Unutamadıklarım -Part 2-

evet efendim... buradan devam... (bu kadar atraksiyona ne gerek var dı be seme, bildiğin alt posttan işte...)
bugün; ailemde unutamadıklarım'ı işliyoruz hep birlikte.. bakalım neler var heybemizde...
*çocukken, çok küçükken babamı kızdırıcak şeyler yapardım bol bol... çok küçük olmam; böyle durumlarda evde durmak yerine babaanneme sığınmam gerekeceğini bilmeme engel değildi...
*babaannem iki sokak aşağımızda (kime göre, neye göre aşağı), ufak bir bahçesi, iki odası ve sürekli akan çatısıyla bir gecekonduda yaşardı. tırnaklarıyla yaptığının hikayesini, severek ve usanmadan yüzlerce kez dinlemişimdir... uykudan önce, en sevdiğim masaldı... gücün ve istedikten sonra nelerin başarılabileceğinin, tanığıydı o...
*babaannemin küçük bahçesine yaz ayları bir leğen atar, içine sürekli akan bir hortum koyar ve gün boyu o leğende cıbıldak bir pozisyonda takılırdım... o leğen benim okyanusumdu... tüm dünyaya açılan kapım, hayal gücümü bileylediğim, güneşin kavurduğu günlerin, kaçamağı, yazlığımdı... o leğene iki büklüm olmadan sığamazken bile; suda yapılabilecek her türlü atraksiyonu büyük bir özveri ile ve aşırı keyif alarak yapardım... hey gidi günler... o leğen hala durur, babaannem kesinlikle kullanmaz ve ben her babaanneme gelişimde o leğenle biraz vakit geçiririm...
*benim çocukluğumda ramazan ayları hep soğuk zamanlara denk gelirdi. biz, oruç bozumlarında hep babaannemlerdeydik... unutamadığım şeylerden biridir bu sofralar... babaannemin evde yaptığı tarhana çorbasının kokusunu, abartmıyorum yüzelli, ikiyüz metre öteden alır, kendimden geçer, ailemden kopar ve koşar adım çocukluğumun geçtiği eve doğru ilerlerdim... bu sofraların en net hatırladığım içerikleri ise; tarhana çorbası, balık kızartma (istavrit veya hamsi tabii) bol yeşillikli çoban salata, yine babaannemin elcağızlarından çıkan karışık turşu ve üzerine, ekmek kadayıfı!
*altı yaşımdayken, bir akşam gezmesinde karşıdan karşıya geçiyodum sanırım pastane için. bi minibüsün altında kalıcaktım ki son anda babam beni film sahnelerinden bir uçuşla kurtarmıştı... minibüsçüye iyi küfür etmiştik baba-oğul... birlikte küfür etmenin tadına, o gün varmıştık diyebilirim...
*annemin post modern hizmetçi tadında her isteğimizi büyük sevinçler eşliğinde yaptığı günleri; unutamam... şimdi yemek yapmaya dahi pek vakit ayırmaz da kendileri...
*dört yaşıma girdiğim zamanlarda okuma yazmayı sökmüştüm... çam çam kokan, mobilya koltuk takımlarımızın her tarafına, bildiğim her şeyi bazen tükenmez kalemler, bazen de bıçaklarla kazımayı huy edinmiştim... yaşadığım yerlerde iz bırakmayı sevmem, o zamanlara dayanır... ama gariptir; bazen silinebilir, bazen silinemez, bazen de; tamiri yapılamayacak izler bırakırım... o zamanlar olduğu gibi...
*yedi sekiz yaşlarından sonra, evden kaçma huyu edinmiştim... o zamanlarımı unutamam. gecelerin ayazının içime işlediği, sabahlara kadar dolaştığım ve bundan sıkılmadığım zamanlar... bu zamanlar ileride "başıma bi iş gelmediği için şükrettiğim zamanlar" olarak anılacaktır, ne gariptir...
*koca bir kova dolusu, hayvanat bahçesi temalı legolarımız vardı abimle, unutamam, legolara karşı bi zaafım vardır. puzzleları sevmemin nedeni de, budur sanıyorum.
*abimle aramızda dört yaş var. hal böyle olunca aramızda doğal bir elbise sürkülasyonu meydana gelmiştir ve benim onbir oniki yaşıma kadar, bayramlıklarım hariç hiç yeni elbisem olmamıştır. artık abime olmayan elbiseler, devir daim tadında benim üzerimde görülebilirdi... bu yüzden bayramları iple çeker, arife günlerini bayramın birinci gününe bağlayan, yeni elbiselerimi ve yeni ayakkabılarımı baş ucuma koyarak, çocuk kalbimle dua edip, uyuyamadığım geceleri unutamam.
*bunun yanında bayramlık elbiselerimin de, benim seçimim değil de ebeveynlerimin seçimleri olmasını da unutamam.. çok içerlerdim... istediğim şeyleri giyememek ama yeni ve her ne olursa olsun gösterişli olmalarının dayanılmaz cazibesi, bu içerleme durumunun kısa sürmesine yardımcı olurdu...
*abim, bana göre çok daha uysal bir çocukluk dönemi geçirmiş. ben aklımın ermediği günlerde taş üstünde taş bırakmazmışım, hatırladığım kadarı ile de bırakmıyordum. bu yüzden babaannem, halam, babam ve küçük teyzem hariç tüm akrabalarım beni abimle kıyaslar, abime bir nefret beslememi sağlarlardı...
*ama hakkaten abim de kıyaslanmayacak gibi değildi şerefsiz... çok uyuz olurdum... ama yine de ev içinde iyi bir abi kardeş ilişkimiz vardı... bana çok şey öğretti... hatta ben daha okula kaydolacak yaşa gelmemişken, beni kendi derslerine sokar ve benim üzerimden prim yapardı.. o zamanlar sarıdan hallice saçlar, belirgin yeşil gözler ve tostombalak bi suratla, ilgi çekmek için kullanılabilecek bir modeldim... haklıydı yani...
*abimle aramızdaki dört yaş, bizim ilişkimizi evin kapısının dışına hiç taşıyamadı maalesef... biz bunu, ben on sekizlerime geldiğimde ve birbirimizden beş yıldır ayrı yaşıyor olduğumuzda anlayacaktık ki, birlikte geçicek bir çocukluk evresi kalmamıştı o zamanlar...
*babam henüz dükkan açmamışken, adnan diye bir adamın yanında çalışırdı. hemen evimizin karşısındaydı atölyesi... adnan abi koyu galatasaraylıydı ve ben de fenerbahçeliydim o zamanlardan taa... adnan abi her gün cimbomlu olmam için bana yazıhanede çikolatadan, meyve suyu ve sakızlardan dağcıklar kurardı... ben masayı görünce cimbombom der, masadakileri öğüttükten sonra fenerbahçe marşları söylerdim... ne güzel, düzeyli bi ilişkimiz vardı kendisiyle... kökülmeye hiç ses etmez, her gün birşeyler ısmarlardı... üç, üçbuçuk yaşlarındaydım...
*bir gün babama yardım ederken, çok susadım. adnan abinin yazıhanesindeki bir şişeye sarıldım ve dikledim... o ara burnum tıkalıydı, koku almıyordum... küçüktüm... içtiğimse rakıydı... o zamanlardan belliydi iyi içeceğim... hemen hareketle midem yıkandı...,
*abim ergenlik dönemine geldiğinde, o zamanların en sükseli şeyi olan karete kursuna yazılmak isteyip yazıldı.. ben de istedim ama, beni küçük gördükleri için yazdırmadılar. abimin bok gibi geçen bir ergenlik geçirdiğini ve öğrendiği her hareketi üzerimde etüd ettiğini bilmem söylememe gerek var mı? artık ben de karete biliyordum...
*çocukluğumdan hatırladığım bir şey daha var ki, içimde yara... babam kola alınmasına müsaade etmezdi, ondan gizli gizli eve kola alır ve o gelmeden ya tamamen tüketir, ya da saklardık... bizi sofrada yakaladığı anlar, olay çıkar, o sofra muhtemelen yerle yeksan edilirdi babam tarafından... ne zaman kola, patates kızartması ve kızarmış sosis bir masada buluşsa, içimde bir sızı...
*gezilip görülecek yerleri genelde babamla gittiğim montajlarda tanırdım... mesela taksimi, asmalı mescit sokağındaki "kum saati" isimli restorana montaja gittiğimde öğrendim... işleri bitirdikten sonra babam bana dönüp "tek başına gelsen, bulabilir misin burayı?" diye bir soru yöneltmişti... ben de büyük bir hevesle "şöyle gelirim, şurayı baz alırım, orası olmazsa, burayı ararım, şöyle kaybolmam, böyle karıştırmam" diye diye anlatmıştım... ilerleyen günlerde anladım ki; maksadı "oğlum taksimleri de bilmiyorum diye gezinmesin, öğrensin her bi yerleri" değil, "burada bir iş olur da tekrar gönderirsem, tek başına bulabilsin"miş... para almam için göndermişti de... çocukluğumda yaptığım çözümlemelerin hepsi mi acı vermiş bana yahu... ne garip...
*çocukluğumda babamla geçirdiğim vaktin büyük çoğunluğu bu montajlardır... yani gezme tozma amacı güdülmeyen, hayat mücadelesi kokan sahneler... bunların da çoğunda o kamyonun ön kısmında, şöför ve arkadaşlarıyla sohbet halindeydi, bense kamyonun kasasında tek başına arabaları izleyip sigara içmelerde... düzeyli bir ilişkimiz vardı bizim, evet...
*küçükken, abimle babaannemlerin evinin altındaki yoldan geçen arabaları sırasıyla sahiplenirdik... en mutlu olduğum anlardan biriydi... sıkılmadığımız zamanlarda, günde yüzlerce arabam oluyordu çünkü!
*babaannemin gecekondusunun, "yol geçmesi" gerekçesiyle yıkıldığını unutamam... bir kaç ay boyunca sürekli gidip, enkazına bakıp bakıp can sıkmışlığımı da...
*yedinci sınıftan sonra hızla boy atmamı ve şeklimin "şişko domates"ten, "uzun ve karizmatik"liğe evrilmesini unutamam... bu benim hayatımdaki dönüm noktasıdır... en sevdiğim dönemlerdir, yaz tatilinden sonra okula döndüğümde çoğu kişinin anımsayamaması, gördüğüm en mükemmel sahnelerden biriydi... ("karizma" göreceli bi kavramdır ve ben, her ne kadar böyle bir durum söz konusu olmasa da, kendimi öyle görmenin iyi geldiğini bildiğimden orada kendimi karizmatik diye adlandırıyorumdur... aldırış etme, e mi?)
*hehehe.. bak ne hatırladım... yedinci sınıftan sonra, ne zaman boyum uzayacağını eklem ağrılarıyla anlıyordum... gece yatarken "eklemlerim ağrıyor, boyum uzayacak" derdim, ertesi gün boyum uzamış olurdu... ciddiyim.. çok severdim o ağrıları...
*onlu yaşlara gelindiğinde, bir kaç arkadaşın ailevi problemlerini üstlenip diyarbakıra kaçışımı, orada yaşadıklarımı ve aileme yaşattıklarımı unutamam...
*babamın, her ne olursa olsun benden saklamayışını ve yaptığı her şeyi anlatışını, beni sırdaş bellemesini ve hala bu yönde kullanıyor olmasını, unutamam... çok sevindiğim yönlerinden biridir, bu yüzden ayrıdır bendeki yeri...
*maddi ve manevi açıdan çok iyi bir çocukluk yaşamamış-yaşatılamamış olsam da, bundan iyisi de olmazmış diyor, ve tüm ailemin, iyili kötülü yaşattığı herşeye minnet duyuyorum boylu boyunca düşündüğüm zamanlar... sanırım ben, şuanda bulunduğum noktayı seviyor ve beni bu zamana getiren herkesi, herşeyi çok seviyorum... iyisiyle, kötüsüyle...
evet... unutamadıklarımızın ailevi kısmını da, bu şekilde bitiriyorum... (aslında daha yazılabilecek çok şey var ama, internet cafedeyim şimdi. fazla para harcamamam lazım, para biriktiriyorum.)
bir sonraki bölüm olan; "sadece kendimde unutamadıklarım" da görüşmek dileklerimle... ayrıca bu biraz arabesk kokmuş, bunun için de, kusura bakmayın.. ama yaşanmışlıklarım öyle, ben ne yapayım yani...
bir sonraki bölümde, görüşmek ümidiyle, esen ve serin kal okuyucu... (serini özellikle ekledim çünkü kan ter içinde yazdım bunları...) (böyle bi kapanışı hep sevmiş ve arzulamışımdır...)

3 Yorumcu Katılımı:

BiGaripWomen dedi ki...

Yine şahane anlatım seviyorum yazılarını okumayı..Arabesk kokmuş evet tamda o yıllara uygun bence..Babanın sır vermesi hoşuma gitti baba-oğul muhabbeti farklıdır gerçi ama benim babamda ufak tefek sırlar verirdi önceleri denemek için aklıma geldi :)

guguk kuşu dedi ki...

oh be seme özlemişim babaanneli yazılarını. ne yalan söyleyim bıktuydım aşk dolu yazılarından:)
biliyomusun ben küççüken biz de babaannemle camın önündeki somyaya oturur sağdan gelen araba senin soldan gelen benim oynardık, ya da sağdan gelen adam senin soldan gelen benim.... ne eğlenirdik be seme. uffff babaannemi özledim işte. hergece rüyamda görsem de özlüyorum onu. neyse senin babaanneni öptün onun yerine.

kamikaze dedi ki...

canımmm bir allttaki postu ve şimdiki postu gözümü kırpmadan vantilatörümün yanından okudum.harikaaa yaaa yüreğine ve anılarına sağlık.gugukkuşu nun dediği gibi ben de babaannem'i çok özlüyorum.ben de senin babaanne'ne sağlık diliyor ve ellerinden öpüyorum.sağlıcakla kal her daim.