelleyen... daha önce tatmadıkları, bundan sonra başka bir gözde hissedemeyeceklerini henüz ilk bakışmalarında kestirdikleri duygu. bir lanettir aslında, iki insanı birbirine sonsuz bağlarla bağlayan. ama dünyadaki en güzel ve en ulaşılmaz lanettir... nirvana'dır, *om'dur... aşktır onları birbirlerine bağlayan, başka hiçbir gözde yakalayamayacaklarını daha ilk saniyelerde hissettikleri lanet...
ve bir terslik çıkmaz, bir paranoya krizi esnasında söylenmek istenmeyen sözler sarf edilmez ve aşkın tadı tuzu olan, büyük gözüken ama aslında ufacık olan engeller aşılırsa, ömür boyu mutlu olurlar...
ütopik bir yanı yok, gerçekten... ne yakalanabilecek mutluluğun, ne ondan sonra gerçek mutluluğu yakalayamayacak oluşların ütopik bir yanı yok... bunların yanı sıra; sonsuza dek mutlu olmanın da, ütopik bir yanı yok... bu hikayedeki tek ütopik olgu, kurbağanın prense dönüşmesi... o da fiziki olarak olmasa da, ruhani yönleriyle gerçekleşmiştir dersek, ortadan kalkar sanıyorum...
hepinize içinde bir prens taşıyan kurbağalar ve yüreciğini ortaya koyup siğilli vücudunuzu öpecek prensesler diliyorum... unutmayın ki; hiçbir vücut, aşık olunan ruhunki kadar büyük hazlar yaşatamaz insana...
mükemmel ruhları saklandıkları yapay kuytulardayken hissedip, zarar görmeden ve zarar vermeden gün yüzüne çıkarmanız, ömrünüz boyunca bu avantajı iyi kullanmanız dileklerimle...
*om: hinduzim ve çoğu hindistana özgü bazı inanç sistemlerinde, en kutsal sayılan hece. bütün evrenin özünü temsil eder ve hindu ayinlerinde, dua, ilahi ve meditasyonların başlangıcında ve son buluşlarında dile gelir...

güzel bir gün, hepinize... bol kurbağalı ve prensesli...

2 Yorumcu Katılımı:

polly dedi ki...

güzel tema; adın ne senin?
:D

Serzeniş Meraklısı dedi ki...

:D:D serzeniş meraklısı, bayan... :D