Haydi ördeği kıskanalım!

bu blog daha fazla ilgiyi hak ediyor.
daha renksiz, daha sade. sadece...
blog yazmaya, yazdıkça yazmaya, yazmadıkça dertlenmeye geri dönesim var...
sanki bilmiyormuş gibi herkes, öyle varsayarak, kendimi anlatasım, tekrarlara gark olasım...
yazmak böyle olmalı... alper kaya roman yazdığı için telefonuna bakmamalı, baksa da kontürün olmadığında çağrı atarsan şayet, geri aramamalı. kafandakine uyan bir iş bulduğunu söyleyip onu mutlu edememelisin. saçma oldu.
bazı insanlar gidecekleri tatilleri, bazıları kuyruklarına basıldıkları anı, bazıları gün içinde neler yaptıklarını, yapmak isteyip yapamadıklarını yazadursun, bazıları yazmayı bıraksın. bu blog için çok emek harcadım, çoğu gecem uykuya hasret uyandı sabahına, blogla ilgilenmek pahasına...
gene sabahlarım uykusuz, gene gecelerim uzun. tekrar çalışan, tekrar güçlenen, tekrar, tekrar kendini tekrar eden...
altın çağını yaşarken altın suyuna batırılıp aşağılanan, işlemeleri olduğu için satmaya çalışılırken değer kaybeden, takvim yaprağı koparmakla ilgili cümleler kurmayı düşlerken yaprağı koparıldığı için kökleri sızlayan...
yüzmeyi bilen, çok seven, henüz yüzememiş, yüzemeyecek olan o kutsal ruh'a. sen ki çektiğin çile hafife alınır, sen ki boynun ve yüzün, bazen göğsün amele yanığı olur... o yanık ki, değme havuçlu kremlerin verdiği sahte bronzluklara bin basar...
sen ki, kelimeleri tükürmesi gerekirken okşayan o eşsiz insan... sen ki kelime oyunlarından bile aciz, sen...
emzikli şişede kalan son suyu emdim. eldeki malzemelerin şekli itibarı ile...
ördeği kaşıyalım dendi, tereddütsüz kaşıdım... ördeği yıkayalım dendi, yıkadım... ördeği uyutalım dendi, içim acıyarak, yalnız hissederek de olsa uyuttum.
kimse ördeği kıskanalım demedi... ona karşı oluşturulan ses tonunu kıskandım. onun 2.5 dakikada bir tuvalet ihtiyacını evin muhtelif yerlerine gidermesine gösterilen anlayışı kıskandım. ona karşı gösterilen sabrı, sırf nereye gidersen takip ediyor, sensiz kaldığında çığlık çığlığa bağırdığı için ona duyulan sonsuz sevgi ve minnettarlığı kıskandım. kimse "ördeği kıskanalım!" demedi...
gitmekten bahsedildiğinde ödüm patladı. öyle kötü anlamda da değil, bensiz çıkacağı bir tatil bile yetti mahvolmama...
ne isterse ayak uydurdum, nereye gittiyse gölgesi oldum...
ne eksiğim var ki ördekten? ördeği kıskanıyorum...
ördek... ne güvelsin, ne pekin... delikli bir karton kutudaydın ve sırtında, altın sarısı tüylerinin arasında siyahların vardı. karanlığın çekti beni kendine... o karton kutu ki, altın yumurtlamasa da altın sarılılarla doluydu. seni farklı kılan siyahtı, karanlık...
halimden anlayıp, karanlık yanıma saygı gösterecekken, yapman gerekirken, elimdekileri de aldın, ördek. üstelik alıp gitmedin. hepsine şahit olmamı istedin, herşeyi gözümün önünde yapageldin... ben sana ne yaptım ördek? sabah kalktığımda, kendimden önce seni doyurmak mıydı yanlışım? ergenliğinde tüylerini yolman gerektiğini öğrendiğimde, o eşsiz boyun yapına rağmen ulaşamadığın noktalarındaki sarı tüyleri narince çekip, tüylerinin değişmesini, sana rahatsızlık veren bu sürecin hızlıca bitmesini sağlamak mı? ördek... kıskanıyorum seni... genişliğini, konforunu, sürekli huzursuz oluşun için suçlanmayışını... ördek... kimse bana "haydi ördeği kıskanalım!" demedi...
zeka parıltıları saçıyorum. vücudum için hemcinslerimden övgüler alıyorum. çabuk kavradığım kavramlar ve işlemler için tebrik, kuvvetli oluşum için taktir alıyorum. ama ördek, bir teşekkür belgesini bana çok görüyor...
ehliyet sınavından 2 soruyla kalıyorum. zehir gibi kullandığım arabanın egzozundan çıkan gazla zehirlenip, o zehrin etkisi geçsin diye içime kapanıyorum. başarısız hissediyorum, başarısız kabul edişler sergiliyorum...
fikirlerim, fikrimin ince gülü tarafından ince alay masalarında meze... ne söylesem bir karşıt fikir, ne söylersem söyleyeyim onun doğruları doğru, o muhteşem, ben sabi sübyan. 3 yaşında ingilizce öğrenen çocuklar sıkıntı oluyor içime, dert ediniyorum kendime ve kreşe göndermektense annemin bakmasını tercih ettiğim için benden çocuk yapılmayacağı düşünülüyor. aslında benden çok güzel çocuk yapılır... ruhum, zaten çocuksu, içine kapanık, kırılgan... sadece kısa bir şort, saçma çizgi film karakterlerinin süslediği bir tişört, saçma bir spor ayakkabı!
blogumla daha çok ilgileneceğim dedim.
headere özet geçtim.
özetimde hayatlarının özetini bulabilenlere ne mutlu. ve onlara, dijital baskı makineleri arkasından selamlar olsun...
12+1 saat günlük mesai, pegout servis minibüslerinin yerleşim planı sanki...

0 Yorumcu Katılımı: