Gecenin Getirdikleri -2-

6 Haziran 2010, Pazar. Gecenin Körü, 03:12
eskiden bu formatı kullanırdım. deftere, ajandaya, sıraya, duvara, çam ağacından yapılma koltuklarımıza, her nereye yazıyorsam... 
annem üç senemi sığdırdığım dört ajandayı bizi sıcak tutmak için soba tutuştururken kullandığından bu yana, günlük verileri harfi harfine not almış değilim. yakılan ajandalarımda bir psikolojik çöküş, iyi bir sıçrama yapabilmek adına bilinçli olarak dibe çöküş ve düşüş sürecine girilmeden önceki mevkiden daha iyisine sahip olma sürecinin geniş bir anlatımı yer buluyordu.
o ajandalar bir de ergenliğin en sancılı dönemlerine denk geliyordu ki, bu da pire için yorgan yakmanın ne kadar doğru bir karar olduğunu destekler... 
kendinden memnun olmayan bir insan olarak, kendinden memnun olan insanları gözlemlemiş ve dışarıdan görebildiğim kadarıyla sevgililerine davranışlarına ve bu davranışlarına getirdiğim kişisel yorumlara rastlıyorduk sürekli. 
dördüncü ajandayı yazmayı bitirdikten, yani kendimi daha iyi hissetmeye başladıktan sonra, yazdıklarımın tamamını geniş bir özetlerini çıkarabilecek kadar okudum. 
okulda kullanmam adına fırsat doğmayan ve dolabımda sessizce kullanılacağı günü bekleyen kareli defterime yaptığım gözlemlerin sonuçlarını işledim... basit bir anket çalışmasını yorumlamak gibiydi... "erkeklerin çoğu bikbik bir olayla karşılaştığında vikvik bir tepki veriyor ancak görülen o ki vakvak tepkisini veren azınlık, sevgilileriyle daha mutlu gözüküyor." gibi cümlelerle dolu koca bir defter! yazacaklarımın tükendiğini hissettikten sonra uzun bir süre odamdan çıkmadım. yazdıklarımdan bağımsız, ne yaşayıp, nasıl tepki vereceğimi gözden geçirdim. bunca uğraş sonrasında neredeydim? hala kendimden şikayetçi miydim?
aradan birkaç mevsim geçti. ben o esnada insanları uzaktan izleme eylemime son verdim ve aralarına karışmanın en mantıklı iş olduğuna kanaat getirdim... değişmemişti. ben kilo vermiş, daha uzun boylu, daha atletik yapılı, ilişkiler hakkında daha bilgili bir insan haline gelmiştim ancak eski halimle; şişman, bodur, kadınlar hakkında bilgisiz ve kaba-saba halimle beni görme şansına nail olan insanlar, gösterdiğim çabaya karşı çıkarak, hakkımda yeni birşeyler öğrenmenin, yeni beni tanımanın zaman kaybı olacağını düşünüp eski "ben"liğime yaklaşırmışçasına yaklaştılar ve ben, kaçmak zorunda kaldım...
yeni bir çevre edindiğimde insanların gözde arkadaşı, bir numaralı kankası ve hatta potansiyeli sevgili olmaya en uygun olan tanıdığı olmuştum ancak bir sıkıntı vardı. geçmişimde insanların gösterdiği tavırdan sıyrılamıyordum. ön yargılar...
bu sırada bir okul dönüşünde annemi ajandalarımı sobanın ağzına layık hale getirir vaziyette yakaladım... üç gün süren sinir harbinin ardından kareli defterimi pamuk gibi ellerine verdim, bir sonraki kış üşümesin diyerek...
yaptığım şeyin doğru olup olmadığı üzerine düşünüyor, başkalarının yaşadıklarının benim edineceğim tecrübelerde pekte önemli unsurlar olamayacağını anlıyordum. daha yakından bakmak istedim insanoğluna. daha yakından, içinden. koynundan...
okul hayatım lise birde son bulur benim. 
lise birinci sınıf, bana ilgi duyan insanları saymaya kalktığımda en çok vaktimi çalan zamanlarım. kaşardım çünkü. başka bir liseden gelmiştim, okula ara vermiştim, herkesten büyüktüm, cüsse olarak da öyle. okulun ilk gününde lise sonlarda korkulan kim varsa kafa tutmuştum ve başıma bir kaza gelmemişti. iyi giyiniyor, henüz o zamanlar bilinmeyen "metroseksüel" tanımının yaratılmasına katkıda bulunuyordum. -bu abartı oldu sanki-
insanları kullandım. insanları kullanmayı seviyor oluşlarım o zamanlarda gelişen, son zamanlarda törpülenen...
