başnot: bu yazı, kiminizin özlediği SeMe kıvamnında olmakla birlikte, yakın, uzak, çok uzak tarihime de ışık tutmaktadır... sonuna kadar okumanız, şiddetle değil, -savaşma sev- sevgiyle tavsiye edilir...
anlatacağım konulara giriş aramaktan, o kadar aradıktan sonra becerememekten pek bi sıkıldım...
***
iki kişilik yaşıyorum ben, ne yapıyorsam...
bi kaç gündür babama dükkanda yardım ediyorum. bi nevi parayla tutacağı eleman muamelesi ve bol ezikleme altında... keyifli geçiyor aslında, smiley kullanmadığımdan, acıte kokusu alınsın istemem. eziklesin de, babam eziklesin, eğleniyoruz...
doğramadan kapı-pencere yapıyoruz, sultanahmeteki bir hotele, işimiz bu...
birleştirme aşamaları ben dükkana erişemeden tamamlanmış.bana rötüş yapmak kaldı, bilmeyenleriniz olabilir, boyaya girmeden hemen önce malzemeye birkaç işlem uygulanır ki, pürüzsüz olsun. bunlardan biri ve en önemlisi de, zımpara... girintisi çıkıntısı olmasın, çıymık falan kalmasın üstünde diyerek yapılan bir uygulama. tırnak törpülemeye benzetebiliriz, önem sırasında olmasa da. pürüzsüzlük amaç...
neyse... toplamı onbir adet olan, yaklaşık ölçüleri de bir metreye iki metre olan devasa pencerelerimiz var. fazla ayrıntılı, basit işçilik denemeyecek kadar ayrıntılı. yarın öbürgün boyaya gönderip, haftaya montajını yapmak niyetindeyiz. zımpara yapacağım. bir tanesini babam yapmış, önceki gün. birbuçuk saatini almış kendisinin ki, sonra daha önemli işler var diyerek bırakmış.
bugün dört saatte altı tanesini bitirdim. üstelik, vücudum ayakta durmaya falan uzun süredir uzaktan uzağa bakar dururdu. üstelik, içinde kaldığım toz bulutu da, hayli zorladı ciğeri beş para etmeyen ciğerlerimi... malum, tozun iyi gelmeyeceğini görüştüğüm her doktor söylemişti. ama bitti de, altı tanesi. yarına da kaldı dört.
akşam, çıkmak için izin istememden hemen sonra, babam inceleye inceleye bitiremedi ve onca aramasına rağmen, kusur da bulamadı sarf ettiğim işçiliğe...
bir de üzerine, "iki kişilik işi hallettin, afferin!" dedi ki, iyi geldi kendileri.
hoşuma gitmiyor bu durum...
ortalama bir insana nazaran;
iki kat yemek yiyorum, oksijen kullanıyorum, doğayı kirletiyorum, yoruluyorum, iş bitiriyorum, yürüyorum, tüketiyor, tükeniyorum... ortlama bir insan bir yerde kalmak için tutunmaya çabalarken bir enerji sarf etmek zorunda kalırsa, ben iki, hatta üç katını heba, feda etmek durumunda kalıyorum...
görünürdeki gibi, iç dünyam da...
iki kişilik yaşar, iki kişilik tüketir, tükenir, yıpranır...
ama;
herkesin, içimdeki ikilinin de, dışımdaki ikilinin de gözden kaçırdığı, göremediği bir nokta var...
içimdekilerin yordukları zihnim, bir kişinin hor kullanımını kaldırabilmekle yükümlü. yıprattıkları, üzdükleri, hırpaladıkları yürek, bir insana ait, öyle olması için tasarlanmış, bir insan tarafından kullanılmak için burada, sol yanımda.
bunlara keza bedenim ve uzuvları da, öyleler...
ama yok.
ben, ortalama bir insana nazaran, iki kat dayanıklı da olmalıyım. herşeye...
öyle olmam umuluyor. yapamıyorum. olmuyor...
herşey iki katına çıkabiliyor, aşk, heyecan, tutku, sevinç, mutluluk, huzur, güven.. pozitif olan herşey, pek bi rahat bu iki katı mevzuusundan ötürü, pek bi "güzel"...
negative edilmiş olanlardan bahsetmek istemiyorum... belki yaralarımı kimselere göstermiyor, şifalı bilinen ellere dahi elletmiyorum. bilmiyorum. belki mikrop kapıp daha kötü olmasından, belki de küçük görüleceğimden, aşağılanacağımdan korkuyorum. keza aşağılık kompleksi sahibi olduğumu düşünmeye başladım, birkaç aydır.benim tartıştığım, takılıp kaldığım nokta şu: neden yaralarımla yaşıyorum?
hem de iki kişilik?
...
***
postu biraz uzatmakta hiç sakınca görmüyorum. malum iki kişilik yaşadığıma da inandırmışken kendimi, hazır...
***
son üç gündür (pazartesi akşamı, salı akşamı ve çarşamba, yani bu akşam) toplamda uyuduğum uyku, onbir saat falan olacak, bugün, on dakika sonra uykuya dalabilirsem (şuanda saat 03:56, sabah yedide kalkmam, ya da hiç uzanamamışsam -uyuyamamışsam demiyorum buraya dikkat- hazırlanıp dükkana gitmem gerek) ve ben, neden bu kadar az uyuduğumu, ihtiyaç duyduğumu sorgulamak, sorgulaya sorgulaya zihnimin ırzına geçerek, günde uyuduğum üç dört saatlik uykumu da, bünyeme haram edeceğim gibi...
haftada bir akşam falan, yedi saati görebiliyorum bi gecede. o da, artık gözlerimi açık tutamıyorum, düşüncede hiç uyumak, uykusu gelmek tanımları oluşmamışken henüz, vücut isyan bayraklarını çekip kapatıyor devreleri...
hiç uykuyla aram olmadı, olamayacak gibi de duruyor şu ahir ömrümde... "olsa be hacı", "hadi be müdür" diyesim geliyor birilerine, kimi muhattap alacağım konusunda karar veremiyorum tam olarak...
***
şimdi böyle şeyler yazdıktan sonra, beni okuyan insanlar üzülüyor.aslına bakarsanız, ben "acıtasyon" denen naneyi seviyorum... yani şurda, tam şuanda kafama sinek konsa, onu bile sayfalarca yazabilirim, içimden geldiği sürece.hem de ne yazmak... "sıtma olmuş çocuk, tedavi olacak parası da yokmuş üstelik, hatta bu sıtma denen meretin, bir de tedavisi bulunamayan bi türü varmış, afrikadan sivriler taşımış, ondan bulaşmış garibe" diyerek, üzülerek uzaklaşırsınız bu blogdan. aslında kafama konarak birnoktaiki saniye dinlenmiş, sonra da camdan çıkıp gitmiştir, çocukcağız...
yani demem o ki, anlatılan olayları tamam, göz önünde bulundurun değerlendirme yaparken, ama yorumların yüzde ellilik kısmına, "sanat için acıtasyon yapmış" diyebilirsiniz gönül rahatlığıyla. hem, -yeni okuyucuları bu azarlamanın dışında tutuyorum.- siz beni ne zamandır tanıyorsunuz, okuyorsunuz. artık canımın gerçekten yandığı, üzüldüğüm postlarla, sanat için acıtasyon yaptığım postları anlayın, kavrayın, ayrıştırın... sevgilim, çok akıllı bi hatun kendisi, ciddi anlamda... ilişkimizin ilk haftalarında çözdü beni, acıtasyon eğilimimi... siz de yapın, halledin bunu!
ki, inanın buna, ben bu blogda üzüntümü paylaşmıyorum. pek üzülecek şeyde olmuyor hayat denen garibal oyunda... işsizlik falan, en büyük yükü bana... o da geçecek, inancımız tam.
***
saat dördü on geçiyor ama hala yatmadığımı, uyku belirtisi görmediğimi belirtmek isterim. bu pazartesi, yani sanırım ayın üçünde, askeri hastaneye sevk almak üzre askerlik şubesine gideceğimdir. askere gidip gitmeyeceğimin belli olması için, allı pullu tahliller yaptıracağım, çil çil filmler çektireceğim, edebiyat alanında sizi denek olarak kullandığım "acıtasyon" eğitimimin meyvelerini, beni çıkardıkları kurulun karşısında çatır çatır, bacak bacak üstüneyken ve kirli sakallıyken yiyeceğim... onlara da sapı çöpü. imzası, mührü. yani demem o ki, askere gidip gitmeyeceğim, onbeş güne kadar belli olacak hayırlısıyla...
***
askerlik demişken, size ne biliyorum ama, beni merak ediyorsan ailemi de bil diyorum ve ekliyorum: abimin usta birliği, erzurum'a düşmüş bulunmakta... umudumuz onun totosu erzurumun soğuğundan yanmalara gark olurken, kombinin saçtığı o güven dolu, o huzurlu sıcaklıkta şortlarla, kaprilerle takılmak yönünde...
***
postun burası ciddi.
askere gitmekten hiç çekinmedim şimdiye kadar. onbeş ay kaybı olacak, eyvallah. ama ben o onbeş ayı hiç kayıp olarak görmedim, gözden çıkartmıştım hayatımı kurmak için. yani bu, on yaşından itibaren "abilerimizin" yapageldiğini anlatıp durdukları ama bizim bir süre daha yapagelmek için beklemek zorunda kaldığımız güzelliklere erişebilmek için ergenlik denen mereti beklememiz tadında idi gözümde... beklerim diyordum, askere gitmek düşüncesi ağır bastığından bu yana, güzellikler kolay elde edilmiyor diyordum, çabalamak, birşeyler vermek gerek.
-bu arada hayat denen şey, çok pezevenk, adi, kör, topal, izbe bi mahalle bakkalı gibi. sürekli müşterilerine bile veresiye yapmıyor, ikramda bulunmuyor, beş kuruş eksik olsa misal, o anda çok ihtiyacın olan, krizlere gark olmana sebep sigarayı bile vermiyor. açtığı anda ne varsa, onunla batacağı, tükeneceği günü bekliyor. yeni ürün gelmiyor, ihtiyaç olan ürün gelmiyor. başlangıçta malzeme olarakta, kural olarakta ne koyduysa yürürlüğe, o. yeniliğe kapalı, sıradan, tekrarcı pezevenk! oysa sen ondan yirmi yıldır alışveriş yapmaktasın... ha, bir de bu hayatın, bu adi pisliğin hipermarket yönü var ki... taksit yapıyor, puan kazandırıyor, çok alışveriş yaparsan, hediye veriyor, indirim yapıyor, krallar gibi karşılıyor... ürün seçeneği bol, her ihtiyacını görüyorsun. aradığını bulamadığın an, görevliler dört bir koldan yardım etmek için pervane oluyor. eve kadar servisi var, ama tüm müşterilerinin arabası olduğu için, o sadece gösteri amaçlı orada. piyasaya yeni ürün çıktığında, tedarikçisinden önce orda buluyorsun. elinde avucunda ne varsa sunuyor önüne, yığıyor... "al" diyor, alınsın... biz alışveriş yapamadık bu hipermarketten tabii... önünden geçmişliğimiz çok var, parasız ceplerimizle...-
neyse, konumuza dönüyorum. askerliği anlatıyordum. şimdilerde askere gitmeye hiç niyetli değilim... çok şey alıp götürecek benden... çok... en ağır basanı, yüreğimin de gidenler kervanına katılacağı ihtimali ki, içimde bir sızı, her düşündüğümde...
***
dün sevgilimle görüşemedik. teoride basit, uygulamada zor bi gece geçirdim. hatta uygulayamadım. üzerime güneşte doğmadı, karanlık bir saatte, karanlık bi gökyüzüne, karanlık bir alpayla uyandım. pek hoşnut olmadım, öyle oluşundan... yatarken de karanlıktı... şükür ki bugün yanımda, yanındayım. şükür ki, bugün aydınlık, her haliyle. yağmur damlacıkları bile parıldıyordu, tozlu kafamı sekerek asfalta erişirlerken...
şükür ki, güzel de bi akşam geçirdik... çaylarımızı içtik, yemeğimizi yaptık yedik... özleşmişiz, karşılıklı. burnumuz tütmüş, benimki o, onunki ben... uyuma konusunda eşlik edemedim ona, yine, buna canım sıkılıyor işte. yalnızken uyuyama, eyvallah. ama şimdi olacak iş mi bu?
***
saat dörtotuzbeş. sigara da içmiyorum odada, zor oluyor mutfağa git, tekrar gel, tekrar yaz...
***
askerlik işi hayırlısıyla, gitmeden sonlanırsa, sevgilimi yemeğe çıkartma vaadinde bulundum. köftecide ısrar etmiş olsam da, kendisi martıların totodan vurulduğu bir simit-ayran ziyafetinde ısrarcı oldu. etkisi altındayım, karşı çıkamıyorum.
***
ne güzel, mışıl mışıl uyuyor yahu! uyuma teknikleri konusunda eğitmenim olur mu acaba, benim güzel sevgilim?
***
müdür o değil de, yaklaşık iki saattir göğsümün arka kısmı, yani sırtımın üst bölgelerinde şiddetli bir ağrı var. kas ağrısı gibi, hareket edince çok canım yanıyor ama batma da yapıyor, ciğerlere... sancı gibi, acıtasyondan arındırılmış şikayet... şu domuz gribi yüzünden hastaneye de gidilmez şu sıra. zaten gidilse de, insanlar yoğunluk yaratmış, öyle duyduk haberlerden...
***
aslına bakarsanız benim şaştığım nokta, sabah haberlerinde, araya başka hiçbir haber sokmadan kırkbeş dakika boyunca domuz gribi haberleri yapılması. gündem değiştirilmeye çalışılıyor gibi... "sokaktaki" yani evsiz, işsiz, güçsüz vatandaşın gündeminde hiç yok böyle şeyler oysa...
***
bundan sonra güçlü, kuvvetli bir adama biri çıkıpta "domuz gibisin muhittin, maşşallah" derse taşa tutarlar, na buraya yazıyorum.
***
yazmak güzel şey, -bu sıralar moda olan, ağızdan ağıza dolaşan postmodern tavrı da ortaya bırakır ve gider, yazar...- martılar vapurlar falan...
ps: saat dört ellialtı. sıçmışım ben...
ps2: okudun da, ne geçti eline, değil mi? ben de öyle düşünmüştüm, yazık olmasın diyerek yayınladım zaten...
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)




6 Yorumcu Katılımı:
Akıcı bir üslup, güzel bir anlatım; su gibi okunuyor valla :)
O bu değil de SeMe, askere gidersen şayet ne ana ne baba, burnunun direğini sızlatan tek kişi oluyor. Sırf bu yüzden gitmemen yönünde temennim; dayanamazsın!
Neyse, bol ajitasyonlu yazılar ;)
SEME cım gunaydın
bu uzun ama dolu dolu yazını basındna sonuna kadar okuudum
arada ıcım bı cız ettı..
senın gecmıstekı durumunu sıhhatın acısından bıldıgımden
bu kapıların zımpara olayında
elımde olmadan kırıldım babana
bak kızdım demıyorum
kırıldım
cunkıu bazı seyler vardır
dıger herseyden onemlı
cok sey denır sımdı ama
demıycem fazlasını kırıldım cunku
dıger konulara gelınce
hayatında cok guzel bı ınsan olması senın en buyuk sansın dıye dusunuyorum
cunku bu ınsanı hayata baglayan en kotu anlarında bıle dusunmenın dahı yuzunu yuregını ısıldattıgı bı durum
dılerım hep boyle sursun senın ıcın
hep mutlu ol
ha bı de
o kadar dogal
o kadar sade yazıyorsun kı yazılarını
kendını oyle guzel ıfade edıyrosun kı
hanı surda bı kardesım oturmus karsıma anlatıyor gıbı gelıyor..
paylasmak ınsanı rahatlatır
ben de seve seve dınledım senı
dılerım daha huzurlu gunlere erısesın sevgılerımle
Cici n'aptınn :) Yuh bu kadar da uzun post olmaz ossun demiycem :Pp Pencerelerdeki ustalığın babanın eserimi, kanındamı var hıı :?
Askerlik işide bi belli olsaydı artık yahu, merakla bekliyoz bizde üzülelim mi sevinelim mi karmaşasına gark olmak için..Hadi hayırlısı..
geç cevap için özür diliyorum... sevgili dostum...
askerlik dediğin şeye, bi yıldır kendimi ısıtıp, sabırsızlanıyorum... sabırsızlanıyodum...
şimdi o kadar hevesli değilim...
dediğin gibi, ne anne, ne baba...
hayat arkadaşı, mühim...
sevgiler dostum.
@öykü...
sevgili öykü...
zaten, ben yazarken, bir ablama, bir kardeşime, bir abime anlattığımı farz ediyorum..
keza yazılarınızı okurken de, bir yakınım, kafasının estiği şeyi anlatıyormuşçasına..
babama kızma ama... bu gerekli, sevgili öykü. ben istedim. sıkıldım boş durmaktan, özellikle o yüzden istedim...
istemesem, çalışmazdım yani..
sevgiler gönderiyorum...
@bigaripwomen; valla müdür, benim el becerisi yüklü bir insan olduğum söylenir. elle ne yapılırsa yaparım -biraz garip oldu ama- :D:D
askerlik... demeyin bana nolur..
Yorum Gönder