Öğrendim...

her yanlış, bir doğruyu getiriyor...
yanlıştan doğan her doğru, birşeylerin yitmesine sebep...
her yanlış, bir pişmanlığı uyandırıyor...
uyanan pişmanlık duygusu, yalnızlıktan sıkılıyor ve inatla ona eşlik etmen konusunda diretiyor...
olmaması gereken her yanlışın yanlış olduğu, çoğu zaman gereksinimleri hiçe sayılıp, icra edildiğinde anlaşılıyor...
işte böyle zamanlarda; bazı şeyleri öğreniyor olmama sevinemiyorum... aslında bir çok şey öğreniyorum... yanlış olanı, yanlış olmasındaki doğruluk payını... yanlışın neden olduğu kayıplarımın, böylesi ufak dikkatsizlik ve boşluk hissiyle yapılan yanlışlarla kaybedilmeyecek kadar, önemli olduğunu...
işte böyle zamanlarda; bu gibi acı tecrübelere gark olurken, pek memnun kalamıyorum halimden...
böyle zamanlarda, Tanrıyla irtibatım kuvvetleniyor sanıyorum... ona pek aktarmıyorum sorunlarımı normalde, kendi içimde hallediyorum... çok yoğun malum... şikayetçi bir kişilikmişim gibi davranmak istemiyorum...
ama böyle zamanlarda, Onunla iletişim kurmaktan çekinmiyorum... çünkü genelde; böyle zamanlarda gerçekten Onun varlığına inanma isteğim artıyor ve eşsiz kudretiyle içimi kaybetmek üzre olduğum doğrumu kurtarabileceğim şeylerle doldurmasını umuyorum... ellerimi diğer insanlardan görüp öğrendiğim gibi açıyorum iki yana, avuçlarım göğe bakıyor... aslında göğe bakmıyor, tavana bakıyor... aslında; göğe de bakmasına gerek yok... ama öyle yapıyorum... normal biriymişim gibi davranarak, belki de normal insanların yapmayacağı hataları normalmiş gibi göstermeye çabalıyorum Ona...
böyle zamanlarda; öğrenmek acı veriyor... böyle zamanlarda, kendine yeni bir şeyler katarken, en önemli alışkanlığının silik bir anıya dönüşebileceği gerçeği, tüm gerçeklerden soyutlamanı sağlıyor kendini... gerçek oluşlarına bile sitem ediyorsun, kör gecelerin koynunda terlerken...
magma kıvamı kazanıyorum böyle zamanlarda... dışarıdan bakıldığında sessiz ve sakin görünürken, yüreğimde taşıdığım korlar kimse tarafından fark edilmiyor... yavaş hareket ediyorum ama içimde taşıdığım materyal, her hareketimde, hatta her hareketsizliğimde, alabildiğince hızlı bir şekilde ve olabildiğince fazla sayıda, derin yara izleri oluşturuyor...
öğrenmenin bu çeşidini sevmiyorum... hakikaten... bu zamana kadar, hep birşeyleri kaybederek, yeni birşeylerimi kaybetmemeyi öğrendim... acı tecrübeler edinmek zorunda bırakıldım hayat tarafından... hiçbir zaman için koca bir oyun bozan olamadım, tüm oyunlara geldim ve sonuna kadar ayakta kaldım... sonunda ise; yenilmeyeceğim anlaşıldığında, diz kapaklarıma kalın sopalarla darbeler indirdi hayat denen olgu... kemiklerim kırıldı, unufak oldu, her biri... yaralarım sarılırken ve kemiklerim tekrar kaynaşır ve iş görür hale gelirken ve bu işi yaparken canımı yakarken ben, öğreniyor olduğumu idrak ettim... öğrendim dedim gururla, bu oyunun kurallarını, ne zaman, nerede ne yapacağımı öğrendim!
sonra baktım ki; oyuna gelebileceğim bir platform kalmamış ortalıkta...
sonra baktım ki; diz kapaklarıma sopayı doğrultan o acımasız eller bana aitmiş... ben hayatı suçluyormuşum...
sonra baktım ki; diz kapaklarım eski işlevselliğine kavuşamamış... yarım yamalak yürür olmuşum...
sonra baktım ve gördüm ki; diz kapaklarımda yara izleri oluşmuş, çirkinleştirmiş elimdekileri, eski güzel görüntüsünden eser kalmamış ortalıkta...
sonra baktım ve acı içerisinde idrak ettim ki; böylesi bir oyunu oynamaya, hiçte gerek yokmuş aslında... oyun oynamak yerine bazen, ciddi birşeyler yapmak; belki de hiçbirşey yapmamak ve hiçbirşey düşünmemek, daha faydalıymış...
benim acı tecrübelerimin hemen öncesinde, bir kaybım yatar gizli, saklı... işte ben özellikle tarihin tekerrürden ibaret olmaması için, Tanrıyla aramdaki bağı sıkılaştırdım bu ara... affedilmeyi umdum, umuyorum ve umacağım, Tanrının da desteği ile... çok gereksiz ve önemsiz bir hatanın getirisi, kocaman bir kayıp olmamalı bu kez bana, olmasın, lütfen...
bu kez pişmanlığımı ve öğrendiğim doğruyu, doğrumla paylaşıp değerli kılmayı umuyorum, tüm yüreğimle...
o kadar şey söyledim ama en önemlisi; her yanlışın getirdiği bir doğruyu, bir başka doğrunu kaybetmeden, hayatına empoze edebilmek... hata yaptığını kabul edip, gerekeni yaparken, gururu bir kenara bırakıp, kaybetmemen gereken doğrun için çarpışman, tüm diğer yanlışlara inat...
çok pişmanım... çok üzgün, çok kırgın ve çok hüzünlüyüm... çok pişmanım... çok...

Röportajım Geldi...

sıradan bir sohbetle başlayıp, acıtasyonun bol olduğu, fazlasıyla magazinsel bir başlıkla yayına sunulan, sevgili rahat yazarın benimle yapmış olduğu röportaja, aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz...
buradan buyrunuz efenim...
bir planlama yapılmadan, aniden gelişen bu güzel olayın baş mimarı, sevgili rahat yazar'a buradan teşekkürlerimi iletiyorum...
onunla sohbet etmek, fazlası ile doyurucu idi...
evet, bu kadar... röportaj da vermiş olduk...

Hoş Bir Anımsı...

dün kuzenim aradı askerden... kırklarelinde komando eğitimi almakta kendileri... doğuya postalanacak iki ay sonra, ona rağmen sevindirik bi ses tonuyla konuşuyo garibim... üzerinden on küsür kilo silah, altı yedi kilo çantası, çelik yeleği ve çelik miğferi eksik olmuyormuş... izne geldiğinde gördüm... göbek falan hak getire, hayvan gibi vücut yapmıştı kendileri... -günde sekiz saate yakın sıkı eğitim alıyordu da. garibim... nereye gitse ameleliklerin hepsi buna kalıyor anasını satiym! birde mevzu bahis vatan yahut silistre kıvamında olduğunda, damarını kessen aylar, yıldızlar, kırmızılar ve beyazlar akar... bokunu çıkartıcak derecede milliyetçidir... yok; herşeyi geçtim; askerliğe bakış açısı da garip abicim...
şimdi ona "ülkemizin çıkarları adına buradaki askerlerle ilgilen!" deseler, kişiliğinden geçer, yapar...
(çalan şarkı; evanescence - taking over me... i lie awake and try so hard not to think of you...)
güzel insandır erhanım... kafası basmaz, alayına düz mantık gider ama... güzeldir vesselam... anlar, anlamasa da -ki benim anlattıklarım aşk-meşk olduğundan, anlamaz genelde. sesini çıkartmaz... dinler; ürkütmeden ve incitmeden teselli eder... akıl vermek onun işi değildir ki; akıl almakta benim işim değildir genelde...
(çalan şarkı Evenesence - Everybody's Fool... perfect by nature icons of self indulgence...)
şimdi düşünüyorum... bazen susup, sadece dinleyecek birileri gerekiyor insana yahu... o hep öyle yapardı mesela... demlerdik çayımızı, açardık kıytırıktan kolonlarımızda şarkılarımızı... oturup dinlerdik akşamlara kadar...
her ne kadar boş bir kişiliği de olsa, güven veren bi tiptir kendisi... şüphe uyandırmayacak kadar yalındır mesela...
çalıştığı yerden, birine aşık olmuştu... kız eski sevgilisine ve kuzenime boynuzların yakışacağını, yüzlerine bi güzellik geleceğini sezdi ki, kuzenim erhana, sevgilisini kuzen, eski sevgilisine de, kuzenim erhanı arkadaşım diye tanıştırdı... kızın akıllıca davrandığı nokta ise "ben böyle şeylerin gizli kalmasını seviyorum"culuğuydu...
bir gün; beni de tanıştırdı erhan, aşık olduğu kızla... kızın bakışlarında başlayan bi çapanoğluluk olduğunu sezmiştim ilk gördüğümde... bana bile, davetkar bakışlar savurduğuna emindim...
neyse abicim... kuzenim odun formatından sıyrılmış, hediyeler, çiçekler, süpriz sinema biletleri, süpriz konser biletleri, süpriz aileyle tanıştırma ritüelleri ve süpriz aşk dolu mesajlar -ah ben yok muyum... ben olmasam napardın lan, kerata...- eşliğinde aşık adam çizgisine ulaşmıştı.
çok derin uyur erhan... hatta ailesi köye gider periyodik olarak, hayvani ses sisteminde son ses tiestolar falan eşliğinde uyur o dönemlerde... o derece uyur... askerliğin ilk üç haftasında uykusundan dolayı, dayak yiyecek kadar uyur... çalıştığı dönemlerde, eş zamanlı başlardı mesailerimiz... sabahları annesi beni arardı, gel uyandır şunu diye... servise giderken uğrar, küfür kıyamet uyandırırdım ben de, annesi çok tatlı bi insandır, şivesiyle, temiz yürekliliğiyle tadından yenmez, kıramam kadını...
neyse; aşık olduktan ve aşığı olduğu insana sahip olma rolleri üstlendiğinden bu yana, işe gitmeden bir kaç saat önce uyanır ve hazırlanırdı... saçlarını yapar, traşını olur, elbiselerini ütüler -ki elbiselerinde ütünün zerresini görebilmiş değildik dünya üzerinde yaşayan insanlar olarak o zamana kadar...- sevgi pıtırcığı tadında işine koşar adım giderdi... -servisi yoktu çünkü...-
erhanda başlayan değişikliği, herkesler fark edip takdir etmeye, hayatlarındaki erhanın şeklini yeni haliyle değiştirmeye başlamışlardı. herşey güllük gülistanlık ilerlerken, bir gün kız arkadaşını ve sözde kuzenini el ele dolaşırken gördüm harbiye civarında. hiç sesimi çıkartmadım, gördüğümden emin olup yoluma ilerlemeyi tercih ettim...
sonra bir karın ağrısı... söylesem mi, söylemesem mi tadında, ne yapacağını bilememek ve aldatılan kuzenimin aldatılmasına göz yummak ya da yummamak arasında gidip geldim günlerce...
sonunda karar verdim, söylemeliydim... büyük kısmı çürük bir elmanın, sağlam kısımlarını çiğnediğini bilmeliydi sevgili erhan... 
çalıştığı mağazaya gittim bi öğlen vaktinde. elimde iki büyük boy pizza ve litrelik bir kola ile çaldım kapısını... oturduk, önümüzdekileri tükettik... mağazanın kapı komşusu mağazadan kahvelerimizi ısmarlamamızın hemen ardından, gördüklerimi ve en başından beri aldığım elektriği anlattım düzgün ve olması gerektiği gibi bir dille. garip olan kısmıysa erhan hiç şaşırmıyor, aksine başını sallayarak onaylıyordu her anlattığımı...
kelimelerim tükendi... erhan, güler yüzlü bir ifade takınıp, umut dolu bir ses tonuyla sihirli cümleleri savurdu gökkubbeye doğru... "her şeyi biliyorum, alpay. gördüklerinin benzerine, ben de şahit oldum yakın zamanda. bir akşam kadir -sözde kuzen- hülyayı almaya geldiğinde, arabada öpüştüklerini gördüm... çok kahroldum, bir kaç gece uyuyamadım ama sonra, hülyanın bana ait olan kısmıyla, yani kadirden arta kalanlarla mutsuz olmadığımı, yetinebildiğimi hissettim." çok şaşırmıştım bu tarz bir tepkiye... bu olgunluk değildi, aşkta değildi çünkü aşk ve paylaşmak hissi bi arada yürüyemezdi... bu artık bir tür tutku veya bağımlılık haline gelmişti...
ona aklımdaki doğruları ve yanlışları söyledikten sonra, daha fazla karışmadım yaşamak istediği şeye... bu zamandan sonra, o anlatır, bense dinler olmuştum... bir tür rol değiştirmece oynuyorduk kendisiyle... 
gün aşırı dertleşmeye başlamıştık... bir gün; ayrılması için telkinlerde bulunduğumda beni uyararak, "lütfen ayrılmam hakkında fikir üretme, başka şeylerle gel bana" demişti... kabul etmiştim bende, başımla onaylayarak... 
gün aşırı sohbetlerimizde, erhana bu durumun başlarda makul geldiğini, sonralarda ise içinden çıkılmaz bir durum şekli kazandığını fark ettim ve kurtarılası bir durumda olduğuna kanaat getirdim... 
kafasında oluşmuş olan düşünceleri, aşındırma yoluyla silip atmak kaydı ile, onu bu saplantıdan kurtarma kararı aldım kendimce... sürekli hülyanın sözde kuzen yüzünden yapamayacağı isteklerde bulunmasını istedim erhandan... tabii erhan bunları hülyanın yapamayacağını ve yapamadığı için, hülyanın gözündeki değerinin yavaş yavaş eriyip azalacağını bilmiyordu o zamanlar...
hülyanın ailesiyle tanışmasının gerektiğini, madem bu kadar aşıksa; işi ciddi bir platforma taşıyıp nişan veya söz gibi bir klişeyle süslemesini teklif ve telkin ettim... kabul etti tabii... insanlara sevecekleri şeyleri söylemekte bir sanat sanıyorum...
bir buçuk ay boyunca, iki üç günde bir erhan "şu gün tanışacağım" haberleriyle geliyor, hemen ertesi günü misafirleri varmış, misafirliğe gidiyorlarmış, müsait olamayacaklarmış, kılmış, yünmüş bahanelerini gelip bana inandığı şeyler olarak aktarıyordu... gün geçtikçe bu işten sıkıldığını ve daha fazla dayanamayacağını bildiren hareketlerde bulunuyor, anlatış biçimi yumuşak ve sevgi dolu tonlardan uzaklaşıp, yerini öfke ve nefrete gebe tonlamalara bırakıyordu.
bir gün, ertesi gün çat kapı gidip, hülyanın ailesiyle tanışacağından söz etti... ölçüp biçtikten sonra, benimde ona eşlik etmem gerektiğini söyledim. ertesi günün akşamı, takım elbiseler giyildi, saçlar yapıldı ve hülyanın evine ani bir baskın tadında koca bir demet çiçek eşliğinde gidildi...
kapıyı hülyanın ablası olduğunu tahmin ettiğim, ona çok benzeyen bir abla kişisi açtı. durumu açıkladık, beti benzi atmıştı ve bu durumu fark ettirmemek için hülyayı çağıracağını söyleyip, bizi kapıda bırakarak içeriye doğru hızlı adımlarla ilerledi...
onun içeriye girdiğini gören erhan, ayakkabılarının bağcıklarını sökerken, bana da aynını yapmamı işaret etti... ayakkabılarımı çıkarttığımda geniş bir holden ilerledik hızlı adımlarla... holün sonundaki odaya girdiğimizde kendimi sekiz dokuz kişinin bulunduğu, geniş ve keyifsiz döşenmiş bir salonda buldum... insanlar bize bakıyor, bazısı toparlanırken, bazısı da ne diyeceğimizi duymak için, kulak kabartmış yüzümüze bakıyorlardı... ne tesadüf ki, kadir de oradaydı... 
erhan kadirin varlığına aldırış etmeden, hülyayla aralarında aylardır devam eden ilişkilerini anlatmaya koyulmuştu ki; odaya hülya girdi... onun girişiyle, kısa bir sessizlik hakim olsa da, erhan anlatmaya devam etmişti... 
odada var olan kocaman bir sessizliği dağıtmaya çabalayan erhanın sesi, ortama uyum göstermek üzreydi ki, sonradan hülyanın amcası olduğunu öğreneceğimiz iri yarı bir adam kalkıp hülyaya okkalı bir tokat yapıştırarak, odasına gitmesini emretti... aslında ne olduğunu bilsekte, etrafa ne oluyor bakışlarını savurmaktan kaçınmadık... kadirin, hem nişanlısı, hem de amca çocuğu olduğunu öğrenmemizin hemen ardından, üzerimize çullanan dört aile ferdiyle boğuşmaya başladık... hepsi iri yarıydı, dayak yediğimiz için uydurmuyorum, gerçekten... hepsi iri yarıydı ve bizim üzerimiz kavga etmek için müsait değildi... takım elbiseliydik! ama aksiyon filmlerindeki aktörlerin çoğunun takım elbiseyle harikalar yarattığı düşünülünce, bu bir bahane olmaktan kurtulamıyor tabii...
ağzımız burnumuz kırıldıktan sonra, bok çuvalı formunda kapı dışarı edildik... hatta; dayak seansına hiç ara verilmeden, dayak yiye yiye ilerledik o uzun ve dar holü... tek yandığım iyi paralar saçıp aldığım lacivert boyuna çizgili takım elbisemin ceketinin, kollarının ve astarının yırtılmış olmasıydı... bir de çok sevdiğim pembe gömleğimde düğme kalmamış, ütüsü bozulmuştu... allahtan içime atlet giymiştim, yoksa oradaki iri kıyım ve alabildiğine göbekli insanlar yapılı vücudumu görür ve kıskançlıktan daha sağlam döverlerdi... bir de kapının önüne atıldıktan sonra, ayakkabılarımızı vermediklerini fark ettik... ne özensiz insanlardı, işlerini tam manasıyla yapmıyorlardı, buradaki seanslara, bir daha katılmayalımdı... kapıyı çalıp, ayakkabılarımızı rica ettik... benim ayakkabımın iki çifti de -ki kendileri kırksekiz numara...- erhanın kafasına geldi ve ufak çaplı bir şişlik oluşmasını sağladı... benimse bacağıma erhanın kafasından seken ayakkabımın topuk kısmı geldi ve kızardı... neyse...
yediğimiz enfes dayağın üzerine ayakkabılarımızı geçirip yola çıktık... taksi çevirelim dedim, atlayalım, gidip pansuman yaptıralım kaşımıza gözümüze... hiçbir taksi bizi o halde almadı... o saatte otobüs veya dolmuşta kalmamıştı semtte... kırk dakikalık yol yürüyerek, mahallemizin sağlık ocağına ulaştık, pansumanlarımızı yaptırdık, evlere gidip üstlerimizi değiştirdik ve her zaman takıldığımız cafede buluştuk yarım saat içinde... 
erhan geldiğinde, suratında içinde bulunduğu durumdan keyif almadığını açık eden bir somurtmayla karşıma oturdu... günün ve yediğimiz mükemmel dayağın hemen ardından analizimizi yaptıktan sonra, ne yapacağımızı kararlaştırdık... ben fikir belirtmedim, onun isteği üzerine, savaş boyalarımızı sürünüp, öc almak için soluk benizli iri kıyım ve göbekli insan topluluğunun bulunduğu eve tekrar gidecektik... ve bunu yaparken, hiçbir aile ferdine haber verilmeyecekti... tamamdı...
yanımıza sıkı kavga eden arkadaşlarımızdan bir kaçını daha alarak, daha yaralarımız kabuk bağlamadan savaş boyalarımızı sürünüp, savaş baltalarımızı kınından çıkarıp yola çıktık. saat gece yarısını geçmekte idi ki; sıkı dayak hizmeti verilen güzide mekana ulaşmıştık...
kapıyı bizim arkadaşlardan biri çaldı... kapıyı kadir açtı ki; açmasıyla onu yakasından kavrayıp merdivenlerden yuvarlamamız bir oldu... aşşağıya inip, bina kapısından zili çaldıktan sonra, cama çıkan iri kıyım ferdlerine kadirin merdivenlerle sevişgenliğinden dağılmış suratını göstererek, "gelip alın şimdi bu iti!" diye bağırıldı erhan tarafından...
biz binanın girişinde saklanıyorduk ki; iri kıyımlar erhanı yalnız sansın... ki çabamız da, amacına ulaşmıştı. don atlet aşşağıya inen amcabeylerden her biri, bina kapısından tedbirsizce kafalarını uzatmalarıyla, asi gençler arasında zarar vermek için kullanılan ve "kafa atmak", biz saygılı insanlarınsa bir selamlaşma çeşidi olarak kullandığı ve "kafa tokuşturmak" diye isimlendirdiği o güzide saygı göstergesi ile karşılaştı...
bu beş angutu, aramıza alıp bir güzel benzettik... onbeş yirmi dakika içerisinde, kollarımızda takat kalmadığına kanaat getirerek hepsini kapının önüne sürükleyip, evimize doğru yol almaya başladık...
ertesi gün iş yerime ulaştığımda, polis amcalar beni beklemekteydi mağazamın kapısında... sıkı bir karşılamanın ardından, sevgi gösterisi yapmak için sıkıca kollarımı kavradılar ve güzelim doğan marka polis aracına bindirdiler... iki yanıma da oturdular ki; bir ihtiyacım olurda yapamazlarsa, mahçup olmasınlar bana karşı... takdir ettim tabii...
kallavi bir şehir turunun ardından güzel bir mekanda içeceğimizi planlarken, mecidiyeköy polis karakolunun önünde araç istop ettirildi. yine sıkı bir dostluk izlenimi bırakmak adına koluma girildi, sıkıca kavranıldı ve karakola doğru yürümem için yardım edildi... gittiğimde erhanın ve erhanın babasının da komiserin karşısında oturduğunu gördüm... e güzel, gün içinde sevdiğin insanların sürpriz buluşma düzenlemesi, her zaman için keyif verici olmuştur...
iri kıyım kabilesinin şikayetçi olduklarını öğrendiğimdeyse, türk polisinin sevecenliği hakkındaki bütün düşüncelerim silinmişti... erhanla göz göze geldiğimizde, rahat olmam için sevecen bir göz kırpışla karşılaştım... pek sevgili, klasik komiser çizgisinden şaşmamak için saçlarını dökmüş ve bıyık bırakmış olan komiserimize derdimizi anlattık, hemen ardından olayın diğer muhattapları geldi ve onlar da anlattılar...
erhan işin boka saracağını, şu genç yaşımızda nezarethanelerin rutubetli ve kötü kokulu havalarını soluyacağımızı hissettiği anda, birini aramak istediğini söyledi. tabiiydi, buyrundu... kayseride albaylık yapan dayısını aradı, hissettim... olayı anlatıp, telefonu kapattı ve karakolun telefon numarasını iletti kendisine... üç beş dakika içinde komiserin dahili telefonu sesini yükseltti ve komiserin renginin değiştiği konuşma geçti aralarında dayımızla...
sonra olayın diğer muhattaplarını odadan çıkartıp, bizden özür dileyerek serbest olduğumuzu, davanın da düştüğünü dile getirdi sağ olsun. elimizi kolumuzu sallaya sallaya çıktık oradan.. bir daha da ne iri kıyım ailesinin bir ferdini, ne de karakolu ve çalışanlarını gördük, duyduk, bildik...
en yakın arkadaşımı dayak yemek, sicilimi lekelemek ve hayatımı karartmak pahasına, içinde bulunduğu yanlıştan kurtarmıştım... gurur duyuyordum kendimle...
üzerinden biraz zaman geçtikten sonra, erhana da onun üzerinde oynadığım oyunlardan söz edince, o da çok teşekkür etti ve bana karşı duyduğu minneti dile getirmekten kendini alamadı... ve bir anımız daha, burada son bulurken, bir kaç söz daha etmek istiyorum... 
"ilahi adalet... alemsin!" -alper canıgüz'ün bir kitabında bölüm başlığı olarak görülüp, beğenilip, kullanılmıştır...-

Çocukluktan...

Bir zamanlar, annem ispanyol bir ailenin çocuklarına bakıcılık ediyordu, nişantaşında... Ailemin şuanda oturduğu evi yeni almıştık, bir milyar ikiyüz milyona... Dört yüz milyonunu peşin ödemiştik, evin eski sahibi kadim bir dost olduğundan, senet v.s. yapılmamıştı. O yüzden annem çalışmaya başlamıştı...
O zamanlar, herşeyi kaybederdim ben... Altı yedi kere kimliğim yenilenmiştir bu yüzden mesela, sonra kimliğimi yanımda taşımamamı önermişlerdi. Evin anahtarını da, bi çok kez kaybetmiştim... O yüzden bi yıla yakın, anahtarım olmadan gezindim durdum ben... Bu sürece denk geldi annemin çalışmaya başlaması, yani benim okul çıkışlarında gidecek bir yerim olmayan zamanlar...
Babamın yanına giderdim, mobilya dükkanımıza... Ders çalışmak huyum değildi açıkçası, hiç ders çalıştığımı hatırlamıyorum şuana kadar, ya da özenerek bir dersin defterini tuttuğumu... Dersi derste öğrenmek, çok ufak notlar alarak takılmak daha çok işime gelirdi... Babamın yanına gittiğimde gürültü ve toz, ayrıca dükkanın tam orta yerinde bulunan logarın genelde yaydığı iğrenç kokudan dolayı pek bi huzursuz olurdum... Önlüğümün yedeği yoktu, sanırım ondan dolayı çekinirdim üzerimi değiştirmeden dükkana girmeye...
Dükkandan anahtarı alıp, eve gitmeyi de sevmezdim çünkü sonrasında evde çakılı kalmak zorunda kalırdım, babam eve gelmesi gerekir de, evde kimseyi bulamazsa, köpürürdü bildiğin. E bende yetişmeye çalışan ufaklık olarak köpüklü baba modeline pek sıcak bakan biri değildim, bir sempatiklik durumu da söz konusu değildi. -hem bira mı lan bu, köpüklüsü makbul olsun...
Bir gün okulu asıp, annemle çocuk baktığı eve gittim. Okul çıkışlarında yanına gider, onunla takılır, eve de onunla birlikte dönerdim taslakta.
O gün, o eve girdikten sonra, bir çok şeye olan inancımı yitirdim ben, aileme karşı duyduğum güven de, yok oldu bir anda. İki katlı olan evin, üst katı çocuklara aitti. Biri benimle yaşıt, diğeri de benden üç yaş küçük iki erkek çocukları vardı, söz konusu evin sahiplerinin. Can ve Darwin... Ben merak edip evin hizmetçisi Maria hanıma sormuştum, buranın kaç metre kare olduğunu (bu sanırım genlerimizde var, ev, iş yeri gibi şeylerden bahsedilir de, metrekaresi sorulmaz mı?) ama benimki genlerime işlemiş bir olgudan öteydi, kıyaslama yapacak olmamın, öğreneceğim acı gerçeğin, ilk basamağıydı bu... Babam mobilyacı olduğundan ve beni de bir çok montaja götürdüğünden, böyle terimler pek yabancı değildi bana, o yaşlarda... Bu evden daha büyük alanlarda da bulunmuştum... Eşyasız ve içinde yaşıtım çocukların yaşıyor olmadıklarında tabii...
Evin boyutu üç yüz kırk metre kareye tekabul ediyordu ki; bu neredeyse bizim evden yedi kat daha büyük olduğuna işaretti...
Annemle mutfakta otururken, izin alıp üst kata çıktım... -Çocukların yaşam alanına, kıyaslama başlasın! Merdivenleri karşılayan kapıyı aşındırdığımda, -ohaaa tepkisi eşliğinde, oyun odasıdır burası muhtemelen dediğim, toys'r us ın Mecidiyeköy şubesini andıran, her çeşit oyuncakla göz temasının kurulabildiği hoş bir odayla karşılaştım... Bir süre gözüm oyuncaklara takılı kaldı, hepsiyle bakıştım. Uzaktan kumandalı arabalar, mini futbol sahası, savaşçılar, kılıçlar, helikopterler... Benimle sevişip sevişemeyeceklerini öğrenmek ister gibiydim... Sonra dürtülerime hakim olup, arzularımı bastırıp, kapıyı kapattım. Toys'r us ın mecidiyeköy şubesinin sağındaki mağazanın kapısını açmıştım şimdide.... Burası da bir oyuncakcıyı andırıyordu ama daha bi oturaklı oyuncaklar vardı. Muhtemelen Can'ın odasıdır dedim. İç geçirmeler eşliğinde kapıyı kapadım ve diğer odalara yöneldim... Ayrı çocuk odaları, mükemmel süslenmiş ve süper bi şekilde dekore edilmişti... Ben o zamanlar abimle altlı üstlü yattığımız ranzadan kurtulduğuma mı sevineyim, yoksa yatak formu kazandırılmış dandik çekyatta uyuduğuma mı üzüleyim bilemiyordum... Ranzanın üst katında yattığımdan, geceleri yere düşerdim bi çok kez... Yoksa severiz ranzaları ailecek...
Üst katta ayrıca çocukların sevebileceği her abur cuburun bulunduğu kiler tarzında bir mutfak, kocaman bir banyo ve bir de televizyon ve bilgisayar bulunan bi oda daha vardı... Ben hepsini ağzım bi karış açık gezdikten sonra annemin yanına indim... Ben gidiyorum dedim, eve gidiyorum... Anahtarım yok ama, gidiyorum...
Çok sinir bozucu birşeydir, kıyaslamak elindekilerle, elinde olamayanları... O zamanlardan tanırım ben bu duyguyu... Neyse; ben bi daha o eve gitmeme kararı aldım kendimce... Akşamlara kadar dışarda kalsamda aç susuz, gitmeyecektim...
Bir aya yakın dediğim gibi dışarlarda kaldım. Takıldım, dolaştım.. Hatta ikisinden de sıkıldığımda, saatlerce evimizin kapısının önünde oturdum.
Sonra büyük gün geldi çattı... Bir gün; evde annemle tartışıyoruz -bu bizim için çay sohbeti tadındaydı, o zamanlardan kalma bir sivriliğim var... Annem beni bir sınıf arkadaşımla kıyasladı... "bak bıdı bıdı ne güzel şunu şunu şunu yapıyor, akıllı uslu çocuk, sen, sen ne yapıyosun, hiç! akşama kadar sokaklarda sürtüyosun, bi de çok bilmişsin üstüne üstlük!" tarzında bişeyler söylemişti sanırım... En nefret ettiğim şey, kıyaslamasıydı sahi... Sürekli yapardı. Hatta ben çalıştığı devasa evi görmeden önce, oranın çocuklarıyla bile kıyaslamıştı... Evi görünce bu evde ben oturiym, dünyanın en iyi çocuğu olmazsam şerefsizim! demiştim o ayrı... Annemin kıyaslamasıyla kan beynime sıçradı... "sağladığınız şartlara göre fazlasıyla iyiyim ben!" demiştim, hiç unutmam... Sonra kadın oturup ağlamıştı... Bunu da üzülerek hatırlarım... Ardından çıktım bi hışımla evden, bi yerlerde kafa dağıtmam gerekirdi ki, sonrasında eve gidip annemin gönlünü alabileyim...
Mahallemizde dolaşırken, annemin arkadaşlarından Güldane Teyzeye rastladım. Güldane Teyze bahtsız tanıdıklarımdan biridir.. Alkolik bir kocası ve akıl sağlığı yerinde olmayan, periyodik olarak annesini ve babasını ve hatta kendisini öldürmek isteyen bir çocuğu vardı, Habip... "ahmet, işin var mı? soba kurmaya çalışıyorum da, yardım eder misin? Habip kim bilir nerede ne delilerle ne boklar yiyodur şimdi, hem yardım da etmez!" dedi... Tabii dedim, geleyim, yardım edeyim...
Oturduğumuz mahallenin, "dere" diye tabir edilen, yakınından haliçe uzanan bir atık su hattı olan ve güzide kokularla bezenmiş olan kısmında otururdu Güldane Teyze. Gittik birlikte... Soba kurulucak ama, ev nası rutubetli, nasıl da berbat üstüne üstlük... Eşyalar, döşekler, halılar... Herşey ıslak, o derece rutubetli hatta çatısı akıyordu... Yazık, gecekonduda otururlardı...
Sobayı kurmayı bitirdiğimde saat gece yarısını çoktan geçmişti. Güldane Teyze sofra hazırlamış, oturmamak olmaz. Oturdum... Un çorbasını da, ilk defa o sofrada tattım... Günlerdir yenmeye layık görülmemiş bayat bir ekmek ve koca bir tas bulaşık suyu formundaki un çorbası... Tadı çok güzel gelmişti ama, ne yalan söyleyeyim... Uğraşımın karşılığıydı ya, ondan muhtemelen...
Sofradan kalkmaya yeltendiğimde getirip çayı dayadı önüme, çayı da içelim dedim... Sigara da içiyordum, biliyordu... Hayırsız kocasının karton karton zulaladığı samsun 216 dan bi paket açıp, bana verdi içersin diyerek... Teşekkür ettim... İçtim... O sigara bile -ki o zamanlar winston içiyordum. çok güzel gelmişti... Saman tadındaki çay bile, farklı, egzotik bi içecek gibi geliyordu...
Çay sigara sohbeti bittiğinde, saat bir buçuk falandı sanıyorum... Gitmeme müsade etmedi, illa yat burda dedi... Tamam dedim utana sıkıla... Ama tuhaftır, ne kocası, ne de oğlu ortalıkta gözüküyordu Güldane Teyzenin... Sordum. Oğlu Habip, cebindeki para bitip, annesinin boğazına sarılarak para isteme vakti gelmedikçe, eve uğramazmış... Kocası da, cebindeki para meyhanelere yetmediği zamanlar gelirmiş eve... O da aynı yöntemi kullanırmış para isterken... Ama eşinden aldığı parayla meyhanede içmezmiş, rakı sofrası kurarmış evine... Ne kadar düşünceli, ne kadar kibar insanlar... Güldane Teyze merdiven silerdi gündüzleri... Evin ihtiyaçlarını falan hep kendi görür, onunla yetinmez, sürekli dayak yediği alkolik kocasına ve sürekli dayak yediği psikolojik sorunlu oğluna içki içmeleri ve takılmaları için para yetiştirirdi...
Bana yatak hazırlamak için doğruldu yerinden sonra. Sobayı kurduğum odada bir döşek hazırlığına girdiğini gördüm... Güzel, sıcak bir odada yatacaktım... Oda sıcaktı ama, hem uzandığım döşek, hem de üzerime örttüğüm yorgan sırılsıklamdı rutubetten dolayı... Bir de gece başlayan yağmurdan sonra, bacaklarımın denk geldiği kısma çatıdan su damlamaya başlamıştı... Tüm bu olumsuzluklara rağmen uyudum, uyandım... Uyandığımda yutkunamıyordum ve bir titreme hakimdi tüm vücuduma. Güldane Teyze sabah çıkıp babama haber vermiş bizde kaldı, soba kurdu bıdı bıdı bıdı diye... Evinde telefon da yoktu...
Tüm ısrarlarıma rağmen kahvaltı da hazırladı bana teyzem... Kahvaltıda çay, yağda kavrulmuş salçalı soğan ve zeytin vardı... Afiyetle, garipsemeden bitirdim öğünümü... Titrememi, sesimdeki değişikliği ve yutkunmakta çektiğim güçlüğü çaktırmamaya çalıştım... Sonra çıktım, sürünmek formu kazanan yürüyüşümü olabildiğince hızlı tutup, dükkana kadar gitmeyi başardım... Halimi gören babam, kolumdan tutup hastaneye götürdü. Bi gün hastanede yattım. Serum verdiler büyükçe bir şişe. Ardından iki hafta iğne oldum ama, bir hafta yataktan çıkacak takati kendimde bulamadım, iğneci bi teyze gelip yaptı iğnelerimi... Babam yataktan çıkamadığım bi hafta boyunca, hiç başımdan ayrılmadı, kah şakalar, espriler, kah hayata dair kısa notlar, kah annemin hazırladığı yemekleri yedirme çabası, kah terden sırılsıklam olmuş elbiselerimi değiştirmeye çabalaması... Ey gidi günler...
Toparlandığımda, ilk işim annem işten geldiğinde ondan özür dileyip, aynı akşamı hem onunla, hem de babamla konuşmak istediğim şeylerin olduğunu söyledim. Akşam oldu. Yaşadıklarımı anlattım... Hem annemin çalıştığı yerde, hem de Güldane Teyzenin evinde... Çıkarımlarımı paylaştım onlarla. Bana ne kadar iyi anne-babalık ettikleri, -çok kısıtlı olsa da- ne kadar güzel bir yaşam sundukları için, çok teşekkür edip bol bol sarılıp öptüm...
Bu olaylardan sonra, benim elimde değil olanlara sahip olamayanları düşündüm hep... Benim sahip olamadıklarımı değil... Ailemle de, aramda çok fazla sorun olmadı, sağlanan şartlar söz konusu olduğunda...
Hayatımda ne kadar çok acı tecrübe var hey hat! Şimdi düşündüm de...

O Çok Üşüyecek!

sımsıkı sarılmışken sevgiliye, sıcakladık biraz karşılıklı...
hayalimde canlandı, dile getirdim...
"kışın ne güzel ısınırdık biz birbirimize sarılarak..."
güzelim gözlerini bana dikip tebessümlerinin en mükemmelini sundu yeşillerime...
"ısınmaya da fazla ödemezdik hem, ısıtırdık birbirimizi..."
tekrar güldü, karşılıklı gülüştük... çok güldük...
sonra hayallerimi bir kenara bırakıp, gerçeklere çevirdim yeşillerimi...
onun güzel gözlerine bakarken ve koynundayken, sol omzuna gömdüm kafamı... saklanmak istedim... gerçeklerden ürktüm... gerçekler korkuttu gözümü, korkuyla irkilmiş olan retinalarımdan kanlar damladı damlayacaktı... devekuşu misali yalnızca kafamı gömebileceğim bir yer aradım... utançtı belki bu duygunun adı...
"bizim hiçbir zaman birlikte geçirebileceğimiz, dışarıdaki yalnızlıkta soğuk kıyamet, evde ise tek vücuda bürünmüş sıcacık geçecek bir kış ayımız olmayacak"tı... sustum... bildiklerimi o da çok iyi biliyordu... bildiği şeyleri yüzüne vurmaktan kaçınmam aslında...
"sana tapıyorum"...
"seni çok seviyorum"...
"sahip olabileceğim en mükemmel kadın sensin, kadınımsın..."
bunlar da bildiği şeyler... söyleyemedim... suslarımı çıkarttım sakladığım tozlu depomdan... susmaya alışkın değil bendeki yeşiller... gerektiğinde fırtına, gerektiğinde serin bir bahar yeli...
bizim hiç birlikte geçirdiğimiz bir kış ayımız olmayacak... ağladım... çok ağladım... sol omzuna diri diri gömüldüm ve ağladım... birlikte geçirdiğimiz günlerin su gibi akıp gitmesine de, birlikte geçiremeyeceğimiz günlerin artık çok uzakta olmayışlarına da değildi bu sağanağın sebebi...
evimiz çok soğuk oluyor bazen bu zamanlarda bile... evimiz, evimiz olmaktan çıktığında, evi olduğunda ve kış ayları geldiğinde, daha da soğuk olacak... o üşüyor... bazen bu zamanlarda bile... ben sarılıyorum sıcacık... ısıtıyorum tüm varlığını... birlikte geçiremeyeceğimiz kara kışlar geldiğinde, kat kat giyinse de ısınamayacağından korkuyorum...
nasıl ısınsın ki hem... kimse onu benim sardığım gibi saramayacak ki... kimse onu, benim ısıttığım gibi ısıtamayacak ki! kimse ona benim aşık olduğum gibi, aşık olmayacak ki! nasıl ısınsın yavrum... üşümesinden, üşütüp hasta olmasından korktum... bu yazgıyı değiştirebilmek için gücümün olmadığını bildiğim için utandım... diri diri gömüldüm sol omzuna ve ağladım...
o çok üşüyecek! ve kimse onu benim ısıttığım gibi ısıtmayacak! kimse onun üşüyüp üşümediğini, benim kadar düşünmeyecek... korkuyorum... çok korkuyorum artık yakın geleceğimdeki gerçeklerden...
o çok üşüyecek ve onun üşüdüğünü bile bile, ısınması için hiçbirşey yapamayacağım!
kendimden tiksiniyorum sanırım...

çalan şarkıdan esinlenme...
denizleri seviyorsan; boğulmayı da seveceksin...
sevilmek istiyorsan; önce ölmeyi bileceksin...
uçmayı seviyorsan; çakılmayı da bileceksin...
aşık olduysan; yitip gitmeyi, göze alacaksın...

ne güzel bir gün!

bugünü güzel kılan; haftasonu olması değil...
bugünü güzel kılan; güneşli olması değil...
bugünü güzel kılan; iyi uyumuş olmam da değil...
keza;
çalışmadığım için haftasonu kavramı, benim için geçerli değil...
ayrıca güneş güneş sıcaktan öldüren günleri de pek sevmiyorum... bahar getirin bana...
birde dört beş saat uyudum... bu benim için makul ama, sizler için öyle değil tahmin ediyorum ki...
bugünümün güzel bir form kazanmasının baş etkeni, güne değil, sevgiliye uyanmaktır... gözlerimi açtığımda doğan güneşi görüyor olmam veya iyi uyuduğumu hissetmem değil, bugün haftasonu diyerek tekrar başımı yastığa gömmek, hiç değil...
bugünü güzel kılan; gözlerimi açtığımda tapınağımda olup, tanrıçamla burun buruna olduğumu, nefesinin yüzüme çarpışını ve ellerinin vücudumu kutsadığını hissetmem...
bayram sabahları gibi...
yeni elbiseler, yeni ayakkabılar ve yeni bir ruh hali edinmişim de, sevdiğim şeyleri angarya olarak görmeyip, zevkle yapacakmışım gibi geçicek bugün...
kelebekler, kelebekler, kelebekler...

,

ev telefonu çaldı. ağır uykumu ağır adımlarla yarıda bırakıp, koştum salona...
sen sandım, umud ettim, inşallah dedim...
türk telekomdan aramışlar...
senin aramanı umup, başka bir yerin aradığını görünce, karşımdakini insan yerine bile koymadım sevgilim...
konuşan telesekreterdi...

kesik izleri...

bir vapura ihtiyaç duyuyorum...
binerken kalbimi bir yerlere takıp, kanatabileceğim bir vapura...
kanayışlarımdan bi haber, gereksiz gözüken bir sızlamayla tüm marmarayı ve boğaz hattını gezebileceğim, bir yandan kanadığım, bir yandan denizi görüp mutlu olduğum, yanımdan geçen garsona el edip, bi tavşan kanı ısmarlayabileceğim, yanına kadim dostum, sigaramı çağırabileceğim, oltamı boğazın derin, ters akıntılı ve karanlık sularına gömüp, gereksinimlerimi arayabileceğim, yıkık dökük ya da ışıl ışıl bir vapura... ne de olsa taşıyan değil, taşınan önemli bu aciz ruhta...
kan akıta akıta dolaşsam gün boyu denizin ortasında.. çayımı içsem, sigaramı tellendirsem... kitap okusam veya müzik dinlesem... hatta; dördünü bi arada yapsam, arada da denize çapkın bakışlar savursam... ama o kesik, gözlerime takılmasa...
akşam eve vardığımda anlasam ki; kocaman bir yarayla bile, mükemmel bir gün geçirebiliyorum... uzaktan ufacık gözüken, yaklaştıkça, yakınlaştıkça karanlığın çöktüğü dağlara benzeyen, yaklaştıkça iğreti duran, sokuldukça kan kokan bir yaraya uzaktan bakınca, hatta bakmayıp, es geçince, harika bir gün geçirebildiğimi kestirsem, önemsemesem...
ertesi gün; kalbimin kabuk tutmuş görüntüsünü sevgiliye göstersem... endişe etse, nasıl oldu bu dese... geminin bir uzvuna takıldı, sadece bir sızlama hissettim desem... gemi, demirden, kesen yer paslı olabilir, tetanoz iğnesi olsan dese, ısrarcı olsa... kalbimin oracıktan kesilip alınabileceği ihtimali ürkütse... vücudumun merkezinin, onunla dolup taştığını bildiği için, kaybetmekten korksa ve elimden zorla tutup, aşı vurdurmaya götürse...
bazen insanların kesiklerine müdahale edemesekte, tetanoz formu kazanıp geleceğe yönelik koruma programı içerisine alabilsek keşke...
hayatım kesikler içinde geçti, geçiyor... dizlerim ve bacaklarımda, çocukluktan kalma izler taşıyorum. kesik izleri... koşarken, düştüğüm, koşarken çelme takıldığı ve düştüğümde oluşan yaraların kalıntıları genelde... pek sorun olmaz benim açımdan, pek sorun etmem... çocukluktu der ve geçerim... çelme takanlara da, bir kin beslemem... onlar da çocuktu derim ve geçerim...
çocukken, kesilmiş, incinmiş bir yerim olmasa bile, öyle davranırdım bazen... ilgiyi üzerinde hissetmenin yaşı yok malum... bir yerim kanadığında, insanların etrafımda pervane oluşlarından çok mutlu olurdum... -genelde olmazlardı ya... işte, blöf vesaire... bi türlü toparlayamadığım ilgi ve alakayı, yaralarımda bulurdum...
çocukken; bu hakkımı doldurdum sanıyorum... hem olur olmaz yerde fazlasıyla kolumu bacağımı kanattığım için yaralanma hakkımı, hem de olmadığı halde yaralıymışım gibi göründüğüm zamanlardan dolayı, kanayan bir yerim olduğunda dahi, ilgi, alaka ve özen beklemeyi...
çocukluk bitti, geçti... ben blöf yapma gereksinimlerimden sıyrıldım zaman içerisinde... kendimi geliştirdim, yaralanmadığım zamanlarda da, ilgi ve alaka gördüm insanlardan... hatta insanlar; problemsiz bir kişilik grafiği çizdiğim her an, yanımda bulunmaktan fazlasıyla memnun oldular... varlığım insanları huzursuz değil; mutlu etmeye başladı...
insanların benim hakkımda eleştirileri, şüpheleri ve suçlamaları oldu... gayet rahat, açıklayıcı ve sorularına ve sorunlarına yardımcı bir tavırla yaklaştım. çözümcül oldum, bununla övündüm...
sonra; benim insanlar hakkında eleştiri ve sorunlarım oldu... kimse bana; benim onlara yaklaştığım kadar sabırlı ve sevecen ve çözümcül bir tavırla yaklaşmadı... şahsı hakkında dert yakındığım her kedi, hemencecik bir pantere dönüşüp, kalbime bi pençe kadar uzak olduğunu, patisini gerdirerek, pençelerini gözüme gözüme sokarak ve bazen; tadına baktırarak pençelerinin, hissettirdi...
şimdi anlıyorum ki; çocukken acılarınlayken kalabalıksın... büyüyünce sıkıntılarınla yapayalnız kalacağını bilmeden üstelik... aptal bi gülümsemeyle sardırıyorsun her yaranı...
büyüyünce ise sorunların çekilmez bir hal alıyor... sen iyiyken; herkes fazlasıyla iyi... başkaları kötüyken, sen gene iyisin... hayatın akışını yakalayamadığından mütevellit; sorunla geleni kapı dışarı etmeyi öğrenememişsin henüz... pençelerinin olduğundan bile bi haber yaşıyorsun... kullanma gereksinimi hissetmemişsin ki, patilerin gerilmemiş hiç... sen onları sadece tutunmak için batırmışsın bi yerlere... kayıp düşmemek, yerini kaybetmemek için belki... yaralayan, acıtan bi tehdit unsuru olduğunu henüz öğrenememişsin...
ne gariptir; hep acı tecrübelere gark olmuşumdur... pençelerimin olduğunu da, yavaş yavaş aldığım yaralarla öğreniyorum sanırım... veya öğreneceğim, öğrenmiş olmam veya öğrenecek olmam işleyen sürece hiçbir katkı sağlamayacak ne de olsa...
büyüdükçe, sorunların olduğunda yalnızlaşıyorsun, ya da uzaklaştırılıyorsun...
şimdi gemiye binip, kalbimi kanatmamaya, biraz önce takıldığım ve kalbimi parçaladığım yere dikkat ederek, kendime zarar vermeden, boğazın ters akıntılı karanlığına olta sallayacağım... yem diye kendimi bağlarken misinanın ucuna, hiç gocunmayacağım üstelik... ama oltanın başında biri olmalı...
sevgilim; sen durur musun oltanın başında?
ben bu karanlık ve ters akıntılı ve mükemmel denizde ısırıldığımda, misinanın sallandığını hissedip yukarıya çeker misin beni? çay, sigara, kitap ve müzikte, beklemeni kolaylaştırır hem... hem manzara da süper... sevgilim?

İçten İçe...

yaptıklarını karşılıksız olarak yapıyor olsa da, olabildiğince karşılık bekler aslında insan... içten içe... bazen için içindeki istekler ve beklentiler de, bir olayla dışarıya çıkar. çok tatsız bir durum olsa da, dışarda durmaları gerekir...

Hayata Dönüş..

benim olayım yarım paket tam kıvamında haşlanmış makarnanın yoğurtlu hali ve koca bir bardak kola da gizliymiş... kendime geldim yahu, yaşasın!
uykuyu da seviyorum, uyuyanı da. yok canım, ne olacak... ben açlığı sevmiyormuşum. karnım doydu ve düşünce yapımın eksik parçaları yerine oturdu... oh oh, ne işleri varsa ayakta...
işte, tek başına yemek yemeyi pek sevmesem de, eve bir kaç gün kimsecikler uğramasa, muhtemelen kilo vericek olsam da, olsun... karnım tok, sırtım pek...
haydi bakalım...

Uyku Düşmanı.

ev sessizlikle cezalandırılmış gibi bu akşam. işittiğim tek ses, karşı kahveden evrene yayılan, acınası okey taşlarının inlemeleri... bir de, arada geçen araçların, kulak tırmalayan gürültüleri...
karnım aç... kahvaltıyla duruyorum. saat on, akşam on... saat on olmuş ama, aslında kalkmaya hiçte lüzum yok...
uyuyamıyorum ben yerli yersiz. yapamıyorum bunu... üç dört saatlik bir uykuyla, tüm günü geçirebilirim... beş saate yakın uyudum, uyandım şimdi... ama yalnız uyandım, ne hoş, değil mi? yalnız başıma da dalamayacağım uykulara, gözlerimi sıkıca yumuşlara gark olacağım önümde uzayacak olan gecede... ama yine tek başıma.
şimdi kalkıp kendime yiyecek birşeyler hazırlayacağım. canım nasıl tatlı çekiyodu bugün. hiçbirşey yapamassam, toz şekere kamış sokup, içime çekecektim. şimdi canım hiçbişey istemiyo. başım çatlıyo bi açlıktan... tek arzum açlık hissimi geçiştirip, şu lanet ağrıdan kurtulmak... yine tek başıma...
uykuya düşman kesildim ben. cidden. haz etmiyorum artık kendilerinden.

Masal Gibi Bir Betimleme...

bir masaldır ya, kurbağanın prense dönüşmesi... ve bunu yalnızca prensesin yapabiliyor olması...
aslında özdeşleşildiğinde, ne de gerçektir bu... hiç bir ütopik yanı kalmaz... rahatsız edici bir gerçekliği de keza...
prensi öpmek zordur... kurbağadır çünkü, siğilleri vardır, çamur içinde yaşar ve pis bir görünüme sahiptir... ve prenses harici kim öperse öpsün, kimyasında bir değişime gidemez, gitmez belki de... mükemmeliyat duygusu ağır basar, o radde ulaşamadıkça, kurbağa kalmak onun için bir tercihten öteye geçer, bir kurtuluştur, özüne duyduğu saygıdır... prenstir özünde kendileri...
prensese hayranlık duymak fazlasıyla kolaydır... hem yüz ve vücut güzelliği, hem bu güzelliği saran eşsiz kumaşların çekiciliği, hem ruhunun duruluğu ve bilgeliği, hem de statüsü bakımından, beğenilme katsayısı bir hayli yüksektir... onu öpmek, ona dokunmak, ve ona sahip olmak ütopik bir olgudur yer yüzündeki tüm erkeklerin gözünde ve gönlünde... o koca sarayında yalnız başına yaşarken, farklı ülkelerin prensleri, önde gelenleri ve hatta kralları arabalar dolusu hediyeyle kapısına dayanır prensesin... onun tek sahibi olmaktır amaçları... güzelliğinin içinde giz olan tanrısal yanını göz ardı ederek, dünyevi olan herşeyi ayakları altına sererler... bilmezler ki; prenses dünyevi olan herşeyden geçmiştir aşkı bulmak için. dünyevi olan herşey, eksikleri göz önüne alındığında doygunluk seviyesinin de üzerindedir... kendi kudreti ile yaşayamayacağı, tek başına gerçekleştiremeyeceği tek şey, aşktır, masallardaki kadar kusursuz, gerçekte olduğu kadar yalın ama bir o kadar da tutkulu bir aşk...
boşluk hissi, prensi olur olmaz kişilere kendini öptürme eğilimindeymişçesine lanse edebilir... prenses ise etrafındaki boş insanlara, amaçlamadığı bir şekilde hareketleriyle umut verebilir... her insan boşluk hissine kapılabilir zaman zaman, boşluğa kapıldıktan sonraları; aşkın gerçekleşmeyecek bir düşten öteye gidemeyeceğini bile düşündükleri olur. hayata küsüp, ne vraklar, ne de insan içine çıkarlar bir dönem... ama aşkın parçacıkları gözlerine ve gönüllerine kaçtığında, tüm bu yaptıklarından pişmanlık duyarlar... kendilerini sorgularlar, nasıl olur da, ben kendimi böylesi güzel bir duygudan mahrum bırakırımlarla... nasıl bir ruh haline girdim ki, böyle apaçık bir gerçeği, koca bir yalancı, hiç gerçekleşmeyecek bir yalan olmakla yaftaladımlarla...
sonra bir gün, aşkı bulabilmek ümidi ile prenses korumalarına haber salarak, yalnız başına dolaşmaya çıkacağını duyurur ve ülkesinin ormanlarının derinliklerinde kaybolmak istermişçesine, şuursuzca dolaşır tüm güzelliği ile... durgunluğuyla göz dolduran bir göle rastlar şuursuz dolaşmaları esnasında... o kadar hayran bırakası bir güzelliği vardır ki gölün, aşkı barındırabileceği hissi bile uyandırır prenseste... o derece şuursuzdur... prens ise formdan düşmemek için her gün tekrarladığı zıplama antremanlarını aşk etmek üzre o nilüfer senin, bu nilüfer benim atlamaktadır yok denicek kadar kısa bacaklarıyla... prens beceriklidir de, tüm olumsuzluklara rağmen koyduğu hedeflere ulaşır... -kısa bacaklarına rağmen, kendinden on kat yükseğe atlaması gibi...
prenses bu durgunluğun mükemmelliğine kendini kaptırmış, bu durgunluğun içinde kendisine sanal bir akıntı yaratmış, huzura erişmek için ruhani dünyasında bir o yana, bir bu yana salınmaktadır. prens henüz hiç görmediği güzellikteki bu oluşumu fark edememiştir... tek amacı zıplama seansını bitirip, ağaç kovuğuna çekilmek ve bugün göle uğrayacak olan ne idüğü belirsiz kadınların zoraki ve tiksinç öpücüklerinden kurtulmaktır... gölün üzerine ormanın yüksek ve heybetli ağaçlarından sıyrılıp, süzülen güneş ışınlarından biri, bir diğer nilüferi incitme pahasına zıplamaya hazırlandığı vakit çarpar prensin kurbağa gözlerine... bir anda bütün meditasyonu yok olur ve kurbağa kafasını ışığın geldiği yöne, göğe doğru çevirir... güneşin parıltısından gözleri kamaşan prens, gözlerini atlayacağı nilüfere çevirirken bir ışık huznesi daha çarpar gözlerine. kör etmek istercesine parlar bu obje bir ağacın gölgesine sığınmış olmasına, güneş olmamasına rağmen... kurbağa prens daha önce hiç böyle birşeyle karşılaşmamıştır. nilüferleri üçer beşer atlayarak, onun ilgisini üzerine toplayan parıltıya doğru ilerlemeye başlar...
yeterince yaklaştığında, bu parıltının bir kadın vücudundan saçıldığına iyice emin olur... gözlerindeki kamaşma henüz son bulmamıştır... bu güne dek gördüğü en güzel yüze, en narin avuçlara ve parmaklara, en güzel gözlere, kaşlara ve kirpiklere sahiptir bu kadın... prenses pembeliğinde bir vücut eşlik eder bu mükemmeliyatla ödüllendirilmiş uzuvlara... prens kadının mükemmelliğini zihninde onlarca kez tekrarlarken bilincini yitiricek gibi olur ve prensesin hemen önündeki nilüferden ayağı kaymak şartıyla gölün soğuk sularına düşüverir. o zamana kadar kurbağayı fark edememiş olan prenses, suyun dalgalanmasıyla şuursuzluğundan bir an için sıyrılır ve suyun halka formu kazandığı, prensin düştüğü yere doğru dikkatlice bakar. su biraz durulduğunda görür ki, hemen önünde cansız bir bedenin eşlik ettiği bir kurbağa yatar... eli ayağı birbirine dolaşan prenses cesaretini toplar ve seri bir hareketle suyun içine elini daldırır... içinde bulunduğu halet-i ruhiye nedeniyle etrafındaki herşeye aşırı sevgi ve şefkat duyguları besleyen prenses, sudan çıkardığı kurbağanın acı vraklamalarını duyar, hayata tutunmak için kıvrandığını görür ve içgüdüsel bir şekilde kurbağaya bir "hayat öpücüğü" bahşeder...
prens yeni doğmuşçasına bir tazelik hissiyle açar yeşil gözlerini... vücuduna kavuşmuş, üzerindeki lanetten kurtulmuştur. ancak kimdir onu bu kadar içten, sıcak ve sevgi dolu öpüp, kurbağa formundan kurtaran güzel? kafasını sağına çevirdiğinde, dolu dolu, aşkla bakan ela bir çift göz takılır gözlerine... bu az önce onda hayranlık hissi uyandıran ve bilincini yitirmesini sağlayan güzeller güzeli prensestir... ikisi de tek kelime etmeden, soluklanmadan bakar birbirlerinin güzeller güzeli gözlerine... aşktır bu konuşturmayan, gözlerini almalarını engelleyen... daha önce tatmadıkları, bundan sonra başka bir gözde hissedemeyeceklerini henüz ilk bakışmalarında kestirdikleri duygu. bir lanettir aslında, iki insanı birbirine sonsuz bağlarla bağlayan. ama dünyadaki en güzel ve en ulaşılmaz lanettir... nirvana'dır, *om'dur... aşktır onları birbirlerine bağlayan, başka hiçbir gözde yakalayamayacaklarını daha ilk saniyelerde hissettikleri lanet...
ve bir terslik çıkmaz, bir paranoya krizi esnasında söylenmek istenmeyen sözler sarf edilmez ve aşkın tadı tuzu olan, büyük gözüken ama aslında ufacık olan engeller aşılırsa, ömür boyu mutlu olurlar...
ütopik bir yanı yok, gerçekten... ne yakalanabilecek mutluluğun, ne ondan sonra gerçek mutluluğu yakalayamayacak oluşların ütopik bir yanı yok... bunların yanı sıra; sonsuza dek mutlu olmanın da, ütopik bir yanı yok... bu hikayedeki tek ütopik olgu, kurbağanın prense dönüşmesi... o da fiziki olarak olmasa da, ruhani yönleriyle gerçekleşmiştir dersek, ortadan kalkar sanıyorum...
hepinize içinde bir prens taşıyan kurbağalar ve yüreciğini ortaya koyup siğilli vücudunuzu öpecek prensesler diliyorum... unutmayın ki; hiçbir vücut, aşık olunan ruhunki kadar büyük hazlar yaşatamaz insana...
mükemmel ruhları saklandıkları yapay kuytulardayken hissedip, zarar görmeden ve zarar vermeden gün yüzüne çıkarmanız, ömrünüz boyunca bu avantajı iyi kullanmanız dileklerimle...
*om: hinduzim ve çoğu hindistana özgü bazı inanç sistemlerinde, en kutsal sayılan hece. bütün evrenin özünü temsil eder ve hindu ayinlerinde, dua, ilahi ve meditasyonların başlangıcında ve son buluşlarında dile gelir...

güzel bir gün, hepinize... bol kurbağalı ve prensesli...
sabah ezanı okunuyor... gözümde gram uyku yok... iki, bilemedin üç saat uyudum sanıyorum... sebebini bilmiyorum, yorgun da sayılırım ama uyuyamadım, denedim fazlasıyla... olmuyor.
bazen kafamda ne olup bittiğini çözümleyemeyecek kadar boş birisi halini mi alıyorum nedir, mesela şimdi, ne oldu da uykum kaçtı, çözemiyorum.
belki de fiziksel bir nedeni vardır, hı?
eh be blog... sana da serzenemiyorum nicedir... buldum yolunu, uykum kaçtı, yapıştırır giderim valla, fırsat bu fırsat diyip... vurucam kırbacı, vurucam kırbacı! nihahahaha...
uykuyla hiç aram yok benim blog... istediği an, gözlerini kapattığı gibi dalıp giden insanlara gıpta ile bakıyorum bu yüzden. ne güzel lan, uykuya dalma süreleri, istedikleri her an, yalnızca on dakika... ben böyle değilim, karnıma ağrılar giriyo uyicam derken... on-on iki saat uyuyabilmeyi, son bi kaç ayda öğrendim, ama her zaman pratiğe dökemiyorum. gündüz uyumayı da, yeni öğrendim sayılır... hastanede, sanıyorum... onu da birçok kez etüd etmeme rağmen, istediğim zaman gerçekleştiremiyorum...
blog, seninle de uzun süredir fazlasıyla haşır neşiriz. sürekli yazı yazmalar, sürekli yeni girdiler, yeni taslaklar falan... ama çok bakımsızsın be hacı! biraz kendine bak! arada bir çeki düzen ver üstüne başına... temadır, headerdir, türlü türlü eklentilerdir. herşeyi benden bekleme! bakıcılık mı yapıcaz yahu!
neyse, serzenicem derken, kalp kırmayayım. geçelim diğer haberlere...
*sanki uykum gelir gibi oldu. sigara içmeyi kesersem, uyuyabileceğim sanıyorum...
*mum ve kırmızı şarapla olan bağım, daha bir sıkı, daha bir kuvvetli artık... gündüz gözüyle bir yazı yazmalıyım...
*bu gün senin temanı da değiştireceğim ey blog sayfası! ama header yapamayacağım, uğraşmakta istemiyorum açıkçası.
*fazla uykunun hayattan çalmakla eşdeğer olduğunu düşünüyorum. (yapamıyorum, bok atarım ben de...)
neyse, bu kadar. sıkıldım yatıcam tekrar.

Tadını Alabiliyor Musunuz?

dönüp dolaşıp yazdıklarımı tekrar okumaktan çok keyif alıyorum... tekrar tekrar okumayı, tekrar o yazıyı yazdığım ruh halinin belirtilerini hissetmeyi ve o yazının, yazılmadan hemen önce yaşanmış güzellikleri tekrar iliklerimde hissettirmesine, bayılıyorum...
ben sanırım bu yüzden blog tutuyorum... "söz uçar, yazı kalır" mantığı da değil tam anlamıyla...
ama dönüp, yazdıklarımı okuyup, yazdıran olaylar silsilesinin içine tekrar karıştığımda, yaşadığım mükemmelliklerin yüzde onluk bir kısmını bile yazıya aktaramadığımı fark ediyorum. bu çok sevindirici, biliyor musun, ey sevgili okur!
yazdıklarım beğeni kazanıyor, amaçlamadığım bir şekilde... ve ben, fazlasıyla seviniyorum bu duruma... çünkü duygu yoğunluğunun, çok ufak bir kuplesini paylaşabiliyorum yazdıklarımda... ve beğeniliyor da... böyle olduğundan mütevellit; diyorum ki kendi kendime;
-yaşadıklarının, çok ufak bir kısmına şahitlik eden insanların duygularını uyandırabiliyorsun! o insanlar çok ufak bir bölümüyle sevgiye, aşka ve sevgiliye beslediği duyguları tazelerken, sen bunların kat be kat fazlasıyla ihya oluyorsun!
çok mantıklı bir yol izlediğim kanısındayım şükretmek adına... şükredilesi şeyler yaşadığımın, şükredilesi insanları hayatıma aldığımın farkındalığı o kadar ağır basıyor ki; pervane oluyorum mutlu etmek için, istemdışı gelişen bir olgu bu da...
örneklemem gerekirse; ben buraya yazarken, "gözlerine baktığımda, içimde bir kıpırtı başlıyor" diyorum mesela... aslında kalıplaşmış bir tabir bu, herkes, sevdiceği için kullanır, kullanmalı da. bunu gören eşim-dostum, seviniyor ve hissettiklerimi, belki başkaları için hissediyor, içindeki duygular kabarıyor vesaire...
şimdi düşünün; ben bunu yaşıyorum... gözlerimi kapatıp hayal etmek zorunda kalmıyorum, süslü satırları ölümsüzleştirmek için... gerçekliğinden şüphe duyulmayacak bir biçimde yaşıyorum üstelik... sevgilimin gözlerinin içine baktığımda, onun güzelim gözlerinin içinde kendimi gördüğümde, bilincimi yitiricek gibi oluyorum, dilim tutuluyor çoğu zaman, geveliyorum, konuşamıyorum doğru dürüst...
yanındayken, çok heyecanlanıyorum. normalde pek sakar bi insan olduğum söylenemez; elim ayağıma dolaşıyor birşeylerle uğraşırken, olur olmadık sakarlıklar yapıyorum... ne yaptığımın bilincine bile, sonradan varıyorum çoğu zaman...
ben her insanla eşit düzeyde ilişki kurabilen bir karakterde değilim... bazı insanın karşısında, kelime dağarcığımdaki şahsiyetleri ileri itme gereksinimine kapılırım. konuşamam, sıkılırım, bunalırım... karşımdaki insan hiçbirşey yapmasa da, onda beni iten birşey olur, kendimi tam manası ile ifade edemem, bazen...
bazen de, kendimi aşar, kalıplarımı parçalayarak yükselirim... kelimelerim en şık halleriyle dökülür dilimden... elimi kolumu nereye koyacağımı, nasıl oturup, nasıl kalkacağımı ve zamanlamasını, çok iyi belirlerim... sessizlik olduğunda, konuşmak için kasma gereği duymam. sevdiceğimin yanında da, bahsi geçen ikinci ruh halindeyim... nasıl rahatım... hiç yabancılık çekmiyorum, ellerine doğmuş kadar içtenim...
bu yüzden, yapmacık davranamıyorum... fark ediliyor, yapsam da... bu; ilişki kurduğum her insan için, büyük bir şans aslında... çok seviyorum bu yönümü de.. ve onda hayat bulmasını da... onda, şuana kadar gerçekleşenlerin, en iyisinin sergilenmesine de bayılıyorum...
bazen; kelimeler kifayetsiz kalır, ne kadar anlam yüklesen de, karşı tarafa aktarılmaz ya istediklerin, o noktadayım... anlatıyorum ama; hissettiklerimin ne kadarını hissetme şerefine nail oluyorsunuz, bilmiyorum tam olarak... ucundan da olsa, bu mükemmelliğin tadına bakabiliyor musunuz, yapabilir misiniz, bilmiyorum... tadına bakabilmek bir yana, eğer kokusunu bile alıyorsanız, ne mutlu size... bu bile; büyük bir erdemdir...
aşk... yaşamadan yazılan, yaşamadan yaşanan her şey, büyük bir boşluktan ibaret... yaşayınca, kavrıyor insan...

Aşkı, Aşkla, Aşkta Yaşamanın Kadifemsi Mutluluğu...

bugüne ne de güzel başladım ben!
aşkla doldurdum seher vaktini...
aşkla karşıladım güneşin doğuşunu...
aşkla giyinip, aşkla çıktım sokaklarıma...
aşkla yürüdüm, aşkta el ele tutuşup...
aşkla ısmarladım fincan çaylarımızı, kaşarlı simitlerimizi...
aşkla öğüttüm, katığımı...
aşkla yaktım sigaramın ucunu...
aşkla doldurdum hastalıklı ciğerlerimi...
aşkla indim metronun merdivenlerini...
aşkla sarıldım aşka, aşkla öptüm aşkı...
aşkı, aşkla, aşkta yaşadım ben bu sabah...

Hırslandı Bal Kabağı... -3- ve Son...

hırslandı bal kabağı ikiden, aynen devam...
pazar günü kahvaltımızı ettikten sonra, tüm kalorilerimizi vücudumuzun göbek kısmına depolayıp migrosa girdik, kedi mamalarımızı, kumlarımızı aldık dostumun şımarık'ı için. sonra tekrar eve dönmeyi, filmdir, müziktir, beyin fırtınasıdır takılmayı önerdi kadim dostum. kibarca reddederek ona tekrar kartala dönüşünde eşlik ettim. bugün, yani pazar günü için özel planlarım vardı... sonra kadıköy minibüsüne bindim...
kadıköyle kartal arası da çok uzaktı sahi, sahilden de gidilse, pek birşey fark etmeyecekti. kaderime boyun eğdim, kitap okuyarak erittim önümde uzanan asfaltı... kadıköye ulaştığımda gittiğim ilk mekan kurukahveci mehmet efendi oldu... sevgilim kahve yapma konusunda fazlasıyla becerikli, ama elimizdeki materyal sakızlı kahve ve bu bizim damak tadımıza uygun olmadığı için, kendine suç aramakta idi, kahvenin değişik tadından dem vurarak...
taze çekilmiş türk kahvesi... şu dünya üzerinde en sevdiğim kokulardan biridir, tad olarakta, en sevdiklerim kategorisinde listelenir kendileri... kadıköydeki şubesi, pazar günleri kapalı imiş... kapalı olduğunu, bu tatlı sürprizi gerçekleştiremeyeceğimizi öğrenince kırıldık... ardından bir hışım elbise dükkanlarını dolaştık, kahveyi elde edememişliğimizin üzerine iyi giderdi, hem; sevgilimizi mutlu etmek, bizi kahveden fazlasıyla mutlu ederdi, onun mutluluğu, bizim mutluluğumuzun öneminden, daha bir önem arz ederdi. onun gözlerinin içinin gülmesi, gözlerindeki mutluluk hissinin doğuşu, bir çok olgudan daha kıymetliydi, kıymetlimdi kendileri...
kadıköyde beğendiğim bir şey olmadı... ne yapalım derken, sevgilinin istediği bir kitap anımsandı... kitapçıya girildi. kitap, biraz pahalı geldi... -kitap alma alışkanlığının olmamasının kötü yanları... sonra birden; eminönündeki kahveci insanının şubesinin, haftanın her günü açık olduğu geldi akla ve mutluluk hormonları salgılandı... -yazarda türk kahvesinin, farklı bir yeri vardır, hissettiğiniz üzre. birde sevgiliyi de mutlu edeceği düşünüldüğünde, tadından yenmeyen bir madde halini almıştır.
bir vapurun iskeleye yaklaşmakta olduğunu gördük. hızlı adımlarla eminönü iskelesine doğru ilerlemeliydik, öyle yaptık. vapur beş dakika içinde kalkıyordu, seviniyorduk biz de, pek beklemeyeceğimiz için... jetonumuzu aldık, bizi eminönüne götürecek vapurumuzun önünde oluşan kuyruğa takılmamak için, halat kısmından atladık bi hışım. vapuru vapur yapan, sağ ve sol kısmında açıkta bulunan oturaklarda yer bulmak ümidiyle ilerledik. ilerlerken sol bacağımızın bilek kısmının biraz üzerini bir yere taktık. o anda pek acı duymadık ama, eve ulaştığımızda anladık ki; derin bir kesik, ayak bileğine kadar ulaşan bir kan akıntısı ve çirkin bir yara ile dolaşmışız gün boyu...
eminönüne varana dek, denizin derinliklerinde yaradanı, sevgiliyi, anneyi, babayı, abiyi, arkadaşı, dostu, varlığı, yokluğu, oluşumu ve olamayışımı aradık... hiç birini bulamadık sevgili haricinde. onu da dolmabahçedeki çay bahçesinin önündeki koyu renkli sulardan çıkarttık... sırılsıklamken öptük, sarıldık ve kabaran hasretimizi, bir nebze de olsa giderdik. malum, cuma sabahından bu yana, görmüyorduk kendilerini... bir de olamayışlarımızı bulduk esasında amma, olamayan hiç bir şeyin, bu hikayede bir yer edinebileceğini, tutunabileceğini sanmıyorum, es geçiyorum, izninizle...
eminönüne indiğimde, martı boku, balık ekmek, yosun ve çöp kokusu karışımı güzide bir koku hakimdi sahil şeridine... bu kokuya hasrettim, ciğerlerimi doldurdum pervasızca, belki de elimdeki tek kokunun bu olduğu yüzünden... olsundu, özlenen kokular, pek uzakta değildi... fazlasıyla kalabalık olan eminönünün meydanına, alt geçitlerinin sıkışıklığına, barındırdığı insanların odunluğuna aldırış etmeden, seri adımlarla kahveci insanının semt şubesine ulaştım. kokuyla mest oldum, sonra amacıma ulaşmak için kafamı camekandan içeriye uzattım ve -orta boy bir paket türk kahvesi lütfen diyiverdim. sağolsundu, kırmayıp isteğimi yerine getirmişti...
kahveyi aldıktan sonra, amaçsız bir şekilde eminönü sokaklarında dolaştım biraz. satılan şeyleri inceledim dikkat kesilerek. anneciğimle, çok gelirdik çocukken eminönüne... yapı kredi bankası vardır, mısır çarşısının çıkışına rast gelir hani, bilirsiniz muhtemelen... oraya ulaştığımda artık tüm anılarımı anımsıyordum... annem ve benim için, ne kadar önemli bir semt olduğunu düşünüyordum buraların... her arnavut kaldırımında çocuk ayaklarımın, izleri mevcuttu... yağan yağmur, yenilenen ayak izleri vesaire, hiç biri silemezdi onları... onlar yüreğime işlenmişti belki...
taksime gitmeliydim, sevdiceğime alacağım, kadıköyde bulamadığım hediyeleri bulmak için... ihtiyaçlarımı taksim paklardı... ama hiçbir araca binmek istemedi paşa gönlüm, yürümek istedi sadece... isteklerime karşı boynum kıldan incedir, kabul edip beynimin ayaklarıma yürüme sinyalleri göndermesine ön ayak oldum... galata köprüsüne ulaştım kalabalığı yarıp... babalar günüydü bugün sahi? ben çocukken, galata köprüsüyle her hafta görüşürdük, düzenli bir ilişkimiz vardı, iki tarafında mutlu olduğu... o zamanlar arabamız yoktu, babamızın başta kendisi olmak üzre, etrafındaki herkesi aldatmaya başlamışlığı yoktu, paramız ve yine paramız da yoktu... ama aile oluşumuz ört pas etmeye yetiyordu bunları... her hafta balık tutmaya gelirdik babamla buraya, galata köprüsüne... arabamız yoktu dedim ya, bütün otobüsler bizimdi o zamanlar... fazlasıyla zengindik, aramızdaki sonsuz aile bağları sayesinde... galata köprüsü bizimdi, haliç, oltalar, misinalar, anneciğimizin hazırladığı sandeviçler, marmara denizi, yanımızdan geçen çaycıların termoslarındaki sıcak çay, mis gibi deniz havası... herşeye sahiptik... sahip olamadığımız tek şey, altımızdan akıp giden sudaki balıklardı... onları da hile ve hurda ve güç kullanarak elde etmiyor muyduk? ne gerek vardı diğerlerini eksik olarak görmeye... evet... ben çocukken biz; babamla periyodik olarak pazar sabahları beşte kalkar, ilk otobüsün saatine yetişir ve balık tutmaya gelirdik buraya, galata köprüsüne...
tahminen yarım saatten fazla bi zaman geçirdim galata köprüsünde. anılar, anılar ve yine anılar... çok rüzgarlı bi hava vardı, bir çok kez gözlerim doldu bu yüzden... yüzümü gerdirerek kurtuldum bu durumdan, ellerim kirlenmiş gibiydi, göz yaşlarıma dokunmalarını istemedim o an... rüzgar durduğu, gözlerimin dindiği ilk an, vücudumdaki tüm gücümü bacaklarıma aktarıp ileriye ilerlemeleri komutunu ilettim ayaklarıma. şu elektronikçilerin, müzik aleti satıcılarının, genel evlerin ve büfelerin süslediği karaköy yokuşundan hızlı adımlarla istiklal caddesine çıktım... kısa bir aramanın ardından, sevdiceğime yakışacağını düşündüğüm şeyleri buldum... -ilk seçim, her zaman için en iyisidir... onları da alıp, yavaş adımlarla taksim meydanına çıktım. sanırım aklım hala galata köprüsündeydi. dudaklarımın arasına önce sigaramı, sonra da afilli ıslığımı yerleştirdim... sigaramdan bir duman çektikten sonra, afilli bir ıslık patlattım galataya doğru... aklım gelmek istemedi... tamamdı, orda kalsındı madem, kahretsindi, kahrolsundu...
otobüs durağına düzgün bir biçimde yanaşırken, otobüse binmek istmediğimi fark ettim... sırtımdaki çantanın ağırlığına aldırış etmeden, eve kadar yürüdüm... kan ter içinde kaldım ama, yürüdüm...
ardından annemizle hoş beş edildi, babamız arandı, annemizin onun için yaptığı dolmalar hatırlatıldı, eve çağırıldığını dile getiren davetiyesi iletildi. eve geldiğinde, sıkıca sarılıp hediye olarak alınan tişörtü verildi. denemesi istendi, denedi, gayet yakıştı ve yakıştığını hissetti... iyiydi, beğenmişti...
babamla konuşacağım şeyleri, erteleme kararı aldım ben, o; ona aldığım hediyeyi denerken... gözlerinde bir kuşku sezdim sanıyorum. bana, ağzımdan çıkıcak olan cümlelere karşı... doğal karşıladım... son bir yıldır, eskisi gibi değiliz sevgili babacığımla. aramıza, iki tarafında istemediğine kesinlikle inandığım bir soğukluk girdi. su aktı ve böylesi bir yatağa uzandı. çamurdan yarattığımız yükseltiler engelleyemedi bu akıntıyı. artık; eskisi gibi değildik... hiç bir zaman, eskisi gibi olunmuyor sahi... bir düzey yakalanıp kaybedildiğinde, eskiye duyulan açlık hissi, gaz yapmaktan başka bir işe yaramıyor maalesef. sonra içilen sodalar... fazlalık olarak görülmeye başlanmış tüm eksiklerin, baskı kurularak vücuttan dışlanışı...
babam beğendiği tişörtüyle sofranın baş köşesine kurulurken, sevgili anneciğim de salata hazırlamak için mutfağa doğru ilerledi. fırsat bu fırsat diye geçirdim aklımdan ve babama, -cuma günü neden ekildik hacı? diyiverdim espriyle karışık... kendileri bir aile toplantısı tadında olacağını düşünmüş, baş başa olmak istediğimi anlayamamış... garip karşıladı tabii adamcağız, bir yıldır tek kelime edilmiyor karşılıklı... durumu izah ettim, buluşma delil yetersizliği nedeniyle ileri bir tarihe ertelendi...
uyku vakti gelmişti... hemen hareketle duşa girip, uykumun yoğunlaşmasına yardımcı olması için fazlasıyla sıcak olan suyun altına girdim. sonra havlu eşliğinde balkona çıkıp birkaç sigara içtim... sonra on yıla yakındır seviştiğim, çekyattan bozma yatağıma uzandım... aramızdaki büyük dostluk ve temiz geçmiş, sıkıca kucakladı beni, sevdiğim pikelerin eşliğinde. kafam birden fazla şeye takıldığında, uyuma zamanım hızlanıyor benim... tek bir konuya odaklanamadığından olsa gerek, fazlasıyla yorulan zihnim, kepenk indirme ihtiyacını öne çekiyor. trt iki deki "dünyadan" başlığı altında yayınlanan, fransız opera yayınını takip ederken, televizyonu kapatmayı unutaraktan, uykuya dalmışım...
gece boyunca hiç rüya görmediğimi hissettim sabahın ilk ışıklarına göz kırparken. yediydi duvara asılmış ve koluma takmamı hazır kıta bekleyen saatlerimiz. yine temiz bir uyku çekmiştim... böylesi karmaşalara gark olduğum zamanlarda, bu temiz uykular da olmasa, halim nice olurdu? diyorum şimdi kendi kendime... ölümün erkek kardeşi olan uyku hali, bazen günü kurtarıyordu sahiden... onun üzerine aile saadeti(!)yle bezenmiş, güzel de bir kahvaltı ettik... bugün de çalışacaktık...
(...çalıştık, çalıştık ve çalıştık...)
saatlerimiz mesai saati bitimine -hele şükür- ulaştığında, sevdiceğimi bekliyordum çıkış kapısında. çok özlemiştik, ona çok ihtiyaç duyduğumuz, onsuzluğu derinlerimizde hissettiğimiz günler geçirmiştik hali hazırda...
seçtiğim hediyeleri çok beğendi. yalnız birinin bedenini tutturamamışım. olsundu, gözlerindeki mutluluğu yakalamayı, mutluluğuna ortak olmayı becermiştim işte... mutlu olduk... çok mutlu olduk... mutluluğumuz; onsuz zamanlarda başımıza gelen, kötü diye nitelendirilebilecek yaşanmışlıklarımızın hepsinin üzerini şefkatle örtüverdi... içimiz ısındı...
ve bal kabağının hırslanışı, burada sona erdi...
gökten üç elma düşsün bu hikayenin sonunda... biri, iki elmanın eşit yarıları -hayır benzerlik değil, tamamlayıcı bazında- olan sevgilim ve bana, biri dört eşit parçaya bölünüp, aynı karede yer almayı beceremeyen ve muhtemelen beceremeyecek olan her aile ferdime, bir diğeri ise, siz pek sevgili okuyuculara... afiyet bal şeker olsun, sevgili okuyucu... iyi bir yaşam diliyorum...

bir çok ilk...

bir ikilemde kaldıktan sonra, bulduğum doğru cevapsın...
ikileme düşmemi engelleyen, yegane doğrumsun...
doğru tanımını layığı ile öğrenmeme sebep olan materyalsin...
ihtiyacım olan tek materyalsin de keza...
sen benim; yarım değil, yarınımı oluşturan bütünümsün...

*****

sevgilim;
hayatıma girmenin, sana aşık olmamın, bana aşık olmanın üzerinden altmış altı gün geçti tam olarak...
bugünün hiçbir özelliği olmasa da, hatırlamak istedim... nerelerden, nerelere geldiğimizi hatırlamak, tekrar...
ilk günümüzü hatırlıyorum... ilk tanışmamız... ilk aşık oluşum... ilk kez gerçek mutluluğu tadışım... hatrı sayılır bir şekilde eğlendiğimiz, hatrı sürekli sayılacak olan ilk günümüzü...
seni ilk kez görüşümü hatırlıyorum... bende en çok yer eden hareketin, güneş gözlüklerini çıkartman olmuş... ardında sakladığın güzellikleri açık edişin... saçlarının bahar rüzgarındaki savruluşu... gözlerinin içine içine masum masum bakarken, bilincimi yitirmem...
zeytinli ekmekli, beyaz peynirli tostları... salatada kullanılan zeytinyağını... filtre kahveyi, kapuçinoyu...
bizi benim sana ilan-ı aşklarda bulunacağım yere giderken, cam kenarına oturuşunu, omuzlarına omuzlarımın değişinde duyduğum heyecanı, acemice ve bilinçsizce, elimi omzuna atma isteğimi yerine getirmemi, benim senden gözümü alamadığım için, otobüsten indiğimizde boynumun sızlamasını...
seninle yürümenin de, en az otobüs yolculuğu yapmak ya da kahvaltı etmek kadar keyifli olduğunu anladığım, bizi sahil şeridine ulaştıran cadde de yürüyüşümüzü... yürürken bir kaç kez tökezlediğimi, düşücek gibi olduğumu... güldüğümüzü... çok güldüğümüzü...
hedeflediğimiz yere, sahile ulaştığımızda aldıklarımızı... hem içeriğini okumak, hem üzerine oturmak için aldığımız gazeteleri, litrelik buzlu çayı, kurabiyeleri... bayıla bayıla yediğim yulaflı ve cevizli kurabiyeri... hindistan cevizi sevmediğini öğrendiğimi...
gazetelerimizin okuma işinden muaf kısımlarına otururken, dibimizde gelip top oynamaya başlayan elemanları çekiştirmemizi... birini, alex özentisi ilan edişimizi... hatta futbol oynuyor olmalarını, dikkat çekme açlıklarına bağlayışlarımızı...
sonra rahatsız olup kalkışımızı... ikiyüz metre elimde çöp taşıdığımı... burger kingi umumi olarak kullandığımızı... güneş görse de, denize daha yakın bir yere çöktüğümüzü... büyük bi keyifle sevdiğin koca kafalı sokak köpüşünü... benim onun hırlamalarından ürkmemi, gülmemizi... çok gülmemizi... önümüzde oturanları, sevdiğin köpüşün arkadan yaklaşıp korkutmasını... yanı başımızda cereyan eden, çarpık ilişkiyi...
yer fıstığını... ilk birlikte içişimizi... o gün kaderimizi belirlediğini kestiremediğimiz, girdiğimiz her mekanda başımıza gelicek olan maç yayınını... mekanın kalabalık ve gürültülü bir yer haline gelişini...
ince uzun şişe efesleri... gök yüzünün sevdiğin formata bürünüşünü... dalgakıranlara oturmamızı... gözlerine uzun uzun ve rahatsız olur mu demeden baktığım, ilk yeri... içinde bulunduğun durumu, yeni tanışmış olmamızı, farkları, benzerlikleri göz ardı ederek, içine düştüğüm mükemmel hissiyatı, seninle paylaşmamı... aşkımı açık edişimi... bana "çok" aşık olucağını duyduğumu... senin için, fazlasıyla çaba sarf etmem gerektiğini anlayıp, senin için herşeyin değeceğini fark ettiğimi... bana çok aşık olacağını hissettiğimi... birlikte, mükemmel bir hayat kurabileceğimizi hissettiğimi... birlikte, layığı ile zaman geçireceğimizi hissettiğimi... seni tanıdıktan sonra, hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağını kavradığımı, o andan itibaren, hiç bir şeyin eskisi gibi olmadığını hissettiğimi... dünyayı, sırf seni içerisinde barındırıyor diye sevmeye başladığımı... ilk andan itibaren seni, herşeyden üstün tuttuğumu, fark ettiğimi...
sevgilim;
ne kadar çok yazılası, hatırlanası, mutlu etme potansiyeli yüksek anımız var, düşününce... ne kadar çok mutluluk var, bana yaşattığın, yaşatacağın...
en başlarda şansa yorardım tanışmamızı... şanssız olduğumu düşünürdüm... ama tanışmamız kader, bense gayet şanslıymışım...
tanışmamız kader çünkü bu mükemmel uyumun sağlanıyor olması, şanstan daha yüce bir olguyu hak ediyor...
ben şanslıyım çünkü kaderin tanıştırmasıyla yetinmeyip, seni hayatıma katabildim...
seni çok seviyorum sevgilim...

Hırslandı Bal Kabağı... -2-

evet... hırslandı bal kabağından, aynen devam edelim bakalım... nereye varabileceğiz.
cuma akşamı babam tarafından ekildim. evde kitap okuyordum ki, uykumun geldiğini hissettim... geldiğinde vicdanen rahatsızlık duyması için, uykunun gönderdiği orta şut karışımı fırsatı göğsümde yumuşatıp, gole çevirdim. yattığımda saat onbuçuk sularındaydı...
cumartesi sabahı sekize doğru uyandım. sağlıklı ve rahat bi uykunun getirisi, mükemmel bi psikolojiyle uyandım güne. çay koydum, annemi uyandırdım, kahvaltı hazırlattım -kahvaltı hazırla! komutunu algılayamayan zihnim, kahvaltı hazırlat!'a kendini daha yakın hissetti, samimi bir emir kipi tabii, kıramadım... 
kahvaltıda anneme sordum, ne ayaktır, nedir ne değildir diyerekten... bire doğru eve gelmiş hazretleri. alkol tüketme eğilimi göstermeyen kırklı yaşlardaki bir erkek insanı, o saate kadar dışarda ne yapar, kahvehanenin sisli ve kasvetli ve gürültülü ortamında ne bok yer, anlamış değilim... okey taşlarıyla ve ıstakasıyla, seviyeli bir birliktelik yaşadığı kanısındayım... ayrıca dört kişilik bir oyun olduğundan, bir grup fantazisi kokusu da, burnumda tütmüyor değil... her neyse, kişisel tercihleri kesinlikle kurcalamayacağımdır. 
iyi bakalım dedim, sabahta erkenden çıkmış, kınalı adada montajı varmış. iyiymiş. çıktım, öğlene kadar çalıştım -o da babamızın yetişemediği montajlarından birinde... cuma günü banyo dolabının montajını yaparken, yanımdaki kırkbeş-ellisekiz yaş arası, uçkurlarını ağızlarından düşürmeme potansiyeline sahip olan yedi adet ihtiyar ustanın kişisel becerileri sayesinde su borusunu delmiştik. akabinde bir ferahlama, duvardan fışkıran suyla birlikte bahşedilen ıslaklık hissi ile gelişen ve geçiştirilen fantazilere tanıklık ettik. babamızın bulduğu ustaların, kesinlikle bir ortak noktaları olduklarından şüphemiz de yoktu üstelik. hepsinin penisi kasık kısmındaki işlevlerini bir şekilde tamamlamış ve ağızlarının iç kısmına, dil ve damak arasına yerleşmişti. nefret ettik, cinsellikteki işlevselliğini yitirmiş tüm erkek ırkından, öyle olmak istemedik. en ufak bir fırsatta birbirlerini düzme hayallerinden miğdelerimiz kalktı... onların kalkmayan uzuvlarına inat, kıskandırmak adına. yedi adet cinsel tercih belirsizliğinin garipliğini yaşayan ve yaşatan bünyenin mola verdiği ilk an, su tesisatçısı çağırılıp sorunun üstesinden geldik. cumartesi günü de, su borusunun patlaması nedeniyle kaybettiğimiz zamanı, geri kazanmak için çalıştık. meyvelerini de topladık, işlerimizi bitirdik. tamı tamına üç gün, eşcinsel eğilimli bir cinsellik sohbetine maruz kalmamıza rağmen, güzel anılarımızı bıraktık orada. kuru ve alabildiğine kıllı hemcins popolarına atılan parmaklar, okşanan sarkmış, kıllı ve iğrenç hemcins göğüsleri,  vaad edilen orgazmlar, reddedilmemesi gerektiği hissi uyandıran pozisyon teklifleri vesaire... ne kadar da sıkı dostlar, değil mi?
cumartesi günü montajını bitirdiğimiz evin sahibesine anahtarını teslim ettikten sonra, yüklü miktardaki bahşişi cüzdanımın nice zamandır buruk formda takılan kısımsalına yerleştirdim. adettendir, ustalara da dağıtılır bahşiş denilen olgu. ben yalnızca kendime dağıttım. içimde onlarca karakter barındırıyordum. (serzeniş meraklısı, kurtoğlu, seme, alpay, bitli, ahmet vesaire...) kendi içimde bölünüp, kendi içimde çoğalan mikro organizmalarla sevişme arifesindeydim, mutluydum. bölünmüşlüğün yarattığı çoğalmışlık hissi, mutluluğumu çoğalttı (iğrenç bir cümle, mükkkkemmel bir atlayış -dönk!)
ustalara dağıtmadım çünkü; bahşişle gelen ihya olmuş hissinin akabinde, bir nöbetçi eczaneye dalıp viagra ve türevlerinden birini alabilirlerdi, değil mi? ve bu nirvanaya ulaşmışlık hissiyatı, sapkın ilişkilerin bir başlangıcını oluşturabilirdi. böylesi güzide bir oluşumun ilk adımını atmış olmayı çok isterdim, amma ve lakin, psikolojim müsait değildi topluma böylesi bir kazık atmaya...
ustalarımızı fantazik halleriyle baş başa bırakıp -ne kadar doğrudur bu bir avuç sapığı bir arada bırakmak, içimde eleştirilerimi giydirdim kendime. eve uğrayıp hazırlandıktan sonra, kadıköye doğru harekete geçtik. bitli limondan arkadaşlarımızla buluşacaktık... daha şimdiden geç kalmıştık... hızla geçen zamanı kovalayarak kadıköye ulaştık. kendimizi fazlasıyla egoist hissediyorduk o gün. özgüvenin tavan yaptığı, kendini beğenmişliğin ve egoların maximize edildiği, sevdiğimiz ruh hallerinden birine davetliydik ve kesinlikle hatrı sayılır, daveti geri çevirilmez biriydi... kendimizi Pierce Brosnan tadında hissediyorduk. geri kalan herkes sadece setin bir parçası idi... 
gittik, bir cafe tarif ettiler... kolayca bulduk. içeri girdik, loş bir ortam ve sevişgen çiftlerle dolu kocaman bir mekan... sevişilmeyen masaları göz ucumuzla keserken en uç masada sevdiğimiz insanları gördük, oturduk. iki lafın belini kırdık. nargilemizi içtik, çaylarımızı höpürdetmemeye özen göstermeksizin yudumladık... 
sonra ordan da kalktık. hatta erken kalkmak zorunda kaldık... kadıköyden net iki saat süren, eziyet formunda bir otobüs yolculuğunun ardından ulaşılan samandıradaki kadim dostumuza sitemlerimizi ilettik... bu nasıl boktan bi yoldu? bu nasıl bi mesafeydi? allahın sittirettiği bi yer harici oturulucak başka bi yer yok muydu? o bize gelseydi de, biz iki saat boyunca parfüm olarak ter kokusu esansını tercih eden insanların arasında oturmasaydık, daha iyi olmaz mıydı? vesaire...
arkadaşımızda kaldık, ailesiyle hasret giderdik. hatta peder bey amcamızdan askerlik anıları bile dinledik... ne güzeldi, askerliğini tamamlamıştı... hatta ömrünü tamamlıyordu mutlu aile tablosunun baş köşesindeki beyaz televizyon koltuğunda, elinde kumandası... imrendik... kurduğu düzene, bu zamana kadar becerdiği işlere ve henüz hayal kurmaktan vaz geçmemiş oluşlarına... hayallerinin çoğunu gerçekleştirmiş olduğunu dile getirirken, kendisiyle gurur duyup, göğüs kabartışına imrendik... 
kendimizden dört yaş küçük kardeşimize aşk hakkında faydalı bilgileri serpiştirdik. önerilerde bulunduk, telkinlerimizi dile getirdik... o da can kulağıyla dinledi, eyvallahtı... saolsundu...
yattık, kalktık... pazar sabahları kendime kahvaltı hazırlamayı pek bi severim esasında... ama el memleketlerde olunca... kendimizi dışarıya attık... yaklaşık kırk dakika sonra kartala ulaştık... vay anasınıydı, istanbul muydu burasıda? bu nasıl bir mesafeydi? neden bu kadar mesafeliydi bu samandıra denilen memleket diğer semtlere karşı? bi sorunları mı vardı acaba?
kartalda kendini zengin hisseden ama öyle olmayan popolarımızı yakıştırdığımız, kahvaltı edebileceğimiz hissi uyandıran tek bir yer bulamadık. maltepe sahile varıp mc donald's a girdik, en ağır menülerle (benimkisi hayvani mega mac'in büyük seçimi, yanında normal hamburger, üzerine çikolatalı donut ve mc flury...) brunch'ın bokunu çıkardık... birde utanmadan, önümüzde yükselen yağlı besinleri az sonra yemeyecekmişçesine, oturup kalorilerini, besin değerlerini çekiştirdik... mesela büyük boy patates kızartması, bir gün içinde ihtiyacımız olan kalorinin yüzde kırkını karşılıyormuş... nerden biliyosun sen, densiz mc! benim ne kadar kaloriye ihtiyaç duyduğumu... kızmıştım, sahiden... sildim süpürdüm bende, verdim veriştirdim... doydum, şiştim...
güzel bir de pazar günü geçirdim amma... onu başka bir postta anlatacağımdır... burada kesmek durumundayımdır... pazar günümü, pazartesi akşamı anlatmalıyım... hem bu yazının uzunluğu da, baymak üzere tahminimce... -açıkçası uzun yazı denemeleri yaptığım düşünülebilir, doğrudur, altında sebepler aranılabilir...
evet pek sevgili, varlığıyla mutluluk uyandıran okuyucu... sana da üzerime düşen sorumluluğumu layığı ile yerine getirdiğimi varsayıyorum... 
-ne olacak bizim şu halimiz?

Hırslandı Bal Kabağı...

Bu ara hayata karşı bi hırs yapmış bulunmaktayım sevgili beni okuyan ama ne için okuduğunu çözemediğim okuyucum...
Öyle ki, bugün akşama kadar yakın zamanlı gelecek planlamalarında bulundum. Askere kadar çalışmaya pek sıcak bakmıyordum, aslında bakıyordum ama iş arama eylemine girişmekte pek bi pasiftim... Salı gününden bu yana otuza yakın başvuru yaptım ve üç dört hatrımı kıramayacak arkadaşımı da araya soktum, bir gelişme için...
Sanıyorum içinde bulunduğum ortamdan mütevellit, hayata dahil olamadığımı hissettim bi an. Ve hissediş o hissediş...
Bir kaç girişimde bulundum, yeni iş olanakları yaratabilmek adına... Eskiden iş yaptığım insanlarla irtibata geçtim tekrar, ben buradayım ve sizinle çalışmaya hazırım gibi...
Hayata karşı açtığım tutunma savaşından bu akşam babam da nasibini alacak, bir önceki yazıda belirttiğim gibi... Ya aslında alınacak bir nasip yok ortada tam olarak ama, hayatımda iyi gitmediğine kanaat kıldığım noktaları irdeleyip, varsaydığım sorunların olup olmadığı doğrularını tam olarak kavrayıp, çözümcü bir tavırla uğraşmak istiyorum. Sanırım bu kadar boş vaktim var. Ayrıca söylemeden edemeyeceğim, babamla içinde bulunduğum durum, belki de bana en garip gelen ilişkim... Tamam soğuk nevale tadındaydı bana karşı genelde ama, bu kadar da bağları kopartmamıştık... Karmaşık ilişkileri sevmiyorum ben... Bu yüzden ya sıkı sıkıya bağlanmalıyım, ya da koparıp atmalıyım kendimi, her hangi bir karmaşadan... Ailemde dahi sevmem, karmaşık ilişkileri... Hakkımda hayırlısı tabii...
Bu arada eklemeden edemeyeceğim; babama ulaşmak için bir kaç kez aradım, açmadı, meşgule iletmedi veya... Cevap yok diyene kadar çaldı, kör diiliz, duyuyoruz herhalde cevap verilmediğini. Münasebetsiz telefon bide cevap yok diyor... Herneyse, biliyorum ki; babam şuanda sürekli takıldığı kahvede, her biri sis makinasını andıran insanların sigara dumanları arasında, okeye dönüyor. Dön baba dönelim... Ama nereye kadar, hayatta bir oyun ve ben de bir dönüm noktası arayışındayım, artık okey oynamayı bırakta gel, konuşalım baba! Kırmızı beşi çıkıp alsana yerden sarı yediyi! Öğrenemedin hala! Ne diyorum ben ya... Öyle işte...
Hırs demiştim en başta... Devam edeyim oradan. Etrafımda bulunan tek insan olan sevgilim, fazlası ile kültürlü, her alanda... Bende de bir öğrenme isteği... Hırs değil aslında bu ama, her ne olursa olsun, bu sıralar öğrenmeye de açım, sevgili arama koyacağım sınırı tam olarak çizemediğim okuyucum. -Amacını da çözemediğim... Bu benim kişiliğimden dolayı öne çıkan bir durum olabilir ama. Ben öğrenme arzusuyla kavrulan bi bireycik oldum geçirdiğim süreçlerde, sonralarında baktım ki, öğrendiklerim -cik ekini silmeye yeterli bi seviyede, bir birey olup çıkıverdim, *firarivari bir biçimde(*new creations of turkish languange -bunun yazılımı doğrumu şüpheliyim ama...)... Hayda bre!
Aa bak, hırs dedim, hırslıyım hayata karşı dedim... Giyim kuşam, saç baş durumlarında da bir bohem havalar, bir topraktan geldik, toprak olacağız nedir yani şimdi üste başa özen göstermek sloganlarını çığırtmak... Hiç lüzum görmüyorum, salaş bir biçimde dolaşıyorum ortalıkta... -Çünkü gardrobum burada değil, yalnızca üç tişört bi şort ve iki kot pantolonum var yanımda... Haha ilahi okuyucu, yok yahu, içsese bakma... Sahiden pek önemsemiyorum ne giydiğimi... Beğenen beğenmiş diyip geçiyorum... Valla... Çok mükemmel bi his bu "beğenen beğenmiş abi!" olayı... Seviyorum...
Sana bi sır vereyim mi okuyucu -hem böylece, samimiyeti de kurmuş oluruz, bi başlangıç gerek... Aslında bu yazıyı okuduğunda dünyayla olan bağlarını koparacaktın, o kıvamda bir yazı olsun çok istemiştim internet cafeye gelirken. Ama internet cafeye geldiğimde nsync - bye bye bye çalıyordu ve bu benim en sevdiğim, en ilk dinlediğim yabancı parçalardan biridir... Parmaklarımdaki kasvet bulutlarını tamamen söküp attı... Sonra da böyle ciddi bir konu üzerine yazılmış, böylesi cıvık bir yazı icra etmiş bulundum... Evet, seninle sırlarımı da paylaştığıma göre, artık arkadaşız, hı...
Ya, bakmayın böylesi şeyler yazdığıma... Hayatta yaşayabileceğim şeylerin, -iş ve maddiyat hariç- en üst seviyelerinde geziniyorum... Zirvedeyim, zirve sarhoşluğuna tutulmuş bi vaziyette... İşte bu sarhoşluğun getirisi, ara sıra melankolik tavırlar sergileyebiliyorum. Biraz derin de olsa, uçup gidiyor, zirvemi ve orada yapacaklarımı hayal ettikçe... Ayrıca; iş ve maddiyat durumsalında, zirve diye bir kavram olmayacak ve ben sürekli tırmanacağım! -hırslıyım dedim, uyardım...
Evet... Ne diyorduk... Hırslıyım bu ara çok... Umutlarım keskin sirkenin, küpünü bu kez hoş görmesi... Hoş gör lan beni! -bu da seslenme biçimim...

...

Yarın, babamla konuşacağım uzun uzun...
Önemli bir gün, yarın akşam...
Çay içelim birlikte dedim ama, içki içmeyi teklif edeceğim. Babamla karşılıklı içip, ciddi konulardan söz etmeyi umarak...
Ona kendi geleceğimden bahsedeceğim... Ve onun, geleceğimde almak istediği rolden söz edeceğim...
İster başrol, ister figüran... Kendisi belirleyecek... Esasında tek başrol var, benim... Fazlasıyla bilincini edinmiş durumdayım... Ama yardımcı erkek oyuncu koltuğu boş... Neden dolu olmasın?
Benim dost diyebilecek bir arkadaşım yok. Bu yokluğu, bu zamana kadar babamla doldurdum hep... Ciddi anlamda, hep dostum, dert dinleyenim oldu...
Bir yıldır yapmıyoruz bunu...
Ben kabuğuna çekilen bi tosba, oysa beni kabuktan ibaret görmeye başlayan, içinde yaşadığım ama içimde yaşattıklarımı merak etmeyen, ruhsuz bir orman gibi...
Geleceğim hakkında fazlasıyla düşünmeye başladım bir süredir...
Bugün, bir kaç babam yaşında adamla oturup, gelecek hakkında atıp tuttum hatta... Onlar akıl verdi, ben teşekkür edip nezaketten ötürü bir miktarını almış gibi yaptım. Aslında hiç dinlemedim, aslında çokta umrumda değildi söz ettikleri...
Biri vardı ki, oğluna yaptıklarından dolayı fazlasıyla burukluk yaşattı bana... Sonra babam olduğunu hatırladım... Babamın bana bunları yapmak isteyebileceğini, ama benim ona soğuk davranıyor olabileceğimi düşledim... Gerçekten düşledim... Umursamadığını şirinleştiriyorum bildiğin... Bana bakma...
Şimdi aklımdaki tek düşünce, ona bir oğlunun olduğunu hatırlatmak... Belki yıllardır, yük olmadım kendisine... Kendi gücüm yettiğince yaşadım, yaşıyor taklidi yaptım veya...
Bunu örnekleyecek olursam, bu kışı işsiz geçirdim, bildiğiniz üzre ekonomik krizden beri işsiz gibi bişeyim. Kışlık birşeyler almayı düşünüyordum, babamla paylaştım bu düşüncemi. Kışlık bişeyler lazım, kapşonlu filan diyerek... Tamam dedi, bakarız... Ocak ayında...
Baktığında aylardan nisandı... Sanıyorum ki elde ettiği görüntüyü netlemekde zorlandı biraz... O yüzden bu kadar uzun sürdü... Çocuğu olduğuu iddia eden bir erkek insanı, malum... Zor bir görüntü... Elime yirmi lira verdi, bişeyler almam için... Gidip bişeyler yedim bende o parayla...
Neyse, babam iyi bi insan... Baba tanımını pek tadamamış kitleden... Ona da bişeyler söylemek, yaftalamak bana yakışmıyo sanıyorum...
Blogda ailemden bahsetmeyi, pek sevmiyorum... Ama yapıyorum. Ne bileyim...

Biz-iz...

Bugünü de bitirmişim...
Akreple yelkovan, vuslata vurmak üzre yine...
Az sonra geliceksin sevgilim...
Zor geçen saatler sona erecek...
Akşam üstüm aydınlanacak,
Gece boyunca karanlığa rastlamayacağım...
Gülüceksin, gözlerimin içine...
Gözlerim gülüşünden kocaman bi parçaya el koyucak,
Gülücek...
Tüm gün yapamadığı gibi, kocaman tebessümler bırakıcak
Varlığınla dolan evimize...
Evimiz dedim...
Ne güzel bir tabirdir, değil mi sevgilim?
Biz-im olan... Biz-i barındıran...
Biz oluşumuzun getirisi...
Biz; biz-iz sevgilim...
İz-lerimiz, evim-iz in dört bir yanında...
İz-lerimizi, tazeleme vakti, sevgilim...
Hadi gel, aşkla kaplı, kocaman bi öpücük ver bana...

Linkin Park'lı Rock'n Coke...

Rock'n Coke festivaline Linkin Park'ın teşrif edeceğini öğrendim bugün... Kahvaltı yaparken, gazetelerin ve dergilerin bulunduğu kısımda gözüme çarpan bi broşürde gördüm üstelik... Kadronun geri kalanı da fazlasıyla kaliteli ama, Linkinden başkasını gözüm görmedi...
Pek konserlere ve festivallere katılım gösteremeyeceğim için takip etmiyordum bu yıl... Keşke görmeseydim...
Of be... Harika sahne düzeni içinde kanlı canlı söyliceklerdi şarkılarını...
Transformers filmi için yaptıkları New Divide ile yapıcaklardı açılışlarını mesela... Parçanın inişleri ve çıkışları alıp götürücekti kalabalığı... İlk kısmına kimse eşlik edemese de, parçanın süper oluşuna kapılan kalabalık, ikinci nakaratta yakalayacaktı lyriclerin çoğunu... Eşlik edeceklerdi, bu tanıdık gelmeyen harikulade parçaya... Gitarların çığlığına karışıcaktı, grubun ve kalabalığın çığlıkları...
Hemen ardından bi One Step Closer giriceklerdi, nefes bile almadan... Kalabalığı ısıtmak adına... Sallamaktan kopan kafalar, etrafta uçuşan saçlar... Gitaristin sarı sarı rastaları...
Sonra İn The End'le herkesi biraz içine kapanmaya davet edeceklerdi, herkes içlerindeki nefreti kusacaktı tüm sonlara... Sonda olan herşeye... Yükselen ve kısılmaya yüz tutan sesleri, içlerinin dışa dönüşlerine eşlik edecekti, yükselen dışa dönüş performanslarıyla, yükselecekti tüm sesler, sessizlik dağılacaktı haykırışlarla...
Crawling'in girişini duyan herkes, arındıkları nefretin neşesiyle sahnedeki serzenişe ortak olacaktı...
Ardından Numb biraz daha slow motion yaşatacaktı, ışıl ışıl sahnedeki heyecanı... Her dinleyici, uzanacaktı sahneye... Ellerini göğe kaldırıp, sağa ve sola sallanacaktı belki o an...
Sonra By Myself girecekti hüznü dağıtmak için... Herkes egoist kesilecek, herkes çığlık çığlığa kendinden bahsedecekti...
Faint gelip, Dirty Off Shoulder gidecekti, Jay-Z'yi de anacaktık arada hafiften... O harflerle kırıştırırken, biz yalnızca çığlık atmaya odaklanacaktık, onun kelimelerinin tükenmesini bekleyecektik kalabalık olarak...
Papercut çalınacaktı belki, belki hemen ardından With You...
Ben de orada olabilirdim... Ama... Olamayacağım, maalesef...
Tüm sevdiğim şarkılar çalınacak, tüm duyguları yaşatacak ve ben, pişman olacağım gidemediğim için...
Bir ölmeden görülecekler listem olsaydı, Linkin Park konseri, çok üstlerde olurdu... -malum Metallicayı gördük..
Çok üzüldüm lan blog... Haydi şimdi çal bize bir Leave Out All The Rest... Havamızı bulalım..
Somewhere I Belong...

Bazen Aldatmakta Güzeldir...

Uyurken seni izliyorum...
Ani bir hareketle yüzünü bana çeviriyorsun, ben lastik bir tokayla özensizce topladığın saçlarına, güzel sırtının, güzel kıvrımlarına bakıp, uyanabileceğin için dokunmakta tereddüt yaşarken...
Şimdi güzel yüzünün sağ yanı, yastığın sıcaklığıyla güvende...
Sol yanını ise; dolgun dudaklarının büyük çoğunluğunu, özenle şekillendirilmiş burnunu, şuan dünyaya kapadığın, bal rengi gözlerinin solundakini, hemen üzerindeki kaşını, uzunca kirpiklerini, aşkı fısıldadığım kulağını ve çirkin diye nitelenemeyecek kadar güzel olan ellerini ise bakışlarımla ısıtmaya, sıcacık tutmaya çalışıyorum...
Gecenin rengine bulaşmış masa lambasının ve benim gölgemin aydınlığı var üzerinde...
Yüzün çok daha güzel gözüküyor, gölgem kaplamışken tüm gözeneklerini... Gölgemi üzerine düşürebilecek kadar yakınken, gecenin karşı konulmaz cazibesinin orta yerindeyken...
Nefes alıp verirken, tatlı bi hışırtı duyuluyor, ninni gibi geliyor bana,
Dal, dal bu melodiyle uykuya diyor bir güç, ve aynı güç kendimi sana bakmaktan almamı, bu güzel ninniye kulak kabartıp uykuya dalmamı engelliyor...
Uyuyorken, fazlasıyla güzelleşiyorsun, sen hep aksini iddia ediyor olsan da... Ve ben senin uyumanı seyretmeyi, kendi uykumu aldatıcak kadar çok seviyorum...
Gece 1:51... Uykumu aldatmamın en güzel şeklini icra ederken...

Harikalar Diyarı...

Yaşarken, yazmayı unutup, yaşayamazken yazma katsayısı artan kitledenim ben sanırım...
İki karakterliyim...
Biri, ki kendisi yirmi yıldır benimle, Alpay...
Hayatla iç içe, eviyle, tanıdıklarıyla fazlası ile meşgul, yürümeyi seven, uzanıp, sadece çalan müziğe kulağını kabartan, bol bol -ve birçok konu üzerine- düşünen, sosyal olmamakla birlikte, sosyalim diye eve girmeyen insanlardan hoşlanmayan, duygularıyla mantığını iyi harmanlayıp, güzel bir davranış biçimi yakalayabilen, duygusal diye adlandırılırken, mantığından ödün vermediği bilinmeyen, insan ilişkileri -daha doğrusu ilişkisi olan insanlarla arasındaki ilişki- fazlasıyla iyi, bu iyiliğin yanında iki elin parmağını geçmeyecek kadar "ilişki" başlığı altında toplanabilecek, çerez gözüyle bakılmayacak insan'ı olan, bazen, insan ilişkilerinde iyi olduğunu iddia edebilmesinin sebebini "az ve öz" felsefesine bağlayan, bir çok insana bölünmekten hoşlanmayan, kendi istekleriyle mutlu olmaktan önce, ilişkisi olan insanların isteklerini-beklentilerini yerine getirerek mutlu olmayı bilen, ilişkisi olan insanların isteklerini yerine getirdiğinde mutlu olduğundan mütevellit, doğru insanlarla muhattap olduğunu düşünüp, doğru kararlarıyla gurur duyan, insanların verdikleri kararların, kişiliklerinin yapıtaşlarını oluşturduğundan hiç şüphesi olmayan ve bu güven doğrultusunda hareket eden, kendine bir şeyler katma çabasının hiç bitmeyeceyeğine inanan, bunun yanında, kendine katılacak şeylerin hiç bitmeyecek olmasına rağmen, kendini, kendinden daha bilgili insanların yanında eksik görmeyip, büyüdüğü ortamı suçlu bulan, suçluluk duygusuyla değil de, öğrenme isteğiyle, bilmediği şeyleri öğrenmeye çabalayan, öğrendiğinde, kibirle hareket etmeyen, elindeki imkanları maksimum verimle kullanmayı bilen, şartlara her ne olursa olsun ayak uydurabilen, her ortama ayak uydurabilirken, her insana tek düze bir davranış biçimi sergileyemeyen, doğru iyonların yüklü olduğu elektrikleri yakaladığında kendini tam olarak ifade edebilen, bir önceki maddenin koşulları sağlanmazsa, çok sığ bir karakter çizgisiyle yaşadığına inanılan, doğru açıdan bakamayan insanların, hayatlarına katamadıkları için, pişmanlık yaşayabilecekleri, her insan kadar insan olmaya çalışan, insanlığına övgüler döşenen, kendi içinde yarattığı "harikalar diyarı"na, isteyen herkesi davet eden ve pişmanlık duygusu yaşatmayan, nefes alışından bile, maksimum düzeyde keyif alan, yaşadığı her saniyeyi fazlasıyla değerli kılan bir karakter...
Bir diğeriyse, Serzeniş Meraklısı... Yaklaşık bir yıldır benimle, bende...
O fazlasıyla şiirsel... Alpay'ın, "harikalar diyarı"ndaki, en büyük, en gerçekçi düşü... Yazıyor, çiziyor, Alpayın yaşama belirtileri göstermediği her an, ortaya çıkıyor, karanlıklardan... Aslında bir yıl öncesinde, ayrım yapılmadan, ikisi de bir kalemde ele alınabilirdi... Henüz ayrılmamışlardı, Alpay, Serzeniş Meraklısı ismini yakıştırmamıştı şiirsel yanına... Ama böyle olması, daha iyiydi sanki... Biri gerçek hayatı, mantığı yazar ve yaşarken, bir diğeri gerçek hayatı fazlasıyla şiirselleştirip, düşlerindeki gerçeği yazıyordu parşömen parçalarına... Geçmişte kalmış, değersiz sanılan kağıt parçalarını -güzel ve unutulmaya yüz tutmuş duyguları-, kıymetli kılıyordu, kelimeleriyle... Kelimelerini de, değersiz sanılan kağıt parçalarıyla -güzel ve unutulmaya yüz tutmuş duygularla- buluşturup, kıymete bindiriyordu her bir selüloz damlasını... Bu ilişkide herhangi bir taraf, mutsuz tanımlamasına maruz kalmayacaktı hiç bir zaman... Belki Serzeniş Meraklısı... O da düşlerinin gerçekliğinden şüphe duymazken, mantıktaki gerçeği gördüğünde... O da; belki...
Aslında, ikisinin de amaç ve hedefleri, çok yakın, birbirlerine... Ama...

Kadınım...

Sen...
Aşık olunası bir kadındın...
Bense...
Koca bir muamma...
Ben;
Gereğini yaptım; aşık oldum!
Aşık olunası her yanına...
Ruhuna, vücuduna, gönlüne...
Peki sen;
Ne oldu da aşık oldun bana?
Ne oldu da, çözmeye çalıştın
Bu kocaman bilmeceyi...

Kendimi tartıyorum, ne zamandır...
Böylesi eksiksiz, bunun yanında insanın eksiklerini de tamamlayan bir kadına, nasıl olur da sahiplenme eklerimin hepsini giydirebilirim... Bir de üstüne yakışır...

Kadınım...
Her ne olduysa, iyi ki oldu... İyi ki ben yapılması gerekeni istemdışı, sense yapılması üzerinde uzun uzun düşünülecek bir şeyi, gereğini yerine getirerek yaptın...
Kadınım...
Geçen zamanda, çözüldüm narin ellerinin arasıda... Sen bulduğun cevaplarda mutluluğu yakalarken, ben de senin gibi biri tarafından çözülmüş olmamla övündüm, övünüyorum, övüneceğim... Gurur duyuyorum her şifremin sende kırılmış olmasıyla...
Kadınım...
Bu zamana kadar bir çok insan geldi geçti, hayatımdan... Ne hiç birine kadın diyebildim, ne de "benim" demek, bu kadar tatmin etti ruhumu...
Kadınım...
Bir çok insan geldi ve geçti. Kimseye demir attırmadım limanlarımda... Verdiğim tüyolara, çözsün de kurtulayımlarıma rağmen, kimse çözemedi gizimi, sen gibi... Kimse kadınlığı hak edemedi yaptıklarıyla ve vaad ettikleriyle... -limanlarım, sana özel, şimdi...-
Kadınım...
Erkek olma gereksinimi uyandırıyor insanda varlığın... Çocukluğun, iç cepkende durması gerektiğini empoze ediyorsun, varlığınla... Gerekmedikçe kullanılmayan bir değer olarak, saklanması gerektiğini...
Kadınım...
Erkek oluyorum, seni her içime çekişimde... Biraz daha erkek; daha güçlü, daha kuvvetli ve elindekileri daha iyi kullanabilen...
Kadınım...
İşte senin; sana tapılırsa vaad ettiğin şeyleri özetleyen tek kelime...
Daha...
Kadınım...
Benim hayatta savunuğum yegane slogan;
Daha fazlasını iste!..
Seni bunca istememde, haksız değilmişim...
Kadınım...

Geğirmek Ya da Geğirmemek...

Çok kötü üşütmüşüm bugün...
Yarım pantolonlarla, fazlasıyla rüzgarlı bi günün ortasında, bi çok kez terleyip kurumaya maruz kaldığımdan; feci halde hastayım...
Karnım ağrıyo, sızlamalar, off... Hareket kabiliyetim zayıfladı bu yüzden. Hareket ettiğimde canım acıyor çünkü...
Akşam yemeğinden sonra daha da artan sancılarımın üzerine, bal gözlüm çok endişelenip pervane oldu.. Su torbası yapıp havlu ısıttı; karnıma koymak için. Üç saate yakın da başımdan ayrılmadı. Hastayken benimle bu kadar ilgilenen kimsecikler olmamıştı bu zamana kadar... Çok duygulandım ciddi ciddi. Dışarıya çıkıp soda aldı bir de.. hem de gecenin onbirinde :)
Geğirmek benim için bu zamana kadar utanç verici bi durumdu. İçinde bulunduğum durum nedeniyle geğirmem, iyileşme işareti tadındaydı. Geğirdiğime sevindi, çok büyük duygu yoğunlukları yaşadık :)
Karnımda ağrı olmasına rağmen, çok mutlu hissediyorum kendimi şu an. Onun gözünde ne kadar değerli olduğumu (oy) defalarca görmüş olmama rağmen; endişelenmesi, çabalaması ve durumumun garipliğini göz ardı ederek geğirmeme bile sevinmesi beni ona tekrar aşık olmaya zorladı.... tamam.. bu kadar..
Hastayım ben ama çok iyi bakıldığımdan ve çok mutlu olduğumdan hiç şüpheniz olmasın.

Yarın Görüşürüz; Rüyalarda, Sevgilim...

Birazdan gidiyorum buralardan...
Yarın; bu saatlere kadar...
Ne kadar zor gitmek için hazırlanmak...
Ardından gideceğini biliyorsun ya,
Ne kadar zor, kahvaltı etmek...
Aslında; yirmi dört saat bile değil!
Gitmek dediğim...
Gitmek ve dönmek, yirmi dört saat bile değil...
Kavuşma aralığı; yirmi dört saat bile değil...
Ama; zor işte...
Birazdan gidiyorum buralardan...
Akşam yıllardır sensiz uyuduğum, sensiz uyandığım yatağımda yatacağımı düşünerek...
Aslında yatacağımı değil de, uyuyup uyuyamayacağımı düşünerek...
Yıllardır, uyuduğum ve uyandığım yatağıma, şüphelerimle gidiyorum...
Şüphe duyuyorum sensiz hayatımdan, yaşanılabilirliğinden, kadınım...
Varlığınla başlayan uyanışımda gördüğüm uzun soluklu rüyanın dışında,
Bir gerçekten, şüphe duyuyorum, sevgilim...
Bizimkisi; rüya...
Gerçek üstü bir rüya...
Gerçek kıldığımız bir ütopya...
Tüm sözlüklerdeki karşılığına inat...
Ve ben; rüya görmediği her gece,
Huzursuz olan bir adam...
Birazdan gidiyorum buralardan, sevgilim...
Bu gece rüya göremeyeceğimi, uyuyamayacağımı bilerek, gidiyorum...
Yarın görüşürüz sevgilim, seni ilk öptüğüm yerde...
Gerçekleştirdiğimiz rüyalarımızda...

Kalıntı

Aynanın karşısında
Saçlarımı düzeltirken,
Aralarından bi tel saç çıktı;
Uzunca,
Sevdiğim renkte,
Sevdiğim kokuda,
Sevdiğim ipeksilikte...
Senin saçın
Kadınım!
Senin parçan,
Sevgilim...
Seninle yoğruldum,
Sen oldum ya
Gece boyunca...
Onun kalıntıları...

Günaydın Desem?

Günaydın... Bugün ne olursa olsun, söze günaydın diyerek başlamak istedim.
Anlatacağım şeyler her ne olursa olsun...
Günaydın...
Her kim olursa olsun...
Günaydın...
Gün aydınlanmalı, bi şekide...
İş yerine ulaşıp, bugün de gelecek günlerin için çalışabiliyor olduğunu hissedip, şükrettiğinde aydınlanbilir mesela...
Ya da kahvaltı yapmak için buzdolabının kapağını araladığında, amaçladığın şeye uygun materyallere sahip olduğunu gördüğünde...
Yüzünü yıkamak için musluğu çevirdiğinde, suyun akması, mesela...
Altında uyanabileceğin, iyi-kötü bir çatıya sahip olduğunu görmek, gözlerini açtığında...
Severek kullandığın eşyaları, bugün de kullanacağını bilmek...
Böylesi basit örnekleri, fazlası ile çoğaltabilirim, gerçekten... Ne kadar çok şey var etrafımızda, kimseyi dahil etmesekte, şükredebileceğimiz ne kadar çok şey...
Şükretmek gerek ya... Neye inanıyorsan inan, ama şükret arada bir... Nefes alıyor oluşuna, duyularının işlevselliğini koruyor olmasına, sağlıklı oluşuna... Güzelliğine\yakışıklılığına, bir işe yarıyor olabilmene... Arada bir de olsa, şükretmek gerek.. Neye inanıyorsan inan, hatta; hiçbirşeye inanmıyorsan bile, boşluğa itelemek gerek nefes gücünle, şükürlerini, arada bir...
Bu sabah; uyandığımdan bu yana ne kadar şükredicek olguya sahip olduğumu düşünüyorum. Listenin sonu gelmiyor... Ergenliğin sancılı geçen ilk dönemlerinde, isyankar damarlarım kabarmış, kendim dahil olmak üzre bir çok şeye isyan, sitem etmiştim... Annem "niye isyanlardasın ki, bak kolun bacağın tutuyor" derdi hep... Aldırış etmezdim pek...
Daha fazlasını istemek, bazen çok yersiz olabiliyor... Daha fazlasını istemeyi kişiliğine empoze etmek, bazen at gözlüklerini sorgusuz sualsiz benimsemekle ödüllendirilebiliyor... "Daha fazlasını iste, istemekle yetinme, bunun için çabala"dır, benim her adımımda gökkubbeye savurduğum slogan, benimsediğim bakış açısı...
Ergenlik dönemlerinde de, bu daha fazlasını isteme halleri, tavan yapmış bulunmakta idi... Etrafımda o kadar acı örnekler vardı ki, eksiklikleriyle yetinip, bunlara şükreden... Ben o zamanlar fark etmek istemiyordum... Dedem vardı en yakınımda, 30 küsür yıldır tekerlekli sandalyesiyle seviyeli bir mantık ilişkisi yaşayan... Babaannem vardı, bi ayağında protez, biri diğerinden kısa ve sürekli sorun çıkaran iki bacak, işlevini yerine getiremeyen, bir tam, bir yarım bacak... Bir arkadaşım vardı, psikolojik sorunları olan, gün aşırı kendini öldürmeye çalışıp, son anda ölümden kurtarılıp, yaşamla cezalandırılan... Benim hiçbirşeyim yoktu... Hakikaten; hiçbirşeyim yoktu... Koca bir hiçtim, eksiklikleriyle yetinmeye çabalayan insanların yanında... Sadece, hiç...
İşte bazen, hali hazırda olmaları pek etkilemiyor... Oluşuna şahit olmak, daha iyi bir etki bırakıyor insanın üzerinde...
Seda diye bir arkadaşım vardı, ilk okulun yedi senesini birlikte okumuştuk... Ayrıca aynı mahallede de otururduk... Ayrıca liseye başladığımız yıl, beni yıllardır sevdiğini, korkularından dolayı yıllardır açılamadığını söylemişti... Ben kabul edemedim. Bilmiyorum; ona karşı farklı bi bakış açısı geliştirebileceğime olan inancım, sıfırın alt seviyelerindeydi...
Biz arkadaştık, öyle de kaldık. İyi vakit geçirirdik, birlikte çok uzun süre geçirmişlikten olsa gerek, anlardık birbirimizi -tezata bak ki, yıllardır bana beslediği duyguları farklı yorumlayışlarımın yanında, anlıyordum diye ahkam kesiyorum birde...
Günün birinde, evde otururken, kapının acıyla yumruklandığını işitti kulaklarım. Gidip açtım, gelen Sedanın küçük kardeşi Sedattı. Ablası trafik kazası geçirmiş, hastaneye kaldırmışlar... Annesi yollamış onu da, hastanede bulunmamı istemiş. Apar topar kalktım, hastaneye gittim. Yoğun bakımdaydı... Altı gün boyunca hastanede kaldım. Hiçbiyere gitmedim, bazen sigara içmeye indim, hastanenin bahçesine. O da altı gün boyunca hastanede kaldı hiçbiyere gitmedi o da, boylu boyunca uzandı yoğun bakım ünitesinde...
Altıncı günün ortalarında, daha fazla tutunamadı hayata, kapalı olan gözlerini, sonsuza dek öyle tutma kararı aldı ve uygulamaya koyuldu... Ben başındaydım o sıra. Annesine haber verdim. Sonra defin işlemleri v.s... Büyük acıydı, büyük pişmanlık, büyük keder... Paylaşacak birileri de yoktu üstelik...
Ablasının vefatından iki hafta sonra, küçük kardeşi Sedat psikolojik tedavi görmeye başladı... Benimde ondan arta kalır yanım yoktu ama, sağlam gözükmeliydim en azından benden destek alan insanlara, faydam olabilmesi için...
Ben o gün, birçok şey öğrendim... Onun vefatından, ailesinin düştüğü durumlardan... Babası da o küçükken vefat etmişti, kalp krizinden...
Onun vefatından sonra, annesiyle kısa bi konuşma geçti aramızda... Annesi uzun süredir bütün olayları biliyormuş. Çok istermiş, benimle kızının evlenmesini... Kızını hep benim yanıma yakıştırırmış, başka biriyle düşünemezmiş...
Bu konuşma, defin işleminden iki gün sonra geçti aramızda, o zamandan sonra da bana "damadım" veya "oğlum" diye hitap etti hep, ismimi unuttu belki, ama oğlu olduğumu unutmadı, damadı olduğumu...
İçten içe suçluluk duyarım Onun vefatında, kendimi suçlarım, değiştirme şansım varmış gibi görürüm... Bilmiyorum, belki de hastalıklı bi düşünce yapısı bu...
O, boyut değiştirdiğinden bu yana, hiçbirşeye sitem etmedim... Daha fazlasını isterken, elimdekileri kötülemedim hiç... Daha fazlasını istediğim için, yetinmemem gerektiğini düşünmedim hiç, yetindim olabildiğince...
İnsanların acısını bu denli yakından ilk o zaman gördüm ben... Bir insanın gidişiyle canını ne denli yakabileceğini, ilk o zaman hissettim suçluluk duygusuyla karışık kavrulurken. Bir insanın eksikliğini de, gerçek anlamda ilk defa o zamanlar hissettim, bir yakınımı da, ilk o zaman kaybettim ben, tekrar bulamamak üzre...
O günden sonra, benim bohem ve alabildiğince yapay üzüntülerimin yersiz olduğuna karar verdim. Acıysa, buydu. Eksiklikse, o da buydu... Benimkiler şükür eksikliğinden öte gidemezdi, gitmemeliydi... Şükretmeye de, kolum bacağım tuttuğu için şükretmekle başladım... Annemin söylediği, benimse önemsemediğim kollarım ve bacaklarım üzerinden...
Bunları okurken, aklından neler geçti kim bilir... Ne kadar şükretmen gereken, küçük gözüken, özünde kocaman ayrıntılar... Değil mi? Şükretmek gerek... Günaydın diyen birini, hayal kırıklığına uğratmamak için... Gününün aydınlanması için, şükretmen gerek!
Günaydın, okuyucu! Günaydın!

Kanat Çırpışlarını Duydum Meleğim, Uçarken...

"Öldüm" dediğin anda anlıyorsun yaşamaya yeni yeni başladığını...
Ölüm diye adlandırıyorsun aşkı, başlarda...
Sonra anlıyorsun ki, o acı kanatlarının omuzlarındaki var oluş çabası...
Yüreğine, bir meleği sığdırmaya çalışmanın, tatlı acısını adlandırıyorsun "ölüm" diye...
Sonra uçtuğunu görünce anlıyorsun, ölüm değil, aşk olduğunu...
Uçarken; yüreğindeki meleğin de sana eşlik ettiğini anladığında, aşkla ölümü ayırd edebiliyorsun...
(devamı, yaşanıyor...)

Uykunun "Sen"sizlik Hali

Bebeğim;
Az önce seni uğurladıktan sonra daldığım uykumdan uyandım...
Seni uğurladıktan sonra uyudum. Uyudum çünkü seni göğsümden çıkarıp saatlerce uzağımda kalmana sebebiyet verecek olan işine göndermek, ağır geliyor zihnime... Psikolojik olarak, uyumam gerektiğini hissediyorum...
Biraz daha sakin bi kafayla uyanmayı amaçlıyorum yeşillerimi kaparken dünyamın sensizliğine... Huzursuz bir uyku oluyor, bıraktığım yerde bulamıyorum kendimi. Genelde senin uyuduğun tarafta uyanıyorum. Muhtemelen cennet teninin eşsiz kokusu o tarafa daha yoğun sindiğinden... Çarşafta rahatsız uykumdan payına düşeni alıyor... Birde yastığın birine sarılmış oluyorum hep... Sen diye sarılıyorum büyük bi ihtimalle...
Tüm gece koynumda sıcaklığını hissettikten sonra, sensiz uykular bi hayli soğuk oluyor, sevgilim...
Uyandığımda seni yanımda görememek hayli eziyet, yeşillerime... Kafamı sağa çevirip resmine bakıyorum, bi nebze azalıyor sensizliğim... Sarılmış vaziyette uyandığım yastığa, daha bi sıkı sarılıyorum sonra... Sen diye, sanırım... Sana da sarılırım ya, tek vücut olma ümitlerimle, sıkı sıkıya... Güzelliğini, etime, kemiklerime işleyebilmek için, gönlüme, zihnime işlediğim gibi...
Sonra rahatsızlığımı işlediğim yatağımızı topluyorum. O toplanırken benim sayemde, ben de kendimi toparlıyorum varlığın sayesinde... Gözlerini düşünüyorum... Loş ışıkta saatlerce baktığım, bi ömür olsa; bakmaktan kaçmayacağım, o mükemmel rengini tam olarak tanımlayamayıp, Bal Rengi'ne sığındığım, mükemmelliğini bal rengi diye yaftaladığım, insana kendini eksiksiz hissettiren gözlerini...
Sonra çarşafta bi saç telini yakalıyorum, kaçaklardan... Sen uyurken ellerimi arasında dolaştırdığımı anımsıyorum saçlarının... Sen uyurken koynumda; sana bakmaktan kendimi alıp, uyuyamadığımı hatırlıyorum... Koynumda en masum halinle uyurken sen, ben güzel yüzüne bakarken, saçlarınla oynamaktan kendimi alıp, uyuyamayışlarımı hatırlıyorum, sevgilim...
Şimdi çabucak akşam olsa... Sen gelsen... Kapıda karşılayıp, sıkıca sarılsam önce... Soframızı hazırlasak... Yemeğimizi yesek yan yana... Müzik dinlesek birlikte... Kola sigara yapsak, aramızdaki mesafe isimlendirilemeyecek kadar azken... Öpsem, öptüğümde cenneti tattığıma yeminler ettiğim dudaklarından, uzuun uzun...
Sonra uyumaya niyetlensek... Giysek pijamalarımızı... Yatağımıza yatsak, koynuma alsam seni, sevdiğin koynuma... Yine sana bakmaktan kendimi alamayıp, uyuyamasam, bebeğim... Yine saçlarınla oynasam da, alamasam kendimi Senden... Kendimi Senden alıpta, uyuyamasam... Aşkım...

kafam mı güsel benim?

çikoltalı kekin kıvamından hallice geçen koca bir günü son demlerindeyim. öle güsel bi gün geçirdim i; çikolataı kekin üzerine çokokrem sürülmüşcesine idi.
beggin yooouuuuu şarkısını bilmemeyniniz var mı? geçen yazdan bu yana yaklaşım olarak tüm cafe bar zihniyeti taşıyan mekanlarda çalın...
ally mcbeal dizisinin tüm seznlarını download ediyorum. hani bi dans sahnesi vardı. ayna karşısında gerçekeşir (barry white) gören eşlik etmeye başlardı.
fıkra anlatmayı beceremiyorum yae.. fıkra anlatmak tarzıma da yakışmıyor zaten.. becersem de tarzımın dılına çıktığı için bu yetimi gizli tutardım sanırım...
kedim oldu bnim hem de çok güsel, tombiş ve byaz...gri benek parçaları var :p
börek hazr yufkayla yapılırsa ağır olabiliyo.. ama mayalı hamurla ypılırsa çok hafif oluymoş.. aslında hafif değilmiş de, öle geliyomuş inssaa.. tamaen kandırmaca..

kafam mı güsel benim?

Fazlasıyla Kadın...

Yüreğime giden tek damarı ilk bakışında bulup, yer yüzündeki tüm mutlulukları enjekte ettin yaşam kaynağıma, Kadın...
Enjekte ettiğin bileşeni merak edip sorduğumda ise "ben" dedin, biraz "ben", çok değil...
Bense çoğaltarak yaydım tüm benliğime, birazcık "sen"i...
Sensin damarlarıma kan diye pompaladığım, Kadın... Sen...

Kaybettiğimde Çocuk, Bulduğumda Yetişkindim Sevgilim

seni tanıdığım günden bu yana, kaybolmuş bir oyuncağını yıllar sonra bulan, kaybettiğinde çocuk, bulduğunda yetişkin olan bir birey gibiyim sevgilim... kaybettiğinde kaybolduğunun farkına varmayan, bulduğunda ise o oyuncağın aslında içinde ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu düşünen, bunca zaman bulamadığına yakınan bir yetişkin... bulduğunda; aslında hiç böyle bir oyuncağa sahip olmamış olduğunu anlayan, böyle değerli bir oyuncağın, ilk defa avuçlarının içinde olduğunu hisseden bir yetişkin... bunca zaman, zamanla el ele verip tükettiği hiçbir oyuncağa benzetemediği oyuncağını kaybettiğinde çocuk, bulduğunda yetişkin olan bir bireyim ben, sevgilim... bulduğu oyuncağın avuçlarının içindeyken hissettirdiklerini hiçbir zaman hissedememiş, diğer oyuncaklara dokunduğunda içi titrememiş, elleri terlememiş, kalp atışları hızlanmamış, bulduğu oyuncağı kaybettiğinde çocuk, bulduğunda yetişkin olan bir birey... kaybettiği oyuncağı bulmadan hemen önce, bir daha çocukluğuna dair hiçbirşey hatırlamak istemediğini sayıklayan bir çocuk, kayıplarını bulduğunda, kayıp, eksik yanlarına dokunduğunda ise çocuk kalabilmenin ne mükemmel bir olgunluk olduğunu düşünen bir yetişkinim, sevgilim...

Eğlencelik..

Feysbukta bir vidyo paylaşılmış... İlk defa gölgesini gören çocuk başlığı altında...
Vidyonun ilk enstantanesinde ise elinde kamera tutan bi amcam var, tam karşısında da güneşin alnında bekletilen bi kız çocuğu... Arkadaş eliyle kıza gölgesini işaret ediyor... Vidyoyu izlemedim, izlemeyeceğim de...
Çok banal geldi bana bu gölgesini görmesi, gölgesinin gösterilmesi filan...
Biz neler gördük müdür, neler işaret edildi bize de, farkına vardık öyle birşeyin olduğunu, çocukkene...
Ey gidi günler...

Çıldırmaya Az Kaldı, Askerliğim Nerde!!!

Askerlik şubesine gittim az önce...
Bana erken gitmek konusunda üç aydır "haziranın ilk haftalarında gel, dilekçe o zaman verilecek" diyen çalışan arkadaşa gittim yine...
Devrelerimle gitmekten başka yapabileceğim bi iş yokmuş... Normal şartlarda askerlik yapacak olanların, erken gitme şansları yokmuş! Lanet! Bildiğin lanet olsun!
E ben iki ayda totalde 4 kere uğradım askerlik şubesine! Hepsinde biliyordun benim normal zamanımda gideceğimi! Her seferinde kimliğimde 89 postasından olacağımı görüyordun! E adi herif, en başında niye söylemiyosun bunu...
Çok sinirlendim... Bi ton planım alt üst oldu yine... Başlicam bu askerliğe sonunda... Yok; askerlikle alıp veremediğim yok! Erken gitmek istiyorum lan! Kaçsak, daha mı iyi olucak, allah allah ya, gelde sapıtma ya!
Tüm moralim alt üst oldu ya... Abicim, insanın devlet dairesinde işi olmayacak, nefret ettim ya... Bir ay sonra askerlik var diyip, yapılacakları da yapmadım ben... Ne olacak şimdi! Valla soğudum bu askerlik işinden, koşaradım gidip yapıp gelicektim, hevesliydim gitmeye, etmeye... Ama şuraya bak ya! OFF!
Son sözlerim o ibne kılıklı veznedara: Arkadaşım; sokarım yapıcağın işe! Zaten bildiğin bişeyi söylemek için, niye iki ay bekliyosun lan! Hödük! Assubay olabilirsin, ama biraz da işini takip et ya! Alla allaaaa! Mal! Adam gibi takip etmiceksen işini, ne işin var orda! Git, emekli ol artık!!!
Valla bıktım lan! Valla, askerlik filan... Bunaldım bildiğin...

Müsvettelerim Biter, Ruhuma Yazarım Seni...

Yazı yazıyordum, yarım kaldı. Sonra tekrar dönemedim... Attım taslaklara...
İnsanın "an"da hissettikleri ne kadar önemlidir ya...
Ve ne güzeldir, bazı şeylerin bi "an"lık olması...
Ve ne güzeldir, seninle sürüyle harikulade "an"ımız olması..
Birlikte olduğumuzda, tekrarlanmaları...
Yazı yazmaya ara verip, tekrar yazmaya koyulduğumda, baştan aşşağıya okurum önce bi, sonra tekrar kaldığım yerden yazmaya çalışırım, yapamam...
Ama Sen öyle misin bitanem?
Yarın bi araya geldiğimizde, verdiğimiz ara ilham kaybına neden olabilir mi?
Hiç şüphe yok, günleri geç, aylar, yıllar girse aramıza, seni okumaya duyduğum açlık da, seni yazmaya duyduğum ilham da kaybolmaz...
Ruhunu okurken, okuduklarımın özetini ruhuma yazarım...
Müsvettelerim bitmiş sevgilim, ruhuma yazarım senin her zerreni!
Okumak, yazmak, dinlemek, görmek, dokunmak...
Ne güzel hissiyatlardır seninle pekiştirildiklerinde...
Ne güzelimdir yüklemim sen olduğunda...
Ne güzelimdir senin öznenken...
Ne güzelizdir; bir cümle içerisinde, onlarca ayrı kelimenin arasında, tek bir kelimede vücut bulmuşken...
Ne güzelizdir; "biz"ken, onca kelimenin arasında, birbirimize sıkıcasına tutunmuş harflerken...
Ne güzelizdir; aramıza boşluklar, noktalama işaretleri giremediğinden...
Ne güzelizdir; tek bir heceyken, "biz"ken...
Ne güzelizdir; bölünemezken, "biz"ken...
Ne güzelizdir; "aşk"ken, "aşık"ken, "biz"ken...

Arada Böyle De Olurum...

Bu sabah fazlasıyla iyi hissediyorum kendimi... Fazlasıyla değil aslında, yeterince.
Sekizde uyandım. Telefonu elime aldım, çağrı yada mesaj yok... Sevdiğim kadının güzel yüzüne bi günaydın dedikten sonra, hemencecik kalkmaya yeltenmedim...
Yastığımı düzeltip uzandım uzunca bi süre... Düşündüm, ama ne üzerine düşündüğümü kestiremiyorum pek. Birçok düşünce ağırladım zihnimde... İkramlarda bulundum, sohbetler eyledim hepsiyle, özenle... Vakti geldiğindeyse uğurladım sırasıyla, arkalarından sular serpiştirerek yürüdükleri yollara... Tekrar gelebilirlerdi, güzeldi onlarla vakit geçirmek... İnsan; mutlu oluyordu...
Sonra kalktım, saat dokuzdu... Açtım müziğimi, aldım sigaramı, sigara eşliğinde spor yaptım. Nedir yani, sen sevmez misin zıt şeyleri? Zıtlıkları severim... Yakışırlar da...
Sigaram bitti, egzersiz de... Şimdi de duş ve akabinde afiyetle yenebilitesi olan bi pazar kahvaltısı...
Bugün; güzel bir gün; bugün...

s(ş)enlik

Dün gece koynunda uykuya dalmama rağmen, yalnız uyandım sevgilim...
Tek başına uyanmak üzmedi hayır, uyandıktan sonra, seni de öperek uyandırdığım günleri andım, özledim... Seni öpmeyi özledim. Seni uyandırmayı, seni uyandırmadan önce, uzun uzun uyumanı seyretmeyi özledim... Sen uyurken, parmak uclarımı vücudunda dolaştırmayı, uykunu bölmeden sana dokunmayı özledim... Uyurken güzel yüzünün aldığı çocuksu şekli izlemeyi, nefes alıp verirken çıkardığın tatlı hışırtıyı dinlemeyi özledim...
Sessizce uzandım yatağıma tekrar, çektim yorganı üzerime, yastığımı düzelttim... Gözlerimi sıkıca kapadım, özlediğim anları tekrar yaşadım göz kapaklarımın hemen ardında, göz bebeklerimle, göz kapaklarım arasında...
Hayallerimde tebessümümü yakalayıp takındım yüzüme... Yaşanılan her şey, ılık bir sıvı olup aktı damarlarımdan... Dolaştı tüm vücudumu sessiz, sakin...
Uyandım... Uyandım sevgilim... Sensizliğe uyandığımı hissederken, aslında sensizliğimi s(ş)enliğe çevirmek için bir kaç kez daha uyanmam gerektiğinin farkına vardım...
Bu farkındalık yüzündendir ki; bu gece erken yatıyorum sevgilim... Uyanmak için... Çabucak... Sana...
İyi geceler sevgilim...

Hayalin Benimle...

Fonda yalnızım dedirtmeyen hayalin. Gözlerim açık oysa...
Sırtımda sabah sana sarılırken üzerimde olan şanslı gri tişörtüm... Tişörtümün sırtında ise dün gece balkondan odana sızan, sevdiğimiz kediciğin beyazcık tüyleri... Henüz değiştirmek istemedim üzerimi... İçimden gelmiyor değiştirmek. Muhtemelen kokun yok üzerinde, gün içinde on kez terledim, kurudum, yok yere. Ama psikolojik olarak tişörtümün değdiği her zerrem, seni sarıyormuşçasına ürpertilerin eşiğinde...
Herşeye anlam yüklüyorum, paranoyak mıyım ne?
Aramızdaki mesafe milimetrik hesaplarla ölçülürken terlediğim zamanlardaki hisleri sunmuyor güneş, milyonlarca kilometre uzaktan terletirken... Seninle terlemeyi sevdim be kadın, seninle terlemeyi özledim... O kadar yok yere terledim ki gün içerisinde, özünle sevişirken terlememin ne kadar ulvi bir eylem olduğunu bir kez daha anladım...
Evde bulaşık vardı fazlası ile, makinaya dizmektense, birlikte yaptığımız gibi elimde yıkadım hepsini... Sen sabunlarken, ben durulayıp dizmiştim dün... Durularken varlığını aradı dudaklarım. Sağıma eğildi ve alımlı boynunu yokladı istemdışı... Bulamadığımı düşünürken hayalin belirdi yanı başımda. Şehvet damlayan, ıslak bi öpücük kondurdu sağ yanağıma. Hayal olmasının hüznüyle bende aynından kondurdum sol yanağına. Bulaşık yıkamak bile nice hoş, seninle, kadın...
Çay demledim kendime. Karşılıklı içmeyi denedim, yapamadım... İlk bardağı bitirdiğimde, masanın üzerinde senin boş bardağını aradım tazelemek için, bulamadım. Hayalin belirdi, elinde lacivert kupası... Oturdu karşıma ve çay sigara yaptık birlikte... Çay da, sigara da nasıl bi tat verirmiş insana seninleyken, kadın...
Nick Cave dinliyorum şuanda, seninle dinlediğimiz albümü... Yok, ruhumu okşamıyor sen yokken. Tüylerim ürpermiyor müzikten... Belki saçlarını okşayan ellerimin eksikliği hissediliyor bu tabloda... Hayalimde saçların yine göğsüme dökük, yine dokundum her bir teline titreyerek... Nick Cave dinliyorum, saçlarını okşuyorum hala, kadın...
Az sonra yatağıma geçeceğimdir... Sen ordasındır biliyorum... Sağ yanına kıvrılmışsındır, ellerini başının yanında birleştirirken, bacaklarını kendine doğru çekmişsindir... Uykuya dalmıştır bensizlikten sıkılan hayalin, kadınım... Sol yanına kıvrılacağımdır bende. Önce yastıklarımızı, sonra da vücutlarımızı birleştireceğimdir sıkı sıkıya... Sen henüz uyanmamış olacaksındır... Boynundan öpeceğimdir uykuyla arana girme umutlarımla... Biraz mızmızlansan da, uyanıp, masa lambasını açıp, önce gözlerime bakacaksındır uzun uzun... Sonra sarılıp, uyandığından emin olmamı sağlamak adına öpücükler konduracaksındır vücudumun belli belirsiz yerlerine... Kaçan uykularımızın yerini, sevişmelerimizle dolduracağızdır bu gece de... Bu gece de sabaha ulaşacaktır seninle, öyle ya da böyle, seninle, kadınım...

ßunéééééé yhaaaa :'(:'(:'(

ßunéééééé yhaaaa :'(:'(:'(
ağLamayaa Hazır ßirr haLLDéymm zTnnnn
KarşıLıksızz SéwMéqq kdR köTüü ßişi yokk yaaaa
[ßénn Séni SéWioRDm Sén ßiLmiordn =( =( ]

na şu üstteki yazıya benzer şekillerle bezenmiş şey feysbukta bi vidyonun altına yorum olarak bırakılmış...
tarihte yaptığımız araştırmalara göre böyle bir dil bulunmuyor, ancak geleceği gören müneccim tiplemeli heriflerin söylediğine göre, bu metin caanım türkçemizin yirmi yıl içerisinde geçireceği evrimin habercisi... bi nevii yirmi yıl sonraki türkçenin hali...
buyrun; bir amme hizmeti yaparak size bunu tercüme ediyorum... (ufkum geniş..)
Bu ne ya! :'(
Ağlamaya hazır bir haldeyim zaten
Karşılıksız sevmek kadar kötü birşey yok ya
Ben seni seviyordum sen bilmiyordun :(
evet... türkçemizi koruyun, özellikle de ergen tiplemelerinden...
(ulan o diil, biz o yaşlarda daha iyi konuşmaya çabalardık, zaman ne kadar değiştiriyor düzeni...)
asıl buna ßunéééééé yhaaaa :'(:'(:'( ahahaha

Kuvvetli Yön Duygularıma; Ekmek Kırıntıları...

Saat sabahın yedisi. Biraz çavdar ekmeğinin arasına beyaz peynir koyup, kahvaltı adı altında birşeyler yiyeyim dedim ve yedim az önce. Gece hiç uyuyamadım, çokta terledim bunun yanında. Gözlerim ağrıyor. Ayrıca doymadığımı da açık seçik hissediyorum...
Düşünüp sonuca bağlamam gereken şeyler var, bağlayacağım sonuçların canımı acıtacağının da bilincini edinmişliğim... Sonuca bağlamam gerekenlerin, "son"a bağlanacaklarını bilişlerim de var ayrıca... Umudumsa yola attığım ekmek kırıntılarında... Belki yenmemiştir, belki hala ordalardır ve ben yolumu bulabilirim tekrardan... Yön duygumun kuvvetli oluşları ise işlevselliğini yitirmiş, yazık...
Kaç gündür parmak hesabıyla yaşayacaklarımı; aşkı, mutluluğu, hüznü, ayrılığı hesaplıyorum... İlk iki seçenek üzerine ekmek kırıntılarını serpiştirdiğimde parmaklarım yetişmiyor hesaba, başa dönüp tekrar sayıyorum, bir daha, bir daha! Sonra son iki seçeneği hesaplamaya koyuluyorum... "Son" iki seçenek tek bir kolda birleşiyor, "son"da... Parmaklarımda bir titreme, saymaktan aciz, titremenin önüne geçmeye çalışıyorum. İçsel hesaplarımdan kaçıyorum...
Hesap kitap işi hayli yorucu... Bir kenara bıraksam hepsini ve sadece yaşasam; çok istiyorum!
Bu ilişkinin bütçe hesaplamasını yapmaktan korkuyorum. Bütçemizin nelere yetebileceğine dair fikir yürütmekten... Şimdiye kadar birçok güzelliği aldık hayattan mutluyum, ama geri ödeme planlarının sürprizliği de korkutuyor beni... Dolandırıcı bir zihniyeti var yaşamın... Gerçekten...

Mesela - Olabilme - Sevgilim...

Rüzgar esse,
Salınsa içimde ve değişse birşeyler...
Büyüme şeklim değişse mesela...
Şartların bana dönük olduğu bir geçmiş mesela...
Aramızda farklılıklar yaratmayacak bir geçmiş mesela...
Kıymetimi bildiğim, kendimi hor kullanmadığım bir geçmiş mesela...
Kıymetimi bildiğim ve kendimi sana sakladığım bir geçmiş mesela...
Senin için kendime çok iyi baktığım bir geçmiş mesela...
Yaşım değişse mesela...
Büyüsem on yıl kadar...
Doğacak on yıl kadar boşluk,
Seninle dolsa mesela...
Mutluluğa attığımız imzalarla mesela...
Birlikte döşediğimiz yuvamızla mesela...
Doğacak on yıllık boşluk,
Doğurmuş olduğun çocuklarımızla dolsa mesela...
Çocuğumuzun sancılı büyüme süreciyle mesela...
Yürümeyi, konuşmayı öğrendiği enstantanelerle mesela...
İmkansız gözüküyorlar uzaktan bakınca...
Ama birçok imkansızlık, "olabilme"yi öğrendi seninle sevgilim...
Hadi uzat bana ellerini, bi kenara bırakalım tüm misalleri...
Olurlarına bakalım birlikte...
Aramızdaki farklılıklar değil midir birazda bizi bir arada tutan? Eksik yönlerimizi birbirimizde görmemiz değil midir sevgilim? Seni "sevgilim" yapan...
Kıymetimi bilmem için, sen gerekirdin bana sevgilim... Sebepsin birçok şeye, biliyorsun...
Senin varlığından çok önceleri haberdar olsam, öleceğimi bilsem seni beklerdim sevgilim... Aşkla bakan güzel gözlerin dışında hiçbir göze değmezdi yeşillerim, dudaklarından dökülenlerden gayrı hiçbir kelime topluluğunu işitmezdi kulaklarım... Tanışacağımız günü beklerdim sessizce... Ama çamurlu yollarda yürümeyen hangi ayak, kaliteli asfalta savurduğu her adımda, şükreder ki sevgilim? Alışılagelmişin dışındasın benim için, öyle de olmalısın! Sanırım böyle olması, her ikimiz için de daha iyi be sevgilim...
On yıl fazla yaşamış olsam, daha fazla yıpranıp, sevdiğin özelliklerimi kaybetmez miydim be sevgilim? Sensiz, kocaman bir on yıl... Neler götürürdü benden, neleri alıp götürürken, neleri bırakırdı... Böylesi daha iyi değil mi be sevgilim? Seninle şekillenecek bir on yılım var cebimde, istediğin an hibe edebileceğim, kocaman, tertemiz bi on yıl... Hibe ettiğim ömrümün başlangıç evresi, on yıl... Ve bu on yılda, aşk yuvamızı da kurabiliriz mutluluğumuzun altına imzamızı atarken... Yavrularımız da bahşolur, yuvamız da şenlenir be sevgilim, isteyelim yeter ki...
Yavrularımızın sancılı büyüme sürecini de, el ele verip aşarız, yürüdüklerini de, konuştuklarına da birlikte şahit oluruz be sevgilim...
İşte öyle sevgilim... Hiçbir düşüm hayal değil seninle... Geleceği görmek gibi, yaşayacaklarıma önceden bakma şansı tanınmışlık gibi... Seni ömür boyu yaşama isteği gibi... Sevgilim...
Dediğim gibi... İmkansızlıklara "olabilme"yi öğretiyorsun sevgilim... İmkansızım... Olabilmiş ilk imkansızım... Sevgilim... Aşkım...

{a}[ş]i(k)âr

Ne müthiş bir oyun;
Aşk...
Ne mükemmel bir sahne;
Odamız...
Ne muhteşem oyuncular;
Sen, Ben...
Senaryosuz üstelik;
Doğaçlama!
Gözlerim kapalı bakmaya,
Ruhum sonsuzluğu görür...
Gözlerim kapalı zıtlıklara!
Sen; koynumdasın...

Baba ve Biricik Oğlu...

Yolda yürünürken bir adam görünür uzaktan. Elinde de minicik bir el... Oğlunun, biricik yavrusunun eli! El eledirler sevgililer gibi... Sevgililerin sevgilerinden yücedir aralarındaki bağ... Baba ve erkek evlattır... Baba sevgisidir, baba şefkatidir! Babadır lan işte!!!
Bir mağazada yine bir adam görünür alışveriş yapmakta olan. Ama çocuk reyonundadır! Kendinden geçer, kendine almaz, çocuğuna alır, aslan oğluna! Sonra aslan belirir, deneme kabininden bi hışımla çıkıp, bi tanecik babasına göstermektir cicilerini amacı! Bi tanecik baba görür, beğenir. Yavrusunun, aslanının başını okşar ve kucaklar tüm sevgisiyle! Baba sevgisi...
Oyuncak satan bir mağazanın önünden geçilirken, göz takılır tadını bilmediği tüm oyuncaklara! Takılır ve iç geçirtir; "benden geçti artık!!!" Belki yaşına uygun oyuncak olabileceğidir umutlarının üzerindeki su damlacıkları... Mağazada göz gezdirirken oğluna oyuncak seçen bir baba takılır gözüne, gözünde oğluna duyduğu sevgisiyle... Buna da takılır göz, bununda tadını bilmediğini hisseder zihin, bu da iç geçirtir; "benden geçti artık!!!" Baba oyuncakları büyük bir ciddiyet içerisinde inceler, silah öneren satıcının isteğini geri çevirir oğlunun silahı görmemesi için çabalarken... Babadır o! Oğlunun kötülüğünü istemeyen bir baba!
Alışveriş merkezinin havalı gözükmesi için "food cort" diye isimlendirilen, yemek katında boş bir masaya oturulur... Ne büyük tesadüf! Karşı cephede çocuklar için düzenlenmiş oyun parkuru! Yapılma amacından sapılmış bir eylem, yenemeyen bi dolu yiyecek... İzlenen mutlu çocuklar, babaları yanlarında... İzlenen mutlu babalar, haftasonlarını aslanlarıyla, bi tanecik oğullarıyla geçirdikleri için gocunmayan, mutlu olan, çocuklarıyla vakit geçirmeyi seven, bunun onların ihtiyacı olduğunun farkında olan babalar... Yanından geçen temizlik görevlisinin tutulan kolu, zerresi eksilmemiş bi dolu yiyeceğin çöpe gitmesinin emrini veren iştah kaybı... Maruz kalınan şaşkın bakışlar...
Küfür kıyamet terk edilen havalı "food cort"...
Öfkeyle hatırlanan, terk edilemeyen silik, yitik bir çocukluk... Babanın varlığından değil belki ama, dört yaşına kadar alıştırıldığı tüm somut sevgilerden, "büyüdü" sanılıp sıyrılmaya zorlanmış bir çocuk... Babayla çıkılan gezmelere yabancı, babanın düşüncesinde varolmaya kuşkulu, baba ve oyuncak kelimesini aynı cümle içerisinde kullanmaktan aciz, babayla oyun oynanılabilirliğine olan inancını yitirmiş, potansiyel bir baba işte bunları yazan!!! Her çocuğuyla ilgilenen babayı gördüğünde burnu sızlayan, gözleri dolan, baba sevgisi veya nefretiyle alakalı birşeyler okurken canından can kopan, potansiyel bir baba...
siminyanın yazısı üzerine yaşanılan duygu yoğunluğunun getirisi...

Yeşil...

Evet,
Yeşil...
Renk!!!
Hehe!
Basite indirgedim işte anlamını!
Renk senii!!!
O bile tam değildir, yarım yamalaktır yeşilliği gözlerimin. Bu yaşıma kadar annem hariç hiç kimse de tam olarak fark etmemişti... Annemin fark edişinin getirisi de yeşil bişeyler giydiğimde "gözlerin meydana çıkmış, yeşil yeşil ne güzel" diyip, gözlerimden öpüşleri... Yeşil kalem çekelim annem, madem odak noktamız ortaya çıkarmak! :) Normal zamanlarda göz güzelliği v.s. pek dile getirilmez... Ama anneminkiler çok güzeldir, baktıkça bakası gelir insanın, eladır... Bide anne bakışı var, annelik hisleriyle, içten, sevecen böyle... Of diyorum... Güzeldir gözleri annemin...
Yeniliklerde en çok muhattap olduğum soru "gözlerin ne renk yauuğğww?" filan olmuştur. Çözemeyenler olur çoğunlukla renklerini. Sıkıcı dimi düşününce böyle bi soruyla muhattap olmak...
Sıkıcı!
Böyle oluşundan sebep, "hee, yeşil ya, çok önemli bi ayrıntı değil" der ve geçerdim. Sıkılmıştım böyle olmasından, tek düze bi renk olsaydı demişliğim bile vardır...
Sonra hayatımın akışı değişti... Gözlerim O'nun ilk gününde fark edildi. Garipti bu hal... Garipti fark edilmek hissi.
Karşılıklı fark ediyorduk. Ben O'na aşık olduğumu fark ediyordum, o benim gözlerimin rengini, güzelliğini belki. Ama O, O'na aşık olunmasına alışıktı muhtemelen, bu güzellikte bir bedenin içinde can bulmuş, aynı güzellikteki bi ruh, alışıktı muhtemelen aşık olunmasına, ben değildim... Aşık olunmasına da, gözlerimin renginin kendini ele vermesine de...
İlk günden bu yana da, gözlerime hayran hayran bakar... Çok severim o halini. Bi tavır takınmaz, bi duruş sergilemez, olduğu gibi bakar... Aşıkça! Böyle bi bakış biçimini de, O'nda fark ettim ben... Hem O'nun bana bakışında, hem benim O'na bakışlarımda yakaladım bu hissi... Bakışlarında annemin bakışlarındaki hissiyatı yakaladım ben... Tertemizliği, içtenliği...
O'nu tanıdığım ilk günden bu yana, aynalara, yansımamın düştüğü su birikintilerine, yolda yanından geçtiğim park etmiş arabaların camlarına, izimin düştüğü her yer, gölgeme bile daha içten bakıyorum. Daha güzel gözüküyorum gözüme, gözümden sebep...
"Yeşil" diye fısıldıyor bana, beraberken, gözlerimdeyken... Yorgunluktan kan çanağına dönmüş gözlerimi gördüğündeyse "Kırmızı yeşil"... Çocuklar gibi mutlu oluyorum... Gözlerimi seviyor diyorum... O'nu ilk gördüğümde de "gözlerim var lan benim!" demiştim... İlk günümüzde de hayranlıkla bakmıştı gözlerime... Varlığının farkındalığına varmıştım bense...
Uzun süre gözlerime bakıyor... Hoşlanıyoruz bundan, gözlerimizin tek karede buluşmasından fazlasıyla... Muhtemelen kendini görüyor bendeki, benim güzel gözlerine baktığımda göz bebeklerinde kendimi gördüğüm gibi...
Anlatamıyorum ya... Nasıl anlatılır, bilemiyorum, anlatım bozuklukları yaşıyorum yada anlatım şeklimi yetersiz bulup, siliyorum yazdıklarımı sabahtan beri... Anlatamıyorum işte... Tam manasıyla sırtlayamıyor işte anlatım biçimleri yaşattıklarını! Yetersiz kalıyorlar işte... Tahmin ettiğim gibi... O'nu tanıdığım gün tahmin ettiğim, yanılmadığım gibi... O'ndan sonra gelecek olan herşeyin, anlamsız kalacakları gibi... O'nunlayken bile, yetersizlikler boy gösteriyor, baksana!
Ben; O'nun yeşiliyim...
Ben; O varsa yeşeririm...
Ben; O baktıkça yeşilim...
Ben; O oldukça baharım...
Ben; O yoksa, karmaşayım...
Ben; O'nsuzlukta, yeşil değilim!!!
O'nunla birleştiğinde düşünce yapım, yeşil hissediyorum kendimi. Bu değeri, bu aşkı başkaları sunmadı ki bana... Başkaları yaşatmıyor ki...
Başkaları "yeşil" gözüyle bakmıyor ki,
Bakamıyorlar ki,
Bakamazlar ki,
Bakmasınlar ki!!!
En başta küçümsediğim, hor gördüğüm, basite indirgediğim O'nun gibi bir Tanrıçası olmayan tüm yeşillerdi... Sahipsiz yeşiller...

Boşboğaz

Sıkıldım, saçma sapan konuşup etrafımdaki insanları üzmekte olmamdan... Espri amaçlı söylediğim şeylerin, farklı lanse olabilitelerinden...
Ben aslında "gülünüp geçilir" düşüncesiyle söylüyorum bişeyler, ama öyle olmuyo malesef... Karşımdaki insan alınıyo, güceniyo. Sonra hak veriyorum bende ona, düşününce. Ama sadece pişmanlık kalıyo bende, yapabileceğim bişeyde olmuyo, karşı tarafıda kırmış oluyorum istemeden. İstemeden yaptığımı biliyorda olsa, insan eskisi gibi, o bikaç kelimeden öncesi gibi davranamıyor. Ben olsam, bende öyle yapardım sanırım. Bi tavır takınırdım... Hak veriyorum insanlara...
Ama ben çok üzülüyorum böyle olunca. Hemen yanımda oluyor ama ben bişey yapamıyorum. Özür diliyorum, açıklama yapıyorum, yine özür diliyorum, yine açıklama yapıyorum, yine özür, yine açıklama... Bi sonuca varamıyoruz. Ben pişmanlık duygumla, karşımdaki insanda kırgınlığıyla kalakalıyor. Lanet ediyorum bu yüzden kendime bazen, canımı sıkıyorum böyle olduğu için...
Güzel başlayan bir günü, mahvedebiliyorum ortalarında mesela bu yüzden. Hem kendimin, hem karşımdaki insanın canını sıkıyorum, üzüyorum... Ama ben sahiden, can sıkmak, kalp kırmak için yapmıyorum böyle zamanlarda yaptığım\söylediğim şeyleri. Tepkiyi\sonucu ölçemiyorum sanırım, yada yanlış ölçümlerde bulunup, yanlış şeyler yapıyorum... Üzülüyorum, çook...