(3)kendimde unutamadıklarım...
aslında bunu madde madde değil de, tamamiyle düz yazı formunda yazmalıyım çünkü pek kayda değer şeyler değil bunlar... ya da alışkanlığım olduğu için, çokta önemli ayrıntılar olarak gözükmüyorlar gözüme artık...
kendimde unutamadıklarımı, hiç hayal etmedim ilk yazımda maddelerken... yalnızca böyle birşeyler olmalı, iç dünyamda dışa vurulmamış veya diğer kategorilere yakışmayan/yer edinemeyen birşeyler olmalı diye düşündüm ve sorgusuz sualsiz bu kısmı da ekledim... insan kendinde neleri unutamaz ki, eski ilişkilerini, kısmi okul hayatını ve ailesini soyutladığında, ne kadar yaşanmışlığı kalır ki insanın... bu aslında bir betimleme gibi olacak... ben muhtemelen yaşadığım olayları ve sonrasında kendimde gözlemlediğim ve beğendiğim/beğenmediğim değişimi yazacağım... yani aslında, sürekli kendimden bahsettiğim, uzunca yazılar yazdığım bir posta gibi olacak bu da... ama değildir, temin edebilirim sizi...
bir cafenin dışarıyı gören, camekan tarafında bir masasında otururken, dışarıda dolaşırken veya herneyse, herhangi bir durumda ayaklarında sorun olan bir insan gördüğümde, bütün keyfim kaçar benim... bu, kendimi bildim bileli böyledir... sekerek yürüyen birini, koltuk değnekleriyle ayakta durmaya çalışan birini, kalçasında kayma olup, bir ayağını tam olarak kullanamayan veya en kötü durumda; tekerlekli sandalyede olan birini gördüğüm zaman, elim ayağım boşalır. bu öyle bir korkudur ki, kendimi görürüm o kişinin yerinde. yalnız başıma yürüme ritüellerim vardır benim... kalabalığa karıştığım ve aslında kalabalığı; kafamın karışıklığını insan seline kaptırıp, kafamdaki problemlerden kurtulmak adına yaptığım birşeydir bu ve oniki yaşımdan bu yana, düzenli olarak yaparım çünkü yaşadığım şeyler bu eylemin düzene oturmasına yardımcı olmuştur... böyle, dolu olduğum zamanlarda ayaklarından sakat birini gördüğüm zaman kin, öfke ve nefret duyguları ön plana çıkar... isyankar biri değilimdir, ama o zamanlar, herşeye isyan ederim... benim böyle bir durumu yaşayabilme ihtimalim olduğu içindir bu isyanlar... o insanların neden benim gibi olamadığıdır... böyle bir imtihan/cezalandırma sisteminin dünya düzenine ağır kaçtığıdır... çok üzülürüm... yürüyüşlerimde böylesi insanlara denk gelmemek için, çok çabalar, başaramazsam hiçbir faydasını görmeden gerisin geri eve dönerim...
bunun yanında dedem; ben kendimi bildim bileli felçlidir... yürüyemez... ve bunun yanında ben; çocukken, onun tekerlekli sandalyesini alır ve dışarıda onunla dolaşmaktan keyif alırdım... dışarıya güç bela çıkarır ve yokuş aşşağıya alabildiğine hızlı bir şekilde sürerdim... yukarıya çıkarken de, kollarımın ağrımasına ve ağırlaşmama aldırış etmezdim... bir tekerlekli sandalyeyle ve sahibiyle iç içe büyümüş olmam bile, bendeki bu korkuyu engelleyememiştir... felç geçirirsem, yapacağım ilk iş kendimi öldürmektir... dedeme gıpta ile bakarım, otuzyedi-otuzsekiz yıldır, felçli bir şekilde hayatını sürdürür... ben yapamam, o kadar, o kadar da güçlü bir insan değilim... olmak istemem de, bazı şeyler, aşılmaması gerekir...
kendime olan özgüvenim ve inancım her zaman için tam olmuştur... yapabileceğim ihtimali olan bir iş, yapacağım bir iştir aslında, ihtimal değil de, kesinlikledir aslında... özgüven ve ego arasında bir bağlantı kurulabilir ama, kurulsa bile ben bundan rahatsızlık duyacağımı sanmıyorum... kendime fazlasıyla özgüven duygusu besleyen biriyim ben evet... her konuda kendime güvenirim, her alanda, imkanlarımın yettiği en üst düzeyde olduğuma inanırım ve bu, benim imkanlarımda yetişmiş insanlarla da kıyaslandığı zaman öyledir. insanlara karşı bildiğim şeyleri savunmaktan çekinmem. bu özelliği yaşamımın getirisi olarak, doğal bir şekilde kazanmışımdır. çünkü çocukluğumdan bu yana, etrafımdaki insanlara kendi içimde geliştirdiğim şeyleri savunma gereksinimi duymuşumdur... ve etrafımdaki insanlar, genelde benim baktığım şeyleri açıları saçma bulup, sonradan benimseyen veya başlarda karşı çıkma gereksinimi duyup, ilerleyen zamanlarda istemese de kabullenmek zorunda kalmışlardır... hayatımın böylesi evreleri olduğundan dolayı inatçı bir yapım vardır. istediğim şeylerin olması adına kuru inatlar sürdürmek yerine inat ettiğim her şeyi bir eylemle desteklerim... karşımdaki insanın istemediği birşeyi yaptırmak adına değildir de bu, ufak bir isteme ihtimalini, gerçekleştirmek adınadır eğer inadım ikili ilişkiler adınaysa...
çocukluktan onyedili yaşlara kadar, arkadaş gruplarının parlayan insanı olmuşumdur hep, merkezimde toplanan insanlarla gezmişliğim, tozmuşluğum çok fazladır... bunu insan ilişkilerine verdiğim önem ve değerle ilişkilendiriyorum. sonrasında arkadaş gruplarından, grup dolaşmalarından sıkılmış ve dahil olsam bile pasifize edilmiş bir kişilikle takılmaya başlamıştım. ikili ilişkilere daha çok ağırlık vermem gerektiğini hissettiğimden olsa gerekti...
bir zamanlar, işte o popülerlik döneminde, "kelin ilacı vardı" ama "kendi kafasına sürmüyordu" bir bakıma... insanlar bana "psikolog" derdi. bu lakapla dört beş yıl yaşamışlığım vardır ve ciddi anlamda arkadaşlarım mahallelerinden, sorunlu arkadaşlarını getirerek karşıma oturtur ve sorunlarını çözmelerinde yardımcı olmamı rica ederlerdi... bu dört beş yıl, benim kendi içimdeki ayaklanmayı bastıramadığım ve ömrümün en boktan dönemlerini geçirdiğim zamanlara denk gelir. o yüzden ben kel dolaşırken, insanlar saçlarını savura savura dolaşıyorlardı... sonraları insanların dertlerini dinlemekten vaz geçtim. insanların dertlerini, üstlenip kendi derdimmiş gibi dinlemediğim ve çözümlemeye çalışmadığım zamanlarda, çözüm bulamadığımı keşfetmiştim... bu dönemlerde ne zaman ailesiyle ilgili problemleri olan insanların sorunlarına yardımcı olmaya çalışsam, aileme yapay bir nefret beslemeye başlardım... evde hiç kimseyle bir kaç ay konuşmadığım dönemler olmuştur...
kendimi buldum dediğim yaş onsekizin sonlarıdır tam manasıyla... o yaşa kadar sürekli birşeylerin eksik olduğu hissine kapılır durur ve bunun için can sıkardım. can sıkışlarımın boyutları çok büyüktü, cidden. çok, çok eksik bir kelime kalırdı onları anlatırken kullanıldığında. onsekiz yaşımın son dönemlerinde büyük bir ferahlama, özgüvenin tavana vurması, kendimi dış görünüş adına da iyi hissediyor ve o zamanlarda çok iyi paralara çalışıyor olduğum için iyi giyiniyor ve bir anlamda "hayatımı yaşıyor" olduğum içindi muhtemelen... altın çağ denilen şey, tam olarakta buydu... herkesle, herşeyle aram iyiydi. dünyayla aramda bir sorun kalmamıştı ki, yanıldığım hissine kapılmam biraz zaman aldı...
neyden bahsettiğimi bile bilmiyorum... etrafıma bakıp çağrışım için kullanabilecek birşeyler arıyor ve bunun yanında da zihnimi kurcalıyorum bunları yazarken... içime rahatsız edici bir sıcaklığın gelip oturduğu ve sırtımın terlemeye başladığını da hissediyorum... bu gibi şeyler olduğunda anlarım ki, içinde bulunduğum durumdan hoşlanmıyorumdur. ama hoşlanmadığım şeyleri yapmamam için de bir sebep yok, sanat için hatırlarım!
kendimi şekillendirmek için, ateşe attığım çok olmuştur benim... acı tecrübeleri bile edinememiş olmayı kabul edemeyen bir yanım var sanıyorum... bu yönümü pek beğenmem ama bu da yaşanmışlıklarımın bir getirisi olarak kabul görürse, çok müteşekkil olurum bu durumdan ötürü... bana göre herşey yaşanmalı, herşeyin tadına bakılmalıdır... bu "herşey" tabiri, belirli kıstaslarla daraltılmalıdır ama. yoksa can sıkıcı olayların anası olur bu düşünce. oturduğum mahalle uyuşturucu batağındadır. ama ne esrar, ne uyuşturucu, ne de hap denemişliğim vardır. bunun gibi, herşey, sıkı tutulmalıdır ve zaten; bu herşeye getireceğimiz kıstaslar, belli bir kalıp oturtmuşluğumuz bizim kalitemizi yansıtacaktır...
statü sahibi bir insan olabilmek, amaçladığım tek şeydir... ya da; şuana kadar yaşadığım olumsuz şeylerle çürütülmemiş tek tezimdir... evrensel bir yanı olduğundan mütevellit; bu zamana kadar içimde ulaşılması gereken bir hedef tadında kalmıştır. bunda babamın mesleğinin ve onun getirdiği zorlukları görmem ve bire birde çoğunu yaşamışlığımın payı büyüktür. statü, kazanılması gereken ve her türlü fedakarlıktan kaçınılmaması gereken en önemli olgulardan biridir...
ikili ilişkilerime çok önem vermemi sağlayan şey, doğru dürüst şeyler yaşayamamış olmamdan kaynaklanır. ayrıca etrafımda, özellikle ailemden o kadar mutsuz insan vardır ki, onlar gibi olmaktan korkarım, kırklarında mutsuz bir evliliğin içinde gözünü dışarda doyuran bir baba olmak benim korkulu rüyalarımın başını çeker. bu yüzden herşeyin zamanında yaşanması gerektiğini düşünürüm... geride bıraktığım bir kaç yıl, nefsimi köreltmekle, kendimi bazı şeylere doygunluk seviyesine çekmekle geçmiştir... etrafımda aldatan erkek modeli o kadar fazladır ki, bundan rahatsız olmamam için ruhsuz biri olmalıyımdır...
bunlar benim sadece kendimde unutamadıklarım... bunlar, bir yerde tecrübe... bunlar neden unutamadıklarım olarak adlandırılır? sorusuna da cevap vereyim: çünkü ben burda yazdığım şeyleri, önceden öğrenmiş ve şimdimde, şuanımda sizlerle paylaşıyorum... yani unutulmamıştır, unutturmamıştır geçen zaman... bugün içimi olduğu gibi, hiç değiştirmeden, biryerleriyle oynamadan dökmek istedim. gerçek anlamda bu iç döküşe ihtiyacım vardı belki de... bohem acılarımı oturup, sıkılmadan saatlerce dinleyecek bir insana ihtiyaç duyuyorum son günlerde... iyice ıssızlaştı kıyılarım, iyice yalnızlaştım ben... telefon konuşmalarından, klavye tuşlarından sıkıldım... yüzüne, güler yüzüne ve benim anlattığım şeylere göre değişen mimiklerine baka baka dert yakınabileceğim, sevinçlerimi paylaşıp, hiç ihtiyaç duymasam da çok ihtiyacım varmış gibi anlattıklarımı yorumlamasını bekleyeceğim bir arkadaşa ihtiyacım var... dostta değil, dostluğun o ağır yükünü de çekmek istemiyorum şu dönemlerde... biraz insanlıktan nasibini almış, dinlemeyi bilen bir arkadaş...
mimimizin üçüncü bölümü de, böyle sonlanıyor arkadaşlar... final bölümü biraz geç kalabilir ama, er ya da geç gelecektir... esen ve serin kalın lütfen...




2 Yorumcu Katılımı:
Bu uzunca ama çok güzel anlatıma doyamadım ben yine..Fazla kişisel olmuş o açıdan yorum yapamıycam ama sonuncuyu okumak için sabırsazlanmaya başladım..
canımmm harikaydııı biz seni her daim dinleriz,inşallah izmire gelirsen bir gün otururuz konuşuruz.hep yanında olduğumu bil.iyi kiii varsın.rahatyazar'ın yaptığı röportajı da okudum.harikaydıı.sen de özel bir ışık var.maşallahh hiç sönmesin.
Yorum Gönder