tek bir desturum vardı kendime karşı o da "insanlara yakından bak, koynundan!"dı. birçok insan tanıdım, birçok insanın koynuna girdim tanımak adına... bazılarını deneysel alanlarda kullandım, bazılarını deneylerimde elde ettiğim verilerin sağlamasını yapmak için... doğruyu ararken yanlışlara imza atmak biraz tezat gözüküyor, hem de yanlış olduğunu bile bile, isteyerek, yanlış yapmayı arzulayarak... yanlış yapa yapa öğreniriz, değil mi?
tecrübe etmeyi arzulamasaydım öğrenemeyeceğim çok şey öğrendim, o bir sene içerisinde... çok insan tanıdım, o kadar çok insan tanıdım ki, isimlerini ve kişisel bilgilerini not alma ihtiyacıyla birkaç a4 kağııtla dolaştığım oldu. kendime, egoma izin verdim, benden, benim yaşanmışlıklarımdan dört ajanda ve bir kareli deftere denk gelecek kadar tecrübe edinmesine... 
defter ve ajandalar dolduğunda ruh sağlığı bunları yakacak kadar elverişli bir annem yoktu başımda. hatta başına karalar bağlamış, "sorumluluktan uzak tutun beni" sinyalleri gönderiyordu evrene. elleri hala pamuk gibiydi ama ben onun ellerine değil, o benim ellerime emanetti... hiçbirini yakmadım. her gün okudum gördüğüm, tanıdığım kadınların yüzlerinde, vücutlarında. okuduğum satırlar çok hoşuma gidiyordu. artık maddi anlamda da güçlüydüm ve bu güç tecrübe etmem gerekenlerin son ayağıydı. hedeflenenin altında da olsa, maddi bir gücüm vardı artık... 
bahsettiğim lise bir döneminde seçen değil seçilendim. birçok kez seçme ve yerleştirme hakkı tanınmış olsa da seçen olmanın sorumluluğu altında ezilme ihtimali ürkütücü geldi. durumlar kötüye gittiğinde "sen istedin" diyebilme hakkımı hep saklı tuttum, gerektiğinde çıkarıp yüze vurmaktan kaçınmadım.
lise bir bittikten, ben hayata "atıldıktan" sonra, daha az kadınla bir araya gelme imkanım olduğu için seçme hakkımı çok spesifik bir şekilde kullandım. seçtiğim insanları iki üç ay kadar gözlemledikten, bu gözlemler sonucunda bazı tepkilerini sınadıktan sonra adım attım. hiç geri çekilmedim, geri püskürtülmedim. kendimle gurur duyuyordum...
duygularım da gelişiyordu benden habersiz. ben taktikler geliştirirken, karşı taraftan gördüğüm doğal davranışlar içimde yer ediyor, gerektiğinde zabıtaları çağırıp ceza yazdırmak kaydıyla ev sahipliği yapıyordum. 
hiçbirşey hesapladığım gibi gitmedi, hiçbiri. insanlar benim kadar göründükleri gibi olamadılar. benim kadar kartlarını açık bir şekilde oynayamadılar. özgüvendi belki, egoydu...
çok insan harcadım gelişmek, serpilmek adına. kendisine saygı duymayan insanlar tanıdım, bana saygı duymayan insanlar, kötü değillerdi, yanlış birşey yapmıyorlardı bir adamı severek ya da ona aşık olarak. eksikti, yetersizdi ya da ben fazlaydım, çok fazlaydım...
kimseyi büyütme çabasına girmedim. kimseyi büyütmeye katlanamadım. kendi büyümemi göz önüne aldığımda, başkasının bu bilgileri bu kadar kolay bir şekilde elde etmesini hazmedemedim. açık açık söylenmezdi ki bazı şeyler. onlar da beni dikkatlice izleselerdi, birçok doğru hakkında fikir edinebilirlerdi. ama insan tecrübe etmeliydi. hiçbirşey altın bir tepside sunulmamalıydı, hayat acımasızdı.
bir süre yalnız kalma ihtiyacı hissettim. o zaman sanki hayatımda birileri olmazsa, beni ben yapan hiçbirşey olmayacakmış gibi geldi. sanki aslında ben hiçbirşeydim ve hayatıma "spesifik seçmeler" sonucunda aldığım insanlar bana birşeyler getiriyordu ve ben birşeyler oluyordum. zoruma gitti. vazgeçtim insanları hayatıma dahil etmekten...
dört mevsimi de gördüm yalnız başıma. kardan keyif aldım, ilkbaharda rüzgarı ruhumda hissettim, yazın terledim ve sonbaharda gribe yakalandım. çok keyifliydi. 
el ele dolaşan çiftleri gördüğümde yüreğimin sızlamasına dayanamayıp, jübilemi geçersiz kılıp tekrar sahalara döndüm. daha acımasızdım. birilerinin bana birşeyler katamayacağını hissetmekle birlikte gelen "sana ihtiyacım yok ki aslında" triplerine sarıldım. birinden ayrıldığım gün zaten hali hazırda başka birileri vardı ve onlarla devam ettim yola, bir an olsun yüreğim sızlamadı arkamda bıraktığım insanlara, aşk acısı çekmedim, aşıkta olmamıştım zaten. insan kaybetme acısı çekmedim diyelim. bana göre en ufak bir terslik olduğunda terk ediyordum. nasıl olsa hiçbiri bana birşey katmıyordu! güzel şeyler yaşatırsa, tecrübe. yoksa kendine iyi bak...
sonra hastalandım. ya birileri beddua etti, ya da birinden bulaştı, ama neticede verem oldum. varsa beddua edenlere, yoksa bulaştıranlara teşekkür edecek kadar güzel bir hastalık dönemi geçirdim...
ben, hastalığımın teşhisi konduktan 16 gün sonra aşık oldum. 
fiziki olarak ya da kafamda aşılması gereken çok engel vardı. tanıştığımız gün, kendimi anlattıktan sonra, yaptığı gözlemlerden sonra "çok aşık olurum ben sana" dedi gözlerinin kör edecek kadar güzel oluşunu yok sayarak, gözlerimin içine bakarak... -bu arada sabah ezanı okunuyor yahu-
aşık olmanın başkalığını yaşadım. aşık bir adamın, aşık olduğu kadını ne denli mutlu edebileceğini ve bunu hiçbir plan-programla yapmadığını gördüm. geçmişte olanlarla hiç alakası olmayan bir adam oldum çıktım karşısına. 
değiştim. değiştiğim için, annem ajandalarımı yaktığı için, tekrar günlük tutmadığım ve yaptığım gözlemleri doktora tezi formatına sokmadığım ve hatta hastalandığım için çok mutluyum... geçmişimde yaşadığım şeylere pek yeterince saygı gösteremiyor oluşum da, bu yüzden olsa gerek... bu kadın o kadar mükemmel ki, bu kadının bana sundukları, o kadar özel kılıyor ki yaşananları...
bana doğru yolu gösteren, sürekli olarak hayatıma yeni ve güzel olanı katmama yardım eden bir kadınım var. beni, benim kendimi önemsediğimden daha çok önemseyen, gününü beni düşünmekle geçiren ve benimle ilgili geleceğe yönelik hayaller kuran... 
insan vazgeçemediği, kıyamadığı, üzerine titrerken tereddütte kalmadığı, taktikleri hiçe saydıran ve kendisini doğal davranmaya zorlayan bir insanla birlikte olmalı. ben, öyle yapıyorum. yapıyorum ve yapmaya devam edebilmek için ne yapılması gerekiyorsa yapmaya gayret ediyorum. elimden geleni ardıma koymak yetersiz geliyor, elimden gelenin daha fazlasını yapmaya çalışıyorum...
ve teşekkürler, güzel kadın. tanıştığımız gün kör edip, ilerleyen günlerde bana seni tanıdığım güne kadar göregeldiğim dünyadan farklı bir dünyayı görme yetisi kazandırdığın için, teşekkürler...
bazen senden önce gördüğüm dünyadan kalma görüntüler gözümün önünden geçip, beni tedirgin etse ve bu tedirginliği sana da yansıtsam da, ben biliyorum ki bu dünya çok özel. bu gördüğüm renkler, tattığım lezzetler, dokunduğum ten, kokladığım koku çok özel...
benim hiç bugünlerime taşıdığım ilkokul, ortaokul ve lise arkadaşım yok. olsalar da, beni tanımıyorlar muhtemelen... biri şişko, çirkin biliyor, biri çapkın, daldan dala... benim hiç görüştüğüm eski sevgilim, eski sevgilimin etrafından birileri yok... bir yerde rast gelirsem de, can yakan, umursamayan, sorumluluktan kaçan biri olarak nitelendirirler, tanımıyorlar... benim bir sevdiceğim var hayatımda, bir de onun etrafındaki insanlar... onlar da bilir, nası güzel bi adam olduğumu...
sanırım bu yeterli. sanırım bu, mutluluğun doruk noktasına çıkmak için yeterli...
yeterli, çünkü saat 04:48...

0 Yorumcu Katılımı